Yüzyılı Iskalamak

Geçen yıllar gösteriyor ki ülkemiz insanının düşünce dünyası her yıl biraz daha katılaşmakta, kemikleşmekte. Kitle iletişim araçlarının etkisi başta kültürel alan olmak üzere pek çok alanda kendisini gösterse de etkisi siyasal hayatımızda ve bize münhasır sorunlarda sınırlı kalmakta. Görülüyor ki kültürel değerler için pek geçerli olmasa da muhafazakârlık, toplumumuzun vazgeçilmez bir karakteri halini çoktan almış durumda.

Muhafazakârlık dediğimiz zaman, zihnimizde genelde sağ cenah canlansa bile bu bir yanılsamadır. Muhafazakârlığın sağı ya da solu olmaz. Tarih nehrinin yeniliğe doğru olan akıntısını görmezden gelen herkesi kapsar muhafazakârlık. Ülkemizde ise bu kapsam daha da artmakta toplumun genelini içermektedir. Böyle bir çıkarıma varmanın çıkış noktası olarak anketlere bakmaya da gerek yoktur. Geride kalan 80 yılı aşkın süre içerisinde Cumhuriyet’in sorunlarının hala muhafaza’ edilmiş olması bunun bir göstergesi niteliğini taşımaktadır. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından günümüze gelen sorunların çözümsüzlüğü ülkemizde çözümün yerini çoktan almış durumdadır. Kıbrıs meselesi, azınlık sorunları, kalkınmada, ekonomide yaşanan sıkıntılar hatta tarım reformu. 80 yıldır süre gelen bu sorunlara gerek siyasi gerekse toplumsal çözüm çabaları yeterli oranda getirilememiş, oluşan sistem krizleri, darbelerle demokrasiye sil baştan başlanarak göz ardı edilmiştir. Bu şekilde sorunlarda bastırılmış, ertelenmiş, hasıraltı edilmiştir. Böylece muhafazakârlığımız kemikleştirilmiştir. 80 yılı aşkın Cumhuriyet pek çok kez sistem krizlerinin eşiğinden dönmüştür. Bu süreç içerisinde Türkiye dış etkilere daha açık bir hale de gelmiştir. Daha, yakın zamanda,2001 yılında olası bir sistem krizi ekonomik krizin gölgesi ardında saklanabilmiştir. 2001′den 2006′ya geçen süreç içerisinde yapısal bir gelişmenin gerçekleşmediği ülkemiz siyasal dünyasında, sistemin kendini eksiklerini kapatmaya yönelik bir değişim de gerçekleşmemiştir. Ülkemizde siyasal sistem varlığını dış etkilere ve içerideki ‘muhafaza’ geleneğine bağlamış durumdadır. Yukarıda çizdiğimiz tablonun ortaya çıkmasında en önemli suç siyasilerde de değildir. Sistemin talepleri karşılamadığı, ekonomik, sosyal ve güvenlik konularında açık verdiği ortada iken tüm bunlara göz yuman, bunlara göz yummakla kalmayıp kendine özgü sorunlara kendisi dışında çözüm arayan toplumumuz, mevcut tablonun oluşumuna göz yumduğu için suçlunun ta kendisidir. Sistemin girdilere yanıt verip bir çıktı oluşturamadığı bir ortamda toplumsal muhalefetin sınırlı olması, her ne kadar bu durumun kendine özgü tarihsel nedenleri bulunsa da, Türkiye’de sol hareketin sınırlı ve dağınık olmasından ya da sol muhafazakârların çoğunlukta olmasından kaynaklanmaktadır. Doğası gereği muhafazakârlığa yatkın olan sağ cenahın sisteme karşı tutumu anlaşılabilirken; sol cenahın, sistemin
dışından niceliksiz, sistemin içerisinden ise niteliksiz tutumu anlaşılması güç bir durumdur.
Tarihsel arka planımızda çağını kaçırmış bir Osmanlı örneği olan bizler, 100 yıla yaklaşan Cumhuriyet’in ileriye olan atılımını muhafaza etmek yerine onun çözümleyemediği sorunları muhafaza etmeyi tercih ederek, bir yüzyılı daha ıskalamak gibi bir şansımız olmadığının farkına bir an önce varmalıyız. Mevcut siyasal sistemin 21.yy’ın sonunu görebilmek için ne kadar yeterli olduğu şüphelidir. Toplumsal muhalefetin, siyasal sisteme ve sistemin sorunlarına karşı bir tavır belirlemeye ve onları şekillendirme ihtiyacı önümüzde yıllarda ortaya çıkacaktır. Günümüzde küçümseme olarak sağ cenahın ifade ettiği ‘’sol muhalefete ihtiyaç var’’ söylemi toplumsal muhalefetin oluşturulması ve yönlendirilmesindeki ihtiyaç nedeniyle önemli bir gerçeği yansıtmaktadır. 19. yüzyılı kaçıran ve 20. yüzyılı ıskalayan bizler 21. yüzyılı yakalamak için şimdiden işe koyulmalıyız.

Seha Tısoğlu.