Küresel güç olma yolunda Avrupa Birliği / Seha TISOĞLU

AB’ye giden yol : Yıkımdan Ortaklığa20.yüzyıl Kıta Avrupasını sarsan iki büyük savaş ile birlikte geride kaldı. 20. yüzyılda en karlı çıkan taraf 2.Dünya savaşın galibi olan ve uluslararası sistemin kontrolünü ele alan ABD olurken yüzyıllarca uluslararası sistemi kontrolü altına almak için savaşan Kıta Avrupa’sı ülkeleri oyun dışı kalmış oldu. 2.Dünya savaşından sonra Avrupa ülkeleri sistemin öznesi olmaktan çıkmış,ekonomik açıdan kendilerini toparlamaya çalışan ve bunun içinde ABD yardımına ihtiyaç duyar hale gelen ve bu yönüyle ABD’yi finanse eden ülkeler haline gelmişlerdi.
2.Dünya savaşı sonunda oluşan bu tablodan doğan rahatsızlığı ortadan kaldırmak için Avrupa’nın savaşın yararlarını kendisinin kapatması gerektiği düşüncesi doğdu.Böylece birleşik Avrupa fikrinin tohumlarıda atılmış oldu. Kendi sorunlarını kendi çözebilen bir Avrupa aynı zamanda barışçıl ilişkiler içerisinde savaştan uzak kalan bir Avrupa olacaktı. 9 Mayıs 1950 Bildirgesi veya diğer adıyla Schumann Deklerasyonu ile bu yoldaki ilk adım atıldı. Fransa ve Almanya , sanayinin en önemli maddeleri olan kömür ve çelik üretimini birlikte gerçekleştirecekti. Nitekim bu fikir Avrupa’da kısa sürede kabul gördü ve 1951 yılında imzalan Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kuruldu. Paris Antlaşmasına Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg imza atmıştı. 2.Dünya savaşının kazanan ve kaybedenlerini bir araya getiren bu antlaşma , Kıta Avrupasının küresel bir aktör olma yolunda toparlanma adına attığı ilk ve en önemli adımdı. Avrupa yüzyıllar sonra birliktelik adına ilk kez bu kadar samimi davranmıştı.


Ancak bu samimiyet 1954′de sekteye uğradı. ABD’nin de etkisiyle ortaya atılan Birleşik bir Avrupa ordusu fikri Fransa parlementosunca Almanya’nın yeniden silahlanabileceği gerekçesiyle reddedildi. Bu veto Avrupa Siyasi İşbirliği düşüncesinin ertelenmesine neden olmuştur. Siyasi bütünleşmenin gerçeklememesi üzerine ortaya ekonomik birlikteliğin zaman içerisinde siyasi bütünlüğü de getireceği düşüncesi AKÇT tarafndan ortaya atıldı. 1957 yılında AKÇT üyelerince imzalan Roma Antlaşması ile birlikte Avrupa Ekonomi Topluluğu kurulmuş oldu. AET ile birlikte işgücü ile mal ve hizmetlerin serbest dolaşımına dayanan bir ekonomik topluluk hedeflenmiş oldu.


60′lı yıllar topluluğun ekonomik gelişmelerine ve genişlemeye yönelik politikalarına sahne oldu. Gümrük Birliği,Ortak Tarım Politikası(CAP) bu dönemde gerçekleşirken yine bu dönemde birliğin ekonomik başarılarına paralel olarak İrlanda,Danimarka ve İngiltere üyelik için başvuruda bulundu. Bu süreçte Avrupa’nın eski sisteme egemen olma mücadelesi yeniden ortaya çıktı. General de Gaulle yönetimindeki Fransa bu süreç içerisinde 2 kere İngiltere’nin üyeliğini veto etti. Yıllarca uluslararası sistemin kontrolü için savaşan ülkeler bu sefer toplulukta daha fazla söz sahibi olma mücadelesi veriyorlardı. De Gaulle veto gerekçesi olarak İngiltere’nin ABD’nin truva atı olacağını iddia etse de uluslararası kamuoyunda bu vetonun Fransa’nın topluluktaki ayrıcalıklı konumunu devamını sağlamak amacıyla olduğu biliniyordu. Nitekim İngiltere ile iyi ilişkiler içerisinde olan diğer aday ülkelerin(İrlanda ve Danimarka) de veto edilmesi bunu doğruluyordu. İngiltere’nin üyeliği ancak De Gaulle’nin istifasından sonra mümkün olabilecek yine bu dönemde çetin bir müzakere süreci yaşanacaktı. İngiltere’nin topluluğun yönetiminde söz sahibi olması çabalarını engelleme amacıyla “Topluluklara katılma arzusunda olan ülke, Topluluk müktesebatını tartışmaya açamayacaktır. ” ilkesi topluluk üyelerince müzakere şartı olarak ortaya konmuştur.


İngiltere’nin topluluğa katılması sürecine etki eden bir diğer olay ise 15 Ağustos 1971 tarihinde alınan Camp David kararlarıdır. Bu karar ile birlikte uluslararası para sisteminde değişikliğe gidilmiş ve doların altına konvertilibilitesi sona ermiştir. Bu durum yarattığı ekonomik sıkıntı topluluğun ekonomik olarak yakınlaşmaya ve parasal bir birliktelik oluşturma çabasına yöneltti. 1972′de İngiltere,İrlanda ve Norveç üyeliğe kabul edildi. 1979′da Avrupa Para Sistemi (EMS) kuruldu. Böylece döviz kurlarının sabitlenmesi ve ortak ekonomide disiplin sağlanmış oldu.


Topluluğun genişleme politikaları 80′lerde devam etti. 81′de Yunanistan,86′da İspanya ve Portekiz topluluğa katıldı. Böylece topluluk güneye doğru genişlemiş; topluluk sosyal, ekonomik ve bölgesel sorumluluklar edinmişti.Buna paralel olarak topluluk Güney Akdeniz ile Afrika, Karayipler ve Pasifik ülkeleri ile yeni anlaşmalar imzalayarak uluslararası düzeyde de kendini göstermeye başladı. Bu süreci 1987′de Avrupa Tek Senedi(SEA) takip etti. SEA ile birlikte AET’i oluşturan antlaşmalar kapsamlı bir şekilde derlendi. Böylece Ortak Pazar hedefine ulaşılmış, topluluğun iç politikada ortak harekete devam etmenin yanı sıra dış politikada da üye ülkelerin ortak hareketi amaçlanmıştı.


Yüzyıl biterken
20.yüzyılın ilk yarısında birbirleriyle çok büyük savaşlar vermiş olan bu ülkelerin yüzyılın ikinci yarısındaki bu birlikteliğinin altında elbetki uluslararası sistemde söz sahibi olma ihtiyacı yatıyordu. Ancak dönüşümün bu kadar hızlı gerçekleşmesinde neoliberalizm’in etkisi daha baskındı. 80′lerin sonu 90′ların başıyla birlikte tüm dünyayı saran serbest piyasa anlayışı , bu piyasada daha fazla pay sahibi olmak için Avrupa devletlerinin birlikteliklerini sıkılaştırma ihtiyacını ortaya koydu.


20.yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşen Berlin Duvarının yıkılması(9 Kasım 1989) neoliberalizm’in zaferi , AB için ise yeni manevra alanıydı. 1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağıldığında ise zafer ABD’nin idi. İki kutuplu sistem sona ermiş. Uluslararası sistemin kontrolü tamamen ABD’ye geçmişti. Bu durum Avrupa Topluluğu için hem bir şans hem de bir şansızlıktı. Avrupa’da Sovyet etksinin çözülmesi Avrupa Topluluğu’na yeni manevra alanları,dolayısıyla uluslararası sistemde daha fazla söz sahibi olma imkanı tanırken. Mevcut sistemin tamamen ABD kontrolüne geçmiş olması da AT’nin sistemdeki sesini kısıyordu.


AT değişen şartlar karşısında hamlelerini gecikmeden yaptı. Berlin Duvarı’nın yıkılmasına müteakiben birleşen Doğu-Batı Almanya birliğe alındı.(Ekim 1990) Merkez ve Doğu Avrupa ülkelerinin pazar ekonomisine geçişini sağlamak amacıyla Avrupa Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (EBRD) kuruldu.(Mart 1991) Değişen siyasi dengeler AT üyesi devletlerini daha ciddi kararlar almaya daha geniş çaplı bir birliktelik oluşturmaya yöneltti. 9-10 Aralık 1991′da Hollanda’nın Maastricht kentinde bir araya gelen Avrupa Topluluğu devletleri topluluğun birlik haline dönüşmesine karar veren antlaşmayı imzaladılar. Bu antlaşmayla, Ekonomik ve Parasal Birlik, Ortak Güvenlik ve Dış Politika ile İçişleri ve Hukuk alanında işbirliği başlıklarında yeni bir yapı tanımlanmaktaydı. Maastricht Antlaşmasıyla oluşturulan Birliğin amaçları şöyle belirlenmişti:
? Sınırsız bir pazar yaratmak, ekonomik ve sosyal bütünleşmeyi sağlamak, tek parayı kapsayacak bir ekonomik ve parasal birlik oluşturmak;
? Ortak bir dış politika ve güvenlik politikası uygulamak ve uzun vadede ortak bir savunma politikası oluşturmak;
? Avrupa vatandaşlığı kavramını oluşturmak;
? Hukuk ve içişleri alanında daha sıkı işbirliği (1)


Maastricht ile birlikte 21.yy’a girerken birleşik ve güçlü bir Avrupa’nın da temelleri atılmış oldu. AB ile birlikte 20.yy’ın ikinci yarısından itibaren süren Kıta Avrupasındaki dönüşüm çabaları da tamamlanmıştı. Neoliberalizmin getirdiği hızlı değişim Avrupa devletlerinin uluslararası sistemin tamamen değiştiğini anlamalarını sağlamıştı. Sistemde söz sahibi olmak için birlikte hareket eden güçlü bir Avrupa şarttı.Sistemde söz sahibi olmak isteyen bir AB’nin öncelikle güçlü bir ekonomiye sahip olması gerekti. Bu nedenle Maastricht kriterleri ile AB’ye üye ülkelerin Ekonomik ve Parasal Birliğe katılabilmeleri için gerekli şartlar ortaya kondu. AB, genişlemeye yönelik siyasi,ekonomik ve uyum kriterlerini 1993′te Kopehang’da belirledi. 1995′de yılında da İsveç,Finlandiya ve Avusturya birliğe katıldı. 1997 yılında imzalan Amsterdan antlaşma ile açıklanan Gündem 2000 (Agenda 2000) raporu ile birlik 21.yy’ın başındaki hedeflerini her alanda(büyüme,içpoltika,dışpolitika) istikrarlı bir büyüme olarak belirlemişti. Bu doğrultuda 1999′daki Helsinki zirvesi AB’nin uluslararası alanda daha fazla söz sahibi olma amacını ortaya koyuyordu. Helsinki’de sadece genişleme vurgusu yapılmamış aynı zamanda ortak güvenlik ve savunma politikasından söz edilmiştir.Helsinki Zirvesi, askeri kabiliyetler bakımından ana hedefin belirlenmesi açısından ayrı bir önem kazanmıştır. Bu çerçevede 2003 yılına kadar,
? tüm insani misyonlar ve kurtarma misyonları;
? barış misyonları;
? barış sağlama da dahil olmak üzere çatışmaların önlenmesi ve kriz yönetimi için belirlenen misyonlar.
görevlerini yerine getirebilecek 60,000 kişilik Acil Müdahale Gücü’nün kurulması yönünde karar alınmıştır.


Ortak güvenlik ve savunma politikasının Helsinki’de vurgulanmasındaki en önemli nedenlerinden biri de 11 Eylül’ün getirdiği yeni şartlardı. Uluslararası sistemde realizm yeniden egemen olmuş,güç kullanma sistemin önemli bir aracı haline yeniden gelmişti.11 Eylül ile birlikte artan terör saldırıları ile ABD’nin Afganistan’a saldırması AB’nin uluslararası sistemdeki yerini ve kendi güvenliğini sorgulamaya itti. Haziran 2000′de Feria Zirvesinde Avrupa Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası belirlendi. Feira Zirvesi’nde, üye devletlerin kriz yönetiminde kullanılabilecek 5000 kişilik bir polis gücünü oluşturmaları öngörüldü.


21.yy’da değişen şartların birliğin savunma ve güvenliğe ağırlık vermesini zorunlu kıldı.Birliğin bir diğer önemli konusu ise ekonomi idi. Uluslararası ekonomide kendine daha fazla pay çıkarmak isteyen AB bu doğrultuda Şubat 2002′de gerekli düzenlemelerin tamamlanmasıyla ortak para değeri olan EURO’ya geçti. Aralık 2002′de düzenlenen Kopenhag zirvesinde birliğin bir diğer önemli konusu olan genişemede büyük bir adım atıldı. Ve on aday ülkenin katılımına karar verildi.(Kıbrıs, Malta, Macaristan, Polonya, Slovakya, Letonya, Litvanya, Çek Cumhuriyeti, Slovenya) Bu karar ile birlikte birlik sınırlarına dağılan Sovyet ülkelerini de katacaktı. Bu ülkeler Mayıs 2004′de resmen AB’ye katıldı.


AB küresel aktör mü ?
2004 yılındaki katılımlar ve mevcut adaylar göz önünde bulundurulduğunda AB’nin Avrupa’nın bütünlüğü yolunda önemli bir işlevi yerine getirmekte olduğunu görüyoruz. Buna Güney Akdeniz ile Afrika, Karayipler ve Pasifik ülkeleri ile olan antlaşmaları da eklediğimizde AB’nin bölgesel bir güç olduğu kabul görmekte. AB ise 90′lardan sonra değişen dünya düzeni içerisinde bölgesel bir güç olmaktan ötesini amaçlamakta. Ancak bu hedeflere ne kadar yakın olduğu tartışmaya oldukça açık bir konu.


AB’nin ekonomik anlamda bir güç oluşturduğu bir gerçek. Özellikle genişleme ve reform sürecinde ekonomik dengelerini koruyabilmesi, Euro’nun yangınlaşması bunun göstergesi niteliğinde. Ancak AB barındırdığı farklı unsurlar birlikteliği ekonomi ve sosyal konularda sağlayabilmiş, politik açıdan halen yeterli bir birliği sağlayamamıştır.
Politik anlamda AB’nin kurumsal yapılarını oluşturan Avrupa Komisyonu,Avrupa Parlamentosu,Bakanlar Konseyi,Avrupa Konseyi gibi kurumlar her ne kadar gerek örgütlenme gerekse karar alma mekanizmaları olarak işlevsel olsalarda alınan kararların niteliği birliğin küresel güç dengelerinden bağımsız hareket edemediğini göstermektedir. Kaldı ki üye devletler arasındaki çıkar farklılıkları birliğin birlikte hareketinin de önünde engel oluşturmaktadır


Çok yakın zaman içerisinde Avrupa’nın orta yerinde patlak veren savaşlara birlik müdahele edememiş , NATO,BM ve ABD’nin yardımına ihtiyaç duymuştur. Savaş 1991′de patlak verdiğinde Avrupa Topluluğu ”Yugoslavya’nın dağılma sürecinde olduğunu belirterek; insan hakları, demokrasi ve azınlıkların korunması alanında belirli kriterlerin sağlanması koşuluyla, bağımsızlık ilan eden cumhuriyetlerin tanınacağını duyurdu.(2)” Savaşın henüz başında bu açıklamayı yapan AT , insan hakları,demokrasi,azınlıkların korunması kriterlerinin ihlaline seyirci kalmıştı. Savaş ancak Amerikan’ın daha aktif müdahelesi sonucu durdurulabilmişti. Yarım yüzyıl önce Amerikan’ın kıtadaki etkisini ortadan kaldırmak için birlik olma fikirleriyle yola çıkan Avrupa ülkeleri, kendi elleriyle Amerika’yı kıtaya sokmuş oldular.


Küresel bir güç olma iddiasındaki Avrupa’nın Bosna Savaşına verdiği tepkinin bir benzerini Kosova’da da verdiğini 1999′da görmüştük. Özellikle buradaki en büyük sorun Avrupa ülkelerinin birliğin iç politikasına yönelik alınan kararlarda gösterdiği birlikteliği NATO,BM gibi uluslararası örgütler içerisine girdiklerinde gösterememeleridir. Bu örgütler içerisinde ülkeler birliğin çıkarlarından çok kendi çıkarların yönelik hareket etmektedirler. General De Gaulle’nin yıllarca önce İngiltere’nin veto etmesine neden olarak gösterdiği İngiltere’nin Amerika’nın truva atı olacağı iddiası bugün başta İngiltere olmak üzere pek çok ülke için geçerli olabilmektedir.Kaldı ki seçimle gelen hükümetlerin küreselleşen dünyanın getirdiği çakışan çıkarlar içerisinde hareket etmeleri birliğin birlikteliğinin sağlanmasının önündeki en büyük engeldir.
Birliğin birlikteliğinin önünde böyle engeller mevcut iken kimi zamanda karmaşık ilişkilerle dolu olan Avrupa tarihinin yarattığı çıkmazlarda ortaya çıkabilmekte. Örneğin Berlusconi Alman parlamenterlere Nazi benzetmesi yaptığından konseyin işleyişi yavaşlayabilmekte ya da Türkiye gibi kemikleşmiş sorunların yarattığı bürokratik bir hantallık oluşabilmekte. Tüm bunların içerisinde bulunan ve artan üye sayısıyla birlikte hantallaşan AB’nin hem ekonomik hem siyasi dengesini koruması pek mümkün görülmemektedir. Kaldı ki ekonomik alanda artan bir Çin baskısını , siyasi alanda da Amerika’nın etkisi bu dengelerin korunmasının önündeki ciddi engeller olarak görünmektedir.


AB içinde artan üye sayısının yarattığı rahatsızlık geçtiğimiz yıl kendisini referandum ve referandum çağrıları ile gösterdi. Fransa ve Hollanda’da da yapılan referandumda AB Anayasasına hayır sonucu çıktı. Bu sonuç birliğin genişlemesi ve bütünleşmesine karşı oluşan şüphelerin bir yansımasıydı. Üye ülkeler için birliğin en önemli yanı olan ekonominin yeni üyelerin katılımıyla yara alabileceği düşüncesine,serbest dolaşımın nedeniyle ortaya çıkan yabancı düşmanlığı da eklenince özellikle muhafazakar kesimin büyük bir tepkisi ortaya çıktı. Oluşan bu tepki de hükümetlerin ve dolayısıyla birliğin karar alma süreçlerini doğrudan etkiledi.


AB bu gibi iç politik sebepler nedeniyle uluslararası alanda yerinde sayarken , dış politikada Irak gerilimini yaşadı. Üye ülkelerin kendi çıkarları ekseninde hareket etmesi Portekiz,İngiltere,Polonya gibi ülkelerin ABD’den yana olması Fransa ve Almanya’nın savaşa olan tepksinin kısa süreli ve sınırlı kalmasına neden oldu. Bu dönem içerisindeki en ilginç detay ise Portekiz’de değişen hükümet ile birlikte Portekiz’in savaşa karşı olan tavrının değişmesi oldu. Bu ülkelerin birlikle birlikte değil iç politikaları doğrultusunda hareket ettiklerinin kanıtı niteliğindeydi.


AB uluslararası sorunlarda birliktelik sağlayamazken diğer taraftanda küresel bir aktör olma çabasına girmektedir. Özellikle son yıllarda Orta Doğu’da gerçekleşen sıcak gelişmeler uzak kalmamaya çalışsa da çıkarlar ayrılığı kararlar bütünlüğünün önüne geçtiğinden AB olaylara küresel aktör gibi değil bir seyirci gibi yaklaşmaktadır. Son Lübnan olayında görüldüğü gibi AB olaylar cereyan ederken müdahele edebilecek kadar sistemde söze sahip değildir. AB ancak olaylar sona erdikten sonra devreye girebilmekte bu da ancak kendisine tanınan manevra alanı kadar olabilmektedir. BBC World Today programının Avrupa’nın Lübnan krizinin çözümüne yönelik yürüttüğü dış politikanın başarısızlığını özetleyen “Avrupalıların konuşmaya hazır ama yürümeye hazır olmadığı”(3) yorumu küresel bir güç olarak AB’nin konumunu oldukça iyi izah etmektedir.


Günümüzde Avrupa Birliği, fikir babası Jean Monnet’in Birleşik Avrupa düşüncesinden epey uzak görünüyor. Küreselleşme her ne kadar sınırları kaldırıyor olarak görünse de bu sadece ekonomik anlamda geçerli. Geleneksel yapısı,kültürel birikimi ve tarihsel arkaplanı sağlam olan Avrupa ülkelerinin pek çoğunun yakın bir zaman dilimi içerisinde siyasi açıdan ortak bir payda içerisinde buluşmaları pek mümkün görünmemekte. Uluslararası meselelerde ise devletler kendi çıkarlarını,birliğin çıkarlarının önünde tuttukları sürece AB’nin küresel bir güç olması söz konusu değil. Kaldı ki Çin,Hindistan hatta Rusya gibi uluslararası sistemde her geçen gün daha fazla pay bulan devletlerin varlığı da AB’nin sistemdeki payını daraltmakta. Avrupa ülkelerinin sistemdeki kendi çıkarlarının peşinden koştukları , bu doğrultuda ABD ile birlikte oldukları sürece de AB’nin küresel güç olma şansı da daralmaya devam edecektir.
_________________________________

(1) http://www.deltur.cec.eu.int/default.asp?lang=0&pId=3&fId=12&prnId=4&hnd=1&ord=3&docId=336&fop=0
(2) www.asam.org.tr/belgeler/BOSNASAVASIKRONOLOJISI.doc
(3) http://www.tusam.net/makaleler.asp?id=639
Kaynaklar :
Siyasal Tarih 1918-1994 , Oral Sander , İmge Yayınevi
Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu - http://www.deltur.cec.eu.int/
EU FOREIGN AND SECURITY POLICY - http://europa.eu/scadplus/leg/en/lvb/r00001.htm
Genişeyen Avrupa Birliği - http://www.bbc.co.uk/turkish/specials/149_eu_enlargement/