Aile içi şiddet / Selma ULUSOY
Şiddetin toplumsal yansımalarına bir örnek: AİLE İÇİ ŞİDDET
Şiddet olgusunu tanımlamadan önce şunu belirtmeliyim ki bu olgu şiddetin aktörü tarafından değil, genellikle kurban tarafından tanımlanır. Çünkü genellikle şiddeti uygulayan kişi tarafından bu edim olağan, meşru ve sürecin getirdiği herhangi bir son olarak görülür. Ya da aktör edimini meşrulaştırmaya da çalışabilir. ‘‘Fakat edimin ‘şiddet’ kategorisine düşmesi, tüm şiddet edimlerinde ortak bir ‘çekirdek’ amacın, en azından uygulanışında içerildiğine işaret eder. Bu amacı ortaya çıkarmanın ve varlığını özgün şiddet örneklerinde sergilemenin zahmete değer olduğu açıktır’’.‘‘ ‘Çekirdek amaç’ı açığa çıkarmada en elverişli bağlamı aktör ile(farklı görüşteki) tanık arasındaki siyasi ilişki sunuyor gibi. Bu tür siyasi ilişkilerin özüne ilişkin bir özellik, aktör ediminin meşruluğunu iddia ederken, tanıkların(ve kurbanların) gayri meşru olarak kınamalarıdır. Tutumlarının üstün gelmesine çalışan iki rakip taraf da sosyal kurallara ve değerlere seslenecek, ikisi de haklılığın kendi edimlerinde ya da görüşlerinde olduğu iddiasını ortaya süreceklerdir. Benim varsayımım, şiddetin çekirdek amacının bu durumda aktörlerin yüz yüze kaldıkları bir çelişkiden kaynaklandığı biçimindedir’’(Riches;1986:15).Şiddet genel olarak bir kişi ya da belli bir grubun başka bir kişi veya bir gruba uyguladığı fiziksel ve psikolojik baskı, bireyin kişiliğine zarar veren veya fiziksel ve psikolojik bütünlüğünü tehdit eden eylemler silsilesi olarak tanımlanabilir.
Şiddet kavramı kapsamı itibariyle hayli geniş olduğundan burada sadece Türkiye’deki aile içi şiddet konusu ele alınacaktır. Türk aile yapısında genellikle şiddet uygulayan taraf erkek olduğundan burada erkeğin kadına ve çocuklarına uyguladığı şiddet konusu işlenecektir. ‘‘Aile içi şiddet, temelde bir erkek problemidir. Kadınların da kocalarına karşı şiddet kullandıkları konusunda kanıtlar varsa da, kadına karşı şiddet çok daha önemli bir problemdir. Çünkü genel olarak kadının kocasına karşı kendini savunmak ve dayaktan kaçmak amacıyla şiddet kullanması söz konusu olur’’(İçli;2004:406).
Tabii ki aile içi şiddetin birçok nedeni vardır. Fakat başlıca nedenleri arasında aile reisinin sosyo-ekonomik durumu, statü ve mesleği, karı koca arasındaki mesleki ve ekonomik farklar, ataerkil aile yapısı, toplumsal roller, kültürel etkenler, yetiştirilme tarzı, yanlış namus ve ahlak anlayışı, iletişim becerilerinin yetersiz olması ya da iletişim kopukluğu, şiddet uygulayanın psikolojik durumu ve geçmişi, alkol ve uyuşturucu kullanımı, medya ve kitle iletişim araçları sayılabilir. Aile reisi-aile reisi bizim gibi ataerkil nitelikteki toplumlarda erkektir- ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak için para kazanmak durumundadır. Fakat ülkemizdeki istihdam sorunu, insanların bazı meslekleri önemsememesi, ücreti yeterli bulmaması gibi nedenlerden dolayı erkekler bu yükümlülükleri yerine getiremez. Bu yüzden insanların içindeki şiddet ve saldırganlık dürtüleri su yüzüne çıkar ve bu sorumluluğu yerine getiremeyen birey ağır bir suçluluk duygusu içinde etrafındakilere zarar vermeye başlar. Çünkü toplum onu aile reisi olarak tanımlamıştır ve kişi de bu sorumlulukları yerine getiremeyince tek yol kalır: ŞİDDET(?).
Ayrıca erkeğin maaşı eşininkinden düşük olduğu durumlarda da benzer şeyler yaşanır ve bütün bunların nedeni tamamen toplumsal kaynaklıdır. Erkek sosyalizasyon sürecinde böyle öğrenmiştir. Erkek daima en tepede olmalıdır. Aile içinde egemenlik kurmanın ve kontrol mekanizması oluşturmanın önemli yollarından biridir bu. Toplumsal kabuller gereğince ailede en çok parası olanın sözü geçer.Toplum erkeğe ve kadına roller yükler ve herkes kendi alanına giren işleri yapmak ve öyle davranmak zorundadır. ‘‘ ‘İdeal kadın’ genelde kocasının rahatını sağlayan, evini temiz tutan, ev ile ilgili çatışmaları çözen, seksi görünmeyen, saldırgan olmayan, erkeğin aksine itilimlerini kontrol edebilen biridir’’(İçli;2004:408–409).Ayrıca kadın evde oturmak, çocuk bakmak, evle ilgilenmek, çok çalışmak ve haftada üç kez eşiyle yatmak zorunda bırakılmıştır ve bu görevlerin en temel dayanağı din ve ahlaki yargılardır. Kadınlar inançları gereğince ve toplumla ters düşmemek adına bu rolleri yerine getirirler. Erkeğin baskı ve egemenlik kurmak için şiddete başvurması toplum tarafından desteklenmiş ve cesaretlendirilmiştir. Hatta bu davranış biçimi ailede kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.
Erkeklerle kadınlar arasında biyolojik farkların olduğunu kabul etmek gerekir. Ama toplumdaki çoğu davranışımızın nedeni toplumun bize atfettiği rollerdir. Tabii ki makalede öz itibariyle erkeklerin kadına uyguladığı şiddetten bahsedilse de bu sadece kadınların mağdur olduğunu göstermez. Benim bu makaleyi yazmamdaki amaç erkekleri günah keçisi ilan etmek değildir. Türk toplumundaki dominant yapı ataerkillik olduğundan geliştirdiğim refleks ataerkilliği kutsamaya karşıdır.
Çok yakın zamana kadar da erkeklerin kadına uyguladığı şiddet görmezlikten gelinmiş, bir tabu olarak görülmüş ve konuşulması bile ayıp karşılanmıştır. Bu tür şeylerin dile getirilmesi ev içi mahrem alana saygısızlık olarak algılanmıştır. Bu geleneksel bakış açısı da sorunların çözümünü engellemiştir. Ayrıca kadına uygulanan şiddet bizim toplumumuzda öyle benimsenmiştir ki bu atasözlerimize, deyişlerimize bile yansımıştır. Örneğin ‘kadının karnından sıpayı,sırtından sopayı eksik etmeyeceksin’ ya da ‘kızını dövmeyen dizini döver’ gibi.
Alkol ve uyuşturucu kullanımı da şiddeti tetikleyen faktörlerden biridir. Birey böyle maddelerle kontrolünü ve dengesini kaybettiğinden ve zaten iş stresi ve geçim sıkıntısı gibi muhtelif nedenlerin de bilinç yüzüne çıkmasıyla öfkesini başkalarından çıkartma eğilimi gösterir.
Medya ve kitle iletişim araçlarının de şiddet üzerindeki etkisi yadsınamaz. Bu sektördeki insanlar çıkarları doğrultusunda şiddeti iyi bir malzeme olarak görürler ve bu malzemeyi en iyi şekilde kullanırlar. Çünkü toplumun içinde çıkarılmayı bekleyen hâlihazırda şiddetle dolu bir canavar vardır. İnsanlar şiddet sahneleri izlemeye bayılırlar. Ekrandaki şiddet uygulayıcısıyla ya da şiddete maruz kalan tarafla özdeşim kurarlar.İçindeki şiddet duygularının tatmininin en iyi aracıdır televizyon ya da şiddete maruz kalan bir kadın mesela ekranda kocası tarafından dayak yiyen başka bir kadın gördüğünde acısı biraz daha hafifler ve kendini rahatlamış hisseder.Dünyada sadece kendisinin yaşadığını sandığı acıyı aslında milyonlarcasının yaşadığını anlar.İşte ekranlarda her gün gördüğümüz onlarca kadın programının hala yayında kalabilmesinin yegane nedenidir bu.Kadını en iyi şekilde sömüren fakat ona insanlara sadece yardım ediyoruz süsü veren bu programlar aslında büyük toplumsal yıkımlara neden olmaktadır.Huzursuz,mutsuz ve rahatsız bir sürü insan ortaya çıkmaktadır.
.‘‘Dünya çapında işleyen elektronik medyanın gelişmesi ve yayınlarının kitlelere ulaşmasının kolaylaşmasıyla birlikte, potansiyel olarak şiddet eğlencesine ilgi duyan izleyicilerin yaş, sayı ve mekânsal erişim gibi özellikleri, neredeyse her yerde katlanarak arttı. Öyle ki sanal şiddetin izleyicilerini, teknik mükemmelliği ve gerçeğe yakınlığı sayesinde tüyleri diken diken edebilecek bir kan gösterisiyle ürpertmek, dünyanın her neresinde olurlarsa olsunlar, artık mümkündür. Milyonlarca kişinin-bilinçsizce soluk soluğa kalarak ve tüyleri ürpererek, çehrelerinde donuk bir ifadeyle, enselerindeki tüyleri diken diken olmuş bir şekilde- başka zaman görseler çığlık çığlığa kaçacakları şiddet dolu şeylerden nasıl coşku duyabildiklerini sormadan edemiyor insan’’(Keane;1998:113).
Aile içindeki şiddet eylemleri doğrudan ya da dolaylı olarak çocukların psikolojisini ve gelişimini de olumsuz yönde etkiler. İleride korku, panik, güvensizlik ve şüphe gibi duygu durumlarına sebep olabilir ve böylece sağlıksız nesiller yetişir.Ayrıca çocuklar büyürlerken ailelerini örnek aldıkları için ve şiddet uygulanan bir ailede yetiştiklerinde kendileri de şiddeti olağan ve uygulanabilir görebilirler.Böylece şiddet kuşaktan kuşağa aktarılmış olur.
Sonuç olarak şiddet olgusu-özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde- kültürle epeyce ilintili bir kavramdır. Bu yüzden insanlar sosyalizasyon sürecinde doğru bir şekilde eğitilmelidir. İnsanlar bu konuda bilinçlendirilmelidir ki bu kültürel süreç doğru bir şekilde gelecek nesillere aktarılsın.
KAYNAKÇA:
Riches, David(1986)Antropolojik Açıdan ŞİDDET, çev: Dilek Hattatoğlu, Ayrıntı Yayınları, İngiltere.
İçli,Tülin Günşen(2004)Kriminoloji, Martı Kitap Ve Yayınevi,Ankara.
Keane, John(1998)Şiddetin Uzun Yüzyılı, çev: Bülent Peker,Dost Kitabevi,Ankara.

2006/10 |