İlahi Dinlerin Tarihsel Gelişimi Açısından İslam / Selahattin ŞİPAL
Yeryüzünde demografik ve politik açıdan en önemli yeri işgal eden üç tek tanrılı dinin bugünlere geliş aşamasını kabaca ele aldığımızda karşımıza önemli benzerlikler çıkmaktadır.Bu benzerlikler gerek doğdukları coğrafyanın gerekse şartların gereksinimleri altında ortaya çıkmış ve günümüze dek gelmişlerdir. Dinin insan için ne gibi bir gereksinim olduğu sorusuna değinmek oldukça kapsamlı bir araştırmayı gerektirir ki bu yazının konusu bu değil.Ancak üç din açısından insan gereksinimlerinin bir sosyolojik araştırmaların yalnızca tarihsel süreç içerisinde incelenmeleri değil aynı zamanda ne gibi ihtiyaçları karşıladıkları açısından da yanıtlanması gereken pek çok soru olduğu kesindir.
Öncelikli konu dinlerin ortaya çıkış biçimleridir.Dinsel tarihte adı geçen veya yer etmiş peygamberleri mercek altına aldığımızda her üç dinin kurucularının da yaşadıkları toplumda sevilen bir yer teşkil eden güvenilir insanlar olduklarını görürüz.Bu açıdan mesajlarını iletmede çok büyük zorluklarla karşılaşsalar da her zaman hitap ettikleri insanların takdirlerini kazanmışlar ve bu da dinlerini yaymada önemli bir etken olmuştur. Bir diğer paralellik devam niteliği taşımalarında mevcuttur.Musevilik tek tanrı “Yehowah” inancına dayanmış,kendisinden sonra ortaya çıkan Hristiyanlık museviliğin devamı olduğuna atfen “Yeni Ahit” adını almıştır.Son olarak ortaya çıkan İslamiyet ise her iki dinin de devamı olduğu önermesinden yola çıkarak diğer iki dini de kapsayıcı şekilde “son din” olma özelliği kazanmıştır.Burada önemli olan nokta sonra gelen dinlerin öncekini kabul etmesi ve aynı kaynaktan çıktıkları iddiasıyla haleflik iddiasında bulunmasıdır.Böyle bir iddia elbette önceki dinin “bozulmuş” ya da “tanrı yolundan sapmış” olduğu ön kabulunü gerektirir ve birbirlerinin devamı olan bu dinler aynı zamanda birbirlerinin “muhalefeti” durumuna gelmektedirler.
Her 3 dinin ortaya çıkışına baktığımız zaman içinden çıktıkları toplumlardaki kültürel ve sosyal rahatsızlıklardan,sınıfsal ve bireysel eşitsizliklerden kaynaklandıkları ve bu eşitsizliklere çare olmak amacı ve iddiasıyla yola çıktıkları görülür.Bu anlamda her üç din de çıkış itibarıyle devrimcidir.Her üçü de “toplumdaki bozulmaya ve haksızlıklara son verme ve Tanrı’nın insanlar için öngördüğü ahlaki değerleri geri kazandırma” söylemi vardır.Her birinde aşağı yukarı aynı olan bu söylem bile ortaya çıkmalarının bir “sapmadan” kaynaklandığı iddialarını destekler. İlahi dinlerin başka bir paralellikleri de insanoğluna getirdikleri heyecandır.Devletsel ya da kavimsel kanunlara uymamayı hatta cezası yaşamının elinden alınması bile olsa reddeden insanlar,üç dinin getirdiği gözle görülmeyen bir varlığın kurallarını kabul etmiş ve uymuşlardır.Bu durum da her üç dinin ilk aşamalarında sosyal yaşamın komünal özellik göstermesine sebep olmuştur.İlk yahudi krallığının toplu yaşam kanunları ilkel hristiyanlık döneminde çok sık görülen ve günümüzde de modern hristiyan inancına tepki olarak yeniden ortaya çıkan “hristiyan komünler” ve İslamiyetin peygamber zamanındaki kurallara dayanarak Medine ve çevresinde kurdukları örgütlenme biçimi ilkel komünlere benzerlik göstermektedir.
Bu biçimde örgütlenme, bahsi geçen dinlerin paylaşım bireye verilen değer ve ahlaki mesajlar açısından çok cezbedici bir sistem olarak öne çıkmasında ve hızla büyüyerek farklı kültürlere kadar uzanmasında çok önemli bir etkendir.Peygamberlerinin kişisel üstünlüklerinin yanında dini kabul eden kitlelerin başdöndürücü şekilde diğer toplumlardan daha ileri bazı insani değerleri kabul etmesi belirgin bir çekicilik yaratmıştır.Diyebiliriz ki ilahi dinler hala bu görkemli günlerin anısıyla sağlam kalabilmekte ve hala bu kadar ilgi görmelerini gerçekte tarihin hiçbir döneminde başarılamamış kitlesel bir kardeşlik duygusu yaşatmalarına borçludurlar. Buradan elde edilebilecek başka bir sonuç ta ilahi dinlerin ancak kendi özlerini yansıttığı ölçüde geliştikleri ve içerisinden çıktıkları düzene alternatif olabildikleri ölçüde toplumlardan destek gördükleridir.
Bu bakımdan üç dinin tarihsel süreçlerinde de bir paralellik yakalamak mümkündür.Üç dinin doğuş şekillerine bakıldığında varolan toplumsal rejimi,devleti ya da devlet aygıtı benzeri sistemleri reddettikleri,insanlığın “kurtuluşunun” ancak ve ancak ahlaki ve sosyal eşitliğin gerçekleştirilmesiyle mümkün olduğunu savunmuşlardır.Dolayısıyla hitap ettikleri toplumun yönetimiyle kanunlarıyla hatta ve hatta tüm yaşama biçimiyle çatışmaya girmişlerdir.
Siyaset bilimi açısından en geçerli önerme her iktidarın ne kadar üstün olursa olsun güçlü bir muhalefet tarafından yıkılabileceği ve niteliğin iktidarı hedefleyen bir muhalefet açısından her zaman nicelikten üstün olduğudur.İlahi dinlerin politik ilerleyişinde de bu önerme geçerli olmuştur. Hepsi de kendi dönemlerindeki sapkın eşitsiz ve insanlığa aykırı sosya düzenleri kesin bir şekilde reddetmişler ve sonuçta çok küçük bir alandan yayılarak evrenselleşmişlerdir.
Bunun yanında her üç dinde de günümüzde çeşitli sapkınlık ve aykırılık iddiaları bulunmaktadır.Çeşitli topluluklar “gerçek museviliği” “gerçek hristiyanlığı” ya da “gerçek islamı” geri getirme iddiasındadırlar.Böyle bir iddiaya neden ihtiyaç duyulmaktadır? Gerçekte devrimci bir anlayışla ve kurulu düzene keskin bir muhalefetle yola çıkan her üç dinin de ilerleyişi “devletle ya da düzenle işbirliğine girmeleriyle” “devletleşmeleriyle” yavaşlamış ve kimi zaman da durmuştur.
Musevilik ilk aşamalarında insanlşar arasında tam eşitliği savunan bir “on emir” merkezli din iken Yahudi Krallığının kurulması ile “ibrani ırkının üstün ve tanrı tarafından seçilmişliğine” dayanan bir din haline gelmiştir. Hristiyanlık uzun süre mücadele ettiği Roma Devletiyle bir uzlaşmaya vardıktan sonra hantallaşmış ve Roma İmparatorluğunun resdmi dini haline gelmesiyle aykırı mezhepler ve neredeyse birbirinden bir din kadar farklı inançlardan oluşan heterojen topluluklar haline dönüşmüştür.
İslamiyet ise müslümanların özlemle andıkları dört halife döneminden sonra bir imparatorluk dini haline gelmiş islam toplumunun yöneticisinin seçimle işbaşına gelmesi ilkesi daha başlarda ortadan kaldırılmış ve soylar-hanedanlar arasındaki politik çekişmelerde araç olarak kullanılmaya başlanmıştır. Her üç dinde “malum” hissediş anlamında da paralellik mevcuttur.Museviler Mısırlıların zulümlerine,Hristiyanlar Yahudilerin ve Roma İmparatorluğunun zulümlerine Müslümanlık ise Mekkeli Putperestlerin zulümlerine karşı mücadele ederken iktidarın el değiştirmesiyle her üç dinde de mücadele ettikleri düzenle benzer yönetimsel ve hatta teorik eğilimler ortaya çıkmıştır.
Sonuçta üç din de farklı inanış şekillerini benimsemiş cermaatlere mezheplere bölünmüş yine paralel şekilde ezilen-ezen farklılıklarına dayanan inanış şekilleri geliştirilmiştir.Hristiyanlıkta Katolik-Protestan karşıtlığının son zamanlarda “yeni hristiyanlık”
olarak ortaya çıkan söylemlerin varlığı,İslamiyette Hz.ALi ile bir anlamda sunniliği temsil eden Muaviye arasındaki çelişki gibi.Her karşıtlıkta taraflarlar birbirlerini dinden sapmakla suçlamıştır.Dolayısıyla düzenle irtiabata geçen ve devletleşen dinlerde yozlaşma ve dejenerasyon açık biçimde ilerlemektedir. Dinsel bürokrasi modern sömürünün bayraktarlığını yapan kapitalizm karşısında da sessiz kalmamıştır.Doğuş ve doğaları itibarıyle “ilerici” özellikler göstermesi gereken din toplumun sorgulama gereksinimlerini kısıtlamış ve yerleştiği düzen içi kurumlarda rehavete kapılan din adamları eski reaksiyoner ve şevkli atalarının uyguladığı ölçüde hararetle adalet savunucusu olmamışlardır.Aksine üç dinin içerisine de konuşlanmış bulunan dinsel bürokrasi sosyal ilerleme karşısında bir süre kayıtsız kalmış sonrasında ise açıkça düzenden yana tavır almıştır.
Hristiyan kilisesi uzun bir süre incilin çeşitli dillere çevrilmesine karşı çıkmış ve devlet tarafından elde ettiği imtiyazar ile ruhbanlık hakları uğruna kan dökmekten çekinmemiştir.Rönesans ve reform hareketleri boyunca karşı karşıya gelen aslında bilim ile hristiyanlık değil devletleşen din ile ezilen halktı.
Sonuçta Avrupa bu mücadeleyi vererek sosyal devrimleri gerçekleştirmiştir.İslamiyet ise henüz böyle bir çatışmada taraf olmamıştır.Bunun sebebi hem dinsel olarak hristiyanlıktan farklılıklar göstermesine hem de dünyevi kurallar koyma bakımından hristiyanlıktan çok daha ileri boyutlarda bir din olmasına rağmen kilise gibi bir dinsel sınıf yaratmamasında,dinin kişisel sınırlarını belirgin bir şekilde çizerek bu sınırlar üstünde tahakküm kurulmasını reddetmesinde ve ortaya çıktığı toplumların sosyolojik yapısında aranabilir.Ancak yeni çağda islamiyet içinde de farklı yönde hareketlenmeler mevcuttur.Diğer iki ilahi dini bünyesinde eriitmeyi başaran küresel kapitalizm “işbirliğini” reddeden bir islam anlayışı ile uzlaşamayacağı açıktır.Bu durumda islamiyetin yokedilmesi ve bu büyük olasılıkla mümkün olamayacağı için ehlileştirilmesi için hem dinsel hem de politik ataklar başlamıştır.Bizce dinin temellerinden sarsılmasına neden olan bu saldırı öncelikle islamiyetin “hristiyanik” unsurlara çaılmak istenmesiyle sağlanmaya çalışılmaktadır.Peygamberin halifesinin ister en güçlü döneminde ister en güçsüz döneminde olsun inananları dinden çıkarması ve tüm islam toplumunun tek yöneticisi olması gibi bir gelenek islami yaşayışta yoktur.Bu yüzden kapitalizm yeni bir dinsel sınıf yaratma aracı olarak kültürel yozlaşmayı islami değere pompalamaya çalışmaktadır.İslam adına konuşma yetkisini kendinde gören “yüce” kişi ve kuruluşlar her geçen gün islam toplumunda kültür sanat ve politika alanında daha sık boy göstermektedir. Başka bir nokta da değişmeyen ve dönüşmeyen islama karşı kapitalizmin direkt olarak saldırıya geçmesidir.Yüzyıllar önceki bilimsel ve teknolojik üstünlüğünü çoktan kaybetmiş olan islam toplumları üzerinde bir yandan geri kalmalarını sağlayacak yozlaştırıcı propaganda sürdürülürken diğer yandan uzun süre Komünizmle mücadele adı altında kendisine hizmet etmiş olan radikal islamcı hareketi ortadan kaldırmak için direkt askeri yöntemler kullanılmaktadır.
Tarihimiz açısından dinlerin bu döngüsü insanlığın adalet arama uğraşılarının bir sonucu olarak devam etmektedir.Kesin olan ilahi dinlerin insanlık tarihinde çok önemli rollerinin bulunduğu ve bu arayışların hiçbir zaman son bulmayacağıdır. İslam özelinde ise geçerli iki yol vardır.Ya islamiyet kapitalizmle uzlaşarak düzen içindeki görevine devam edecek ya da radikalleşerek sosyalizmin yıkılışından sonra dünyada anti-kapitalist muhalefetin ikinci çekim merkezi olacaktır.Her iki yolun sonu da kestirilememekte ve ne gibi yan etkiler bırakacağı bilinmemektedir.
Bununla beraber kesin olan tüm insanlık tarihi boyunca sürmüş olan bu mücadelenin bitmeyeceğidir.

2006/10 |