Ana Sayfa

Dergi Sorumluları

Utku MEREV
Gizem ÇAKMAK


Yazı İşleri Editörü

Havva GÜLBEYAZ


Yayın Kurulu


Gizem SÖNMEZ
Serkan ÖZGÜCÜ
Gülseren YAĞIZ
C
umhur KOCAMAN

 

Kapak ve Tasarım
n-design

 

Dergi İletişim

Yayın Türü: e-dergi
Yıl:2 Sayı 19
Mart 2008

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gündem

 

Kara harekatı başladı (ve bitti). ABD’nin, harekata izin vermesi, çeşitli istihbarat bilgileri sağlaması ve yürütülen operasyonu destekleyici mesajlar yayınlaması bu operasyonun ABD’nin inisiyatifinde geliştiğini göstermektedir. Bir kaç ay öncesine kadar Kandil kamplarına kadeh tokuşturmaya giden ABD'li yetkililerin birdenbire gösterdikleri bu tavır değişikliğinin bir anlamı olsa gerek. Türkiye ve ABD arasındaki bu yakınlaşma, önce Başbakan'ın, ardından Cumhurbaşkanı'nın arka arkaya bu ülkeye yaptıkları yolculuk, kapalı kapılar ardında gizli pazarlıkların yapıldığı sorusunu akla getiriyor. PKK’nin tasfiye süreci birtakım antlaşmaları mı gündeme getirmiştir? Türkiye ABD’nin başka bölgesel açılımlarına katkı mı verecektir? Bütün bu soruların yanıtlarını zamanla göreceğiz ama, bu birlikteliğin sadece PKK’yı bitirme ile sınırlı kalacağını savlayabilmek hiç de kolay olmasa gerek.. Kaldı ki, askeri önlemlerle PKK’nin bitirilemeyeceğini geçmişteki benzer operasyonların sonuçlarından çıkarmak mümkün. Görünürde de siyasal iktidarın askeri yöntemler dışında ciddiye alınacak ve samimi hiçbir etkin çözüm girişimi de bulunmamakta.

Bölgede bugün yaşananlar Kürt dostlarımızın Emperyalizm’den çözüm bekleme ve sorunu Emperyalist bağlam içinde düşünme siyasetinin yanlışlığını ortaya koymuş; Kürt ve Türk emekçisini ayrı kamplara ayrıştıran bir siyaset anlayışının çözümsüzlüğü görülmüştür. Kürt sorununa milliyetçi veya liberal yaklaşımlarla çözüm arama siyaseti de, Kürt hareketini sınıfsal niteliğinden koparan anlayış da iflas etmiştir.Emperyalizm ve sermaye sınıfını “öteki”leştirmeden, sınıfsal aidiyeti pekiştirmeden, Kürt ve Türk emekçisini aynı örgütlenme içinde bir araya getirmeden Türkiye halklarının sorunları ve dolayısıyla Kürt emekçisinin sorunları da çözülmeyecektir. Stalin’in söylediği gibi, “…emperyalizm ile bağlarını koparmadan, ezilen ulusların burjuvazisi devrilmeden ve iktidar, bu ulusların emekçi yığınlarının eline geçmeden, ezilen ulusların kurtuluşu düşünülemez.”

Türkiye kapitalizmine ve Emperyalizme karşı ortak mücadele etme zorunluluğu bugün her zamankinden çok daha fazla gündemimizde olmalıdır. Devrimci perspektif bunu gerektirmektedir. Kürt dinamiğini sınıfsal temelde konumlandırmadıkça, Kürt emekçisi Türkiye İşçi Sınıfı içinde yer almadıkça bu coğrafya üzerinde milliyetçi ve dinci yükselişin önüne geçilemeyeceği gibi, sınıfın dinci ve milliyetçi eğilimlere yönelmesinin de önüne geçilemeyecektir. Kürt emekçisi olmadan Türk emekçisi, Türk emekçisi olmadan da Kürt emekçisi varolamaz. Ortak bir geleceğin oluşturulabilmesi Kürdün ve Türkün birbirini değil, Kürt ve Türk gericileşmesini ötekileştirmesi gerekmektedir. Emperyalizme sırtını dayamaya çalışan bir Kürt hareketinin ülkeyi bugün getirdiği noktadan çıkarılacak bir sonuç varsa, o da bu olmalıdır.

 

***


Kamuoyunun kara harekatına kilitlendiği gün, Sn. Cumhurbaşkanı biraz da etik olmayan bir tarzda “türban yasasını” onayladı. AKP hükümetinin bir memuru gibi çalışan YÖK başkanı da, rektörlere türbana karşı durulmaması talimatını vererek, “anayasal gerekçelerin kişisel özgürlüğe engel olamayacağı” şeklinde bir görüş ortaya attı. Anayasal gerekçe dediği laiklik ilkesi, özgürlük olarak nitelediği de türban. Kısaca ülkenin gericileştirilme süreci tam gaz devam ediyor. Sıra bir bilim yuvası olması gereken üniversitelere geldi. Hiç kuşkusuz karanlığın burada duracağını ummak da sadece bir saflık belirtisi olmalıdır. Ülkenin sorunları dincilik ve milliyetçilik ekseninde “çözüme” kavuşturulmaya çalışıldıkça, karanlıkların çok daha yoğunlaşacağını söyleyebilmek bir kehanet olmasa gerek.

Bu ülke solcularının hiç kimsenin kişisel inancıyla bir derdi olamaz. Olmamalıdır. Dinsel inanç bireyin kişisel tercihiyle ilgilidir. Bu kişisel tercihin, siyasetçilerin din pazarlamacılığı üzerinden nemalanma anlayışı devam ettikçe önlenemeyeceği de açıktır. Öncelikle çözümlenmesi gereken dinsel yaygınlaşmanın önlenmesi, din sömürüsünün durdurulması, tarikat siyasetçi işbirliğinin önüne geçilmesidir. Siyaset zemini dinsel unsurlardan temizlenmedikçe ve gericiliğin toplumsal kaynakları üzerine gidilmedikçe bu sorun çözülmeyecektir.

Ülkemizde yaygınlaştırılmaya çalışılan dinsel düşünce ve dinsel örgütlenmelerin kadınlarımıza getirdiği yasakları, tercih, inanç, yaşam biçimi ve özgürlük olarak ileri sürmek bir kısım liberal ve demokratları ikna edebilir ama solcuların bu oyuna gelmemesi gerekir. Karanlıkların yerleştiği koşullarda ne bilimsel düşüncenin mücadelesi verilebilir ve ne de emeğin mücadelesi…
 


***


Ülkemizde Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Hareketi'ni örgütleyen kadrolar, savaşın kazanılmasından hemen sonra, Batının yüzlerce yılda mücadeleler ve çatışmalar sonucu elde ettiği kazanımları gerçekleştirme çabası içine girecekler; bu anlamda bir yandan "fikri hür, vicdanı hür" bir vatandaşlık anlayışını öne çıkartırlarken, diğer yandan imparatorluktan arta kalan coğrafyadaki farklı dil, din ve etnisiteye sahip halkları tek millet ülküsüyle Türklük şemsiyesi altında birleştirmeye çalışacaklardı. Devletin resmi politikası hiç kuşkusuz, çeşitli tepki, çatışma ve isyanların da kaynağı olacak, oluşan tepki ve isyanlar da devletin zor politikasıyla bastırılma yoluna gidilecekti. Baskın Oran bu durumu "Atatürk'ün ölümüne kadar nerdeyse her yıl bir kalkışma olacaktır" diye özetler. Devleti yöneten kadro ve sınıfın öteden beri bölünme sendromu içinde bulunmasının önemli nedenlerinden biri de budur.

Bu sayımızda kapak dosyası olarak "Cumhuriyet Dönemi Kürt İsyanları" konusunu işledik. Dergi yazarımız Sn. Cumhur Kocaman'ın hazırladığı bu makale, Osmanlı döneminde başlayan isyanların genel bir özetini verdikten sonra hareketin 1923'lerden başlayarak 1980'lere uzanan gelişimini oldukça ayrıntılı bir çalışmayla gözler önüne seriyor. Yazıda da belirtildiği gibi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki saptaması düşündürücü: “Kürt sorunu; bizim yani Türklerin çıkarına da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımız içinde bulunan Kürt unsurlar, öylesine yerleşmişlerdir ki, sınırlı yerlerde yoğun durumdadırlar. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurların içine gire gire,öyle bir sınır çizmek istesek, Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek gerekir... Söz gelişi, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken, onları da birlikte ifade etmek gerekir. İfade edilmedikleri zaman, bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima beklenir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Türklerin, hem de Kürtlerin yetkili vekillerinden (milletvekillerinden) oluşur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve geleceklerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir.. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz..."

Bu saptamanın hangi süreçlerden geçtiği ve asimilasyon politikasına hangi nedenlerle varıldığı yazı içinde pek geliştirilemedi. Aynı şekilde konunun kapsamının çok geniş olması nedeniyle 80 sonrasındaki isyan yazının dışında bırakılmıştır. 61 Anayasasının getirdiği nispi özgürlük ortamında ilk kez laik ve sol bir kimlik alan ve 90’lı yıllarda emperyalizmle uzlaşı içine giren Kürt hareketi ayrı bir yazı konusu halinde ileriki sayılarımızda yer alacaktır. Bu önemli derlemeyi gerçekleştirip kapak dosyası haline getiren arkadaşımız Sn. Cumhur Kocaman'ın çalışmasını ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.
 


***


Tuzla tersanelerinde 80 günde 8, bir hafta içinde ise 3 “iş kazası” yaşandı. Son olarak oksijen tüpünün patlamasıyla ağır yaralanan bir işçimiz götürüldüğü hastanede hayatını kaybetti. Sınır ötesi harekat ve türban konusundan başını kaldıramayan medya iki üç küçük haberle olayları geçiştirdi. AKP hükümeti ise "suçlu"yu bulmuştu zaten; onlar da tıpkı patronlar gibi işçileri gösteriyordu, daha doğrusu "işçilerin eğitimsizliğini"...

Tuzla'daki "cinayet"lerin nedeni ne işçilerdir, ne de işçilerin eğitimsizliği. Patronların eğitimli işçi çalışması gereken sektörlerde ucuz işçiye yönelmesi, kırsaldan kente gelmiş işsizleri tercih etmesi, onları daha ucuza çalıştırma adına hiç bir güvenlik tedbirinin alınmaması, sendikasız, sigortasız çalıştırma, günde on saat on iki saat çalışma ve işkollarındaki denetimsizlik, kısaca patronların daha fazla kar elde etmek istemeleri bu cinayet gibi kazaların en temel nedenleridir. Bu cinayetlerin nedeni sermayeyi büyüten, işçiyi ve emekçiyi giderek daha da yoksullaştıran bu sömürü düzeninin ta kendisidir.

Emekçilerin her türlü örgütlenme çabasının önüne çekilen duvarlar, bu ülkede yaratılan sanal gündemlerle örtbas edilmektedir. Avrupa Birliği ve türban konusunda özgürlük şarkıları söyleyen liberal kesimin, işçi ve emekçilerin en temel hakları konusunda duyarsız kalıp, sus pus olması ülkemizde yerleştirilmeye çalışılan iki yüzlü siyasetin hangi aşamalara vardığını da göstermesi açısından ibret vericidir.

Tuzla tersanelerinde yaşanan bu trajedi ülkenin hemen hemen tüm işkollarında yaşanmaktadır. İşçi sağlığı ve iş mevzuatı ile ilgili düzenlemeler 50 kişinin üstünde işçi çalıştıran işyerleri için düzenlenmiş, küçük işletmeler ise her türlü denetimden yoksun, kaderlerine terkedilmişdir. Oysa, 2001 yılının SSK verilerine göre ülkemizdeki 750 bin civarındaki işyerinin %98’i 50 kişiden az işçi çalıştıran küçük işletmelerdir ve kazaların %71’i de buralarda gerçekleşmektedir. Yine 2001 SSK verilerine göre ülkede bir yıl içinde 72.364 iş kazası meydana gelmiş, bu kazalarda 1008 kişi hayatını kaybetmiş, 2183 işçi iş göremez duruma gelmiş, 883 kişi ise meslek hastalığına yakalanmıştır. Ülkede yaklaşık 23 milyon çalışandan 5 milyonun sigortalı olduğu düşünüldüğünde, resmi raporlara yansımayan kazalarla bu sayıların üçe veya dörde katlanabileceği unutulmamalıdır.

Sorun ürkütücü boyutlardadır. Sorun sermayenin aşırı kar hırsından kaynaklanmaktadır. İşyerlerini mezbahaya çeviren, canlarımızı hiçe sayarcasına sömürü aracı haline getiren bu düzene karşı örgütlü bir mücadele bayrağı yükseltilmeden insanlarımıza insanca yaşam koşulları sağlanamaz. Emperyalizmin küreselleştiği, sömürü çarklarının acımasızca işlediği bir dünyada ülke solcuları içine yuvarlandıkları dağınıklık ve bıkkınlıktan sıyrılmalıdır. Bugün her zamankinden çok daha fazla birlikteliğe ve örgütlü mücadeleye ihtiyaç vardır. Sadece biraz daha sağduyu, biraz daha…



Dostlukla kalın.

Ömer MEREV