Globalleşme ve Türkiye
Günümüzde sıkça sözü edilen globalleşme sürecinin başlangıcı genel kabul olarak SSCB’nin dağılması dönemi olarak kabul edilirse de gerçekte kapitalizmin bu “yeni yolu” teorik anlamda daha eskilere uzanmaktadır.
İkinci dünya savaşının bitimiyle birlikte dünyanın yeniden paylaşımına girişen kapitalist ülkeler Komünist dünya ile uzlaşamayacaklarını çok çabuk farkettiler.Asıl etkilerini ekonomik yapıyı alt üst ederek gösteren sosyalizmin yayılma süreci liberalizmin la saisse la faire* anlayışının yeniden gözden geçirilmesine yol açtı.Ancak asıl etmen hiç kuşkusuz daralan pazar ve rekabetin getirdiği serbest ticaret olgusunun ulusal sınırlar arasında sıkışıp kalmasıydı.New Deal planından bu yana hızla dünyaya yayılma sürecine giren Amerikan sermayesi buna hemen önlem aldı.İkinci Dünya Savaşının hemen ertesinde kurulan GATT (Gümrük Tarifeleri Ve Ticaret Anlaşmaları) sistemi amaç olarak “dünyada barışı sürekli kılmak amacıyla, uluslararası ekonomik işbirliğinin tesis edilmesinin gerekliliği düşüncesi genel kabul görmüştür. Bu çerçevede, ülkelerin kalkınma çabalarına yardımcı olmak, uluslararası likidite ve mali güven gibi ihtiyaçlara cevap vermek ve uluslararası ticareti serbestleştirip artırmak amacıyla yeni kurumların oluşturulmasını” belirlemişti**
Bu amaçla taraf olan ülkeler 4 önemli koşulu kabul etmiş bulunuyorlardı:
1-En Çok Kayrılan Ülke Kuralı
2-Ulusal Muamele Kuralı
3-Gümrük vergilerinin indirilerek konsolide edilmesi
4-Korumanın sadece gümrük vergileri ile gerçekleştirilmesi
Bu çerçevede sistemin kuruluş tarihi olan 1947′den itibaren dünyanın globalleştirilmesi süreci başladı.GATT sistemi 1995 yılında Dünya Ticaret Örgütü adını alarak kurumsallaştı.
Sermayenin dolaşımında en büyük problem ulusal çıkarlar ve devletlerin bu amaçla kullandıkları maliye politikası araçlarıydı.Ve kuşkusuz bu araçlardan en önemlisi gümrük duvarları ve gümrük tarifeleriydi.Kabul edilen ilkelerden anlaşıldığı üzere özellikle 3. dünya ülkeleri ve nispeten az gelişmiş ülkelerin kendi öz sermayelerini korumak amacıyla kullandıkları ekonomik silahlar bu antlaşmayla bertaraf ediliyordu.GATT sistemi aynı zamanda denk bütçe ve kendine yeterlilik sisteminin sonu anlamına geliyordu.
Bu ekonomik dönüşümler sosyal politikalardan kültüre siyasi yapıdan toplumsal devinimlere kadar her alanda etkisini göstermeye başladı.Özellikle kapitalizmin 80l’li yıllara kadar Doğu Blokuna karşı kalkan olarak kullandığı ulus devlet projesi artık bir ayak bağı olmaya başlamıştı.Çünkü globalleşen sermayenin önünde ona karşı duran yerel-ulusal sermaye ancak Ulus Devlet yardımıyla ayakta kalabilirdi.
Doğu Blokunun çözülmesi bu süreci hızlandırmıştır.Başka bir değişle global rekabet Doğu Blokunun yıkılışı için hem sebep hem de sonuç olmuştur.1989′dan sonra iyice rahatlayan kapitalizm daha cesur adımlar atarak DTÖ oluşturdu.Gümrük Birlikleri ve bölgesel pazarlar kuruldu.Serbest ticaret alanları oluşturuldu.
Günümüze kadar devam eden globalleşme süreci halen devam etmektedir.Etkilerinin ne olduğunu ise sanırız ancak gelecek kuşaklar inceleyebilecektir.Peki ülkemizin bu süreç karşısındaki tutumu ne olmuştur?Bu konuya giriş yapabilmek için öncelikle Türk İktisat Tarihinden kısa bazı notlara gereksinimimiz var:
Cumhuriyet mirasçısı olduğu Osmanlı Devleti’nden sanayisi olmayan,yeraltı zenginliklerinin neredeyse tamamı yabancı işletmelerin eline geçmiş,ulaşım ağı olarak savaş zamanı Almanlar tarafından inşa edilen kısa bir demiryolu hattı,bitmek bilmeyen savaşlar yüzünden harap olmuş ve çalışandan yoksun kalmış bir tarım ve kalifiye elemanı bulunmayan cahil bir toplumdan ibaret bir ülke devralmıştı.Bu durumda devrimin önderleri ekonomik bağımsızlığını kazanamamış bir ülkenin batı uydusundan başka bir şey olamayacağını öngördüler ve hızla harekete geçtiler.
1923-1939 arası dönem Türkiye’nin planlı ekonomi ve devletçilik ilkesiyle yönetildiği,kısıtlı imkanlara rağmen somut başarılar sağlayarak ekonomisinin yükselişe geçtiği dönemdir.Lozan Antlaşması ithal malları ile yerli mallara farklı oranlarda tüketim ve satış vergisi kullanmasını önlüyor sadece devlet tekelinde olan mallarda kamu gelirlerini arttırmak amacıyla yüksek fiyatlandırmaya izin veriyordu.Bu durumda Lozanın bu hükümlerinden kurtulmanın yolu birçok mal ve hizmetin ithalini ve üretimini devlet tekeline almak oluyordu.”Ancak rejimin “milli sermayedar” oluşturmak amacıyla attığı adımlar da mevcuttu.Örneğin devlet işletmelerinin özel iletmeciler eliyle yönetilmesi bazı tekellerin özel işletmelere devredilmesi ve Teşvik-i Sanayi kanununun çıkarılması devletin özel teşebbüs oluşturmak konusundaki gayretinin açık ifadesidir.Gerçekten de Cari Fiyatlarla GSMH’da %76 artış sağlanmış ve özel sektörün sınai gayri safi üretimdeki payı %38 dolaylarında olmuştur.Bütün devletleştirmelere rağmen sınai üretimdeki özel sektör payının değişmemesi küçük snayi ve el sanatlarının payının azalmasıyla ilintilidir.”(1) Bu veriler de devletçilik dönemi kabul edilen kuruluş döneminde dahi Türkiye’de özel sektör yaratma çabasını açıkça göstermektedir.Rejimin bu başarısı 2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla önce gölgelenmiş sonrasında ise gerilemiştir.Üretimde genel olarak %50′ye varan düşmeler savaşa katılmamış bile olsa ülke ekonomisine ağır darbe vurmuştur.Her tarafsız ülke gibi Türkiye’de savaştan sonra özellikle tarım ürünlerine olan ihtiyacın artmasından kazançlı çıkmış ve savaş sonrası 4-5 yıl boyunca ekonomisi hızla yukarılara tırmanmaya devam etmiştir.
Bu arada 1946 yılından itibaren ekonomi politikasında köklü değişimler başlamış ve MArshall Planı’nın imzalanmasıyla gümrük tarifeleri dışındaki tüm korumacı politikalar kaldırılmıştır.İlk gevşetmeler 1947 ve 1950′de CHP tarafından yapılmış DP iktidarı Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu ile sürdürmüştür.Bu gelişmeler Türkiye’nin uluslararası kapitalizmin savaş sonundaki üst organlarına üye olması ve Türkiye’nin yabancı danışman ve uzmanların sürekli bir uğrak yeri haline gelmesiyle birlikte yaşanmıştır.Türkiye IMF,Dünya Bankası ve Avrupa İktisadi İşbirliği Örgütü’ne 1947′de NATO’ya 1952′de üye olmuştur.Bu yakınlaşma Türkiye’nin 1950′de Kore Savaşına katılması ve Amerikalı uzmanların raporları doğrultusunda ülke ekonomisinin yönlendirilmesiyle pekişecektir.Aynı şekilde Amerikan kurumlarında ve üniversitelerinde yetiştirilen Türk uzmanlar ilerleyen yıllarda Türk ekonomisinin şekillendirilmesinde önemli rol oynayacaklardır.Bu gidişatın iç politkada yansıması ise savaş döneminde bütün ülkede reel ekonominin çökmesinden sorumlu tutulan CHP’nin iktidardan uzaklaşması ve yerine gelen DP savaş sonrasının meyvalarını toplamasıyla kendisini gösterecektir.
Ancak bu yılların geçişiyle birlikte ülke ekonomisi serbest piyasanın eline düşecek,cumhuriyet tarihinin ilk açık bütçesi verilecek ve sonraki 6 yılda ekonomideki veriler yeniden düşüşe geçecektir.Önceleri liberal ekonomi ve kalkınmacılık anlayışı ile yola çıkan DP sonraları devlet müdahalesi ve korumacılık olmadan ekonomide gidişatın düzelemeyeceğinin idrakına varacaktır.Ne yazıkki uygulamaya konulan istikrar programı 1960 darbesiyle yarım kalacaktır.
Bu gelişmeyle karma ekonmi felsefesine sıkı sıkıya bağlı kalan Türk ekonomisi Amerikalı “uzmanların” raporları doğrultusunda sadece küçük sanayi ve tarıma ağırlık verecek ve dış borçlanma oranı giderek artarken yeni bir burjuvazi oluşturma yolunda temeller atılacaktır.1979 yılına kadar ithal ikameci politikalardan vazgeçmeyen Türkiye 24 Ocak 1980 kararlarıyla bu politikadan vazgeçecek ancak kararların üzerinden daha 1 yıl bile geçmeden tekrar bir darbe yaşayacaktır..
1980 sonrası ise liberalizasyonun hız kazandığı gümrük tarifelerinin düşürüldüğü ve ülkenin yabancı sermayeye açıldığı dönemdir.Neo-Liberal 24 Ocak kararları 1980 sonrası Anap döneminde de(karaları hazırlayan başbakanlık müsteşarı Turgut Özal 12 Eylül sonrası başbakandır) aynen devam ettirilecek bunun sonucu olarak ülke ekonomisi dalgalı bir biçimde dünya ekonomisine entegre olma çabalarına girecektir.Bu dönemde ülke iki defa ağır bir krize girmiş gümrük birliğine katılmış ve son olarak 2000 kriziyle ağır bir darbe yemiştir.Bununla birlikte yerli sermayesi göreli olarak büyümüş ancak ülke çok büyük oranda dışa bağımlı hale gelmiştir.Bu durum global ekonominin hem sonucu hem de gereğidir.Günümüzde bu koşulların bazı siyasi sonuçları da vardır.
Türkiye soğuk savaş yıllarında güçlü bir sol muhalefet ile aynı oranda güçlü sağ iktidarların çatışma alanı olmuştur.Rus slatasının adını değiştirerek Amerikan salatası yapacak kadar anti-komünist olan rejim soğuk savaş boyunca sistemli bir şekilde komünizmle mücadele etmiştir.Diğer yandan cumhuriyetin ilanından beri yerli sermaye oluşturma çabalrı sonucunda ortaya çıkan Anadolu sermayesi büyük İstanbul sermayesinden ayrı olarak Anadoluda ayrı bir ivme kazanmış ve siyasi iktidarların da desteğiyle domine konuma gelmiştir.
Fakat Gümrük Birliği süreci Türkiye’de farklı bir mücadelenin başlangıcının adıdır.80 yıllık tarih boyunca devlet mekanizmasına hükmetmiş olan bürokratik elit Gümrük Birliği ve AB süreci nedeniyle telaşa kapılmış ve mevzilerini korumak ulus devleti ayakta tutma çabasına girmiştir.Ekonomideki desteğini de AB normlarında kaliteyi sağlayamayan dolayısıyla rekabet gücü düşük Anadolu sermayesinden almıştır.Gerçekten de soğuk savaş döneminde rejimle arası limoni olan hatta rejime karşı faaliyetleri destekleyen “Anadolu Kaplanları” soğuk savaş sonrası gümrük duvarlarının kaldırılması tehlikesine karşı 80 öncesi düşman olarak gördüğü bürokratik elite dayanmıştır.Diğer taraftan statükonun değişmesinden yana olan dış pazarlara açılmak isteyen ve üretim anlamında rekabet gücü yüksek olan İstanbul Merkez lisermaye devletin süratle liberalizasyonu,kotaların kaldırılması ve AB’ye girişten yana olmuştur.
En büyük tetikleyicisi ekonomi olan Türk siyaseti de bu çelişkilerden etkilenecektir.Bugün Türkiye’de genel kamplaşma Ulusalcı-Liberal ekseninde gerçekleşmektedir.Her iki tarafta da sol ve sağ grupların yanyana olması önümüzdeki dönemin ulus devlet adına zor ve ölüm-kalım mücadelesi şeklinde geçeğini göstermektedir.
Kapitalist enformasyon Marksın hesaba katmadığı kendi alternatifini yaratma oyunu çerçevesinde ülkemizde çeşitli alternatifler yaratmakta ve böylece pazarlama stratejisi gelişmemiş yerli üretim sürekli dalgalanmaktadıır.Ancak asıl sorun demokratik araçların yeterince işlevli olmaması ve sivil toplumun gelişememesidir.
Türkiye bugün AB hedefi olarak önüne koyulan entegre olma sürecini tartışmaktadır.Ve mücadele yerel güçlerle uluslararası kapitalizm ve yerel temsilcileri arasında sürmektedir.Fakat başka bir gerçekte değişimin hızını yakalamak konusunda pek başarılı olamamamızdır.Bugün örnek gösterilen refah ülkeleri (Özellikle İskandinav ülkeleri) birer bire sosyal devlet ilkesini ön plana çıkarmaktadır.kurulan bölgesel pazarlar kıtasal güç haline dönüşmekte ya da parçalanma sürecine gimektedir.Böylece ülke ekonomisi dünyayla entegrasyona tersten başlamaktadır.Özellikle gümrük birliğinden %30 oranında zarar eden ve bir türlü uzun vadeli planlama ve yatırım faaliyetlerine geçmeyen ülkemiz bu konudaki eksikliklerin acısını orta vadede yaşayabilir.Özellikle hedef olarak gösterilen AB’ne girilememesi ekonomiyi daraltacak bunun yanında giderek ağırlaşan Türkiye ekonomisi alternatif bulamazsa çöküşe geçecektir.
* Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler.
**GATT antlaşma metni
Kaynaklar:
Türk İktisat Tarihi-Korkut Boratav
Türkiye Ekonomisi-Yakup Kepenek
Türkiye’de Devletçilik-Gülten Kazgan
www.wto.org.
www.ikv.org.tr
www.tcmb.gov.tr

2006/09 |