Laiklik ve Türkiye’deki Evrimi
Laiklik, temel olarak hiçbir tek tanrılı dinde yoktur. Hiçbir din, kendi kurallarını hiçe sayarak, “Benim kurallarım sadece inananların kalbindedir” diyemez. Bu en başta dinin, toplumu -benzetme yerindeyse- “adam etme” göreviyle çelişir. Hiçbir din, kurallarını sadece insana yönelik koymaz. Dinsel kurallar bütünü içerisinde toplum, bütün yer alır. Din, insanı toplumla birlikte adam etmeye çalışır.
Peki ülke yönetmek nedir? Bir ülkeyi yönetmek için bir din temel alınabilir mi? Kutsal kitaplardan birini elinize alıp da “ben bu kitapta ne yazıyorsa ona göre devlet yönetirim” diyebilir misiniz? Bu ne kadar olasıdır? Bunu söyleyen ve uyguladığını iddia
edenler olmuştur tarihlerde. Söylenenlerle gerçek anlamda yaşananların örtüştüğünü; “Tarihler mutlak doğruları söyleyemez” diyen düşünürlerin bakış açısıyla nasıl doğrulayabiliriz ki? Zaten orada okuduklarımız da bu söylemin doğru olamayacağını anlatıyor hepimize… Şeriatı uyguladıklarını söyleyen nice padişah, yasaklananlar veya yasakladıklarına inat; alkollü içki de kullanmışlar, işrette de çok popüler(!) örnekler yaratmışlardır. Ya günümüzün şeriatla yönetilen ülkelerindeki yöneticilerin yarattığı örnekler?
Türklerdeki laikliğe geçiş içinse bakın tarihler neler söylüyor bize?
15 Aralık 1055. Bağdat’taki Cuma hutbesi, Abbasi Halifesi Kaaim’in emri üzerine, kendi adı yerine, ilk defa bir başkasının adına, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey adına okundu. İşte bu gün dünya saltanatı Türkler’e geçerken, halifelik ise sadece dini saltanat olmakla yetiniyordu. Bu olay, laikliğin ilk örneği olarak görülebilir. Günümüz Türkiye’sinin temelini oluşturan “laik-İslam” geleneğinin başlangıcı da bu olaydır. Aynı olaya dayanarak “İslam’a laiklik, Türkler tarafından getirilmiştir” ifadesi yanlış olmaz. Türklerin Müslümanlığı kabulünden sonra, devlet başkanı ve din başkanı Selçuklular’dan itibaren ayrılmıştır. Türkler hiçbir zaman şeriata dayalı devlet yönetimini benimseyememişlerdir. Osmanlı’da mecburen alınan halifelik ünvanının ağırlığı altında, şeriata dayalı gibi görünen bir yönetim sergilenmiştir (Aslında tarihçi D’Hosson’un yazıları dışında, halifeliğin Yavuz Selim zamanında ve bir törenle 3. Mütevekkil tarafından devredildiği de çok tartışılmıştı bir zamanlar. Hatta Yavuz Mısır’dan getirdiği 3. Mütevekkil’i -ki son Memluk halifesidir- İstanbul’da hapsettirdiği. Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktığında çıkarılan af ile hapisten kurtulduğu da bazı tarih sayfalarında yer almaktadır). Ancak şeriatla yönetilen her devlet gibi Osmanlı devleti de mutlak çöküşünü hızlandırmış ve kendisini kurtarılmaya muhtaç bir hale getirmiştir. Çünkü Osmanlı Fatih’le birlikte İmparatorluğa geçince; bünyesinde çok uluslu bir yapı ile birlikte çok farklı dinleri de barındıran yeni ve farklı bir konuma geldi. Artık Osmanlı İslam şeriatı ile yönetilemezdi. Çünkü yönetilenlerin büyük bölümü de gayri müslimlerden oluşuyordu. Yine Fatih’le birlikte, Türkmen beylerinin egemenliğinde bulunan Sadrazamlık makamı devşirmelerin ellerine bırakıldığından yönetimin gerçek anlamda bir şeriat uygulayabileceğini söylemek de olası değildir.
Günümüze doğru gelelim. Cumhuriyeti ilan eden Atatürk ve arkadaşları, dünyada bir ilki gerçekleştiriyor ve Müslüman bir toplumda, dini esaslarla yönetilmeyen bir devlet kuruyor: Laik Türkiye Cumhuriyeti…
Böylece Tuğrul Bey’le başlayan, Fatih Sultan Mehmet ile gelişmeye eden laiklik, sonunda Atatürk ile son aşamasına geliyor. 1055-1923. Yaklaşık 1000 yıllık bir evrim. Laikliğin yanında Cumhuriyet’in kurucuları, karşısında şeriatın savunucuları. Biri gözünü ilerilere dikmiş, bir ulusu zirveye çıkarmanın planlarıyla uğraşıyor, diğeri 1400 yıl önce Arap medeniyetinin kokuşmuşluğunu ve sapkınlıklarını dize getirebilmek temel amacıyla indirilen İslamiyet gibi mükemmel bir dini kullanarak, bunca yıllık evrimi geriye çevirme planları yapıyor. Buradaki en büyük sapkınlık da bu kirli emel için halkı en zayıf noktasından “inançlarından” vurmaktır. Olumlu ya da olumsuz tüm diğer ideolojiler bir politika geliştirirken, şeriat taraftarları ellerine aldıkları Kur’an-ı Kerim gibi kutsal bir kitabı, sinsi emellerine alet etmiş, bunu yaparken de ayetlerin bir çoğunu amacı dışında kullanma hainliğini gösterebilmiştir.
Özgür Köse

2006/09 |