Rutin bir gün / N.Gülendam DELEN
Sabahın mahmurluğundayım. Yine sürünüyorum yerlerde, yine sessizim, yine sıkkın, ama yine güler yüzlüyüm alabildiğine. Nasıl oluyorsa oluyor, odamın kapısını açar açmaz değişiveriyorum. Sihirli bir değnek değiyor yüzüme, kocaman gülümsüyorum. Bu sabah da mutluluk perisi gelmiş, beni kapıda selamlamasından belli.
Nasıl takılırsa her sabah dilime bir ezgi, bu günde dolanıp duruyor neden bilmem güzel bir türkü’nün sözleri. Sanki atölyedeyiz yine, tasavvuf yerine türkü dinliyoruz lakin bu kez ve yine sanki hep bir ağızdan “hadi hadi” sesleri geliyor kulağıma ve ben avaz avazdayım “tutam yer elinden tutam, çıkam dağlara dağlara…”Dağlara çıkmak ne kelime, ben merdivenlerden aşağıya inmek zorundayım sadece. Yankılanıyor aşağıya inerken ve bir elim havada, bir elim merdivenin pervazındayken sesim. Sanki iniyor ağır ağır, gerçekten dağlara çıkması gereken bir beden. O inişle dışımdaki oyun da başlamış oluyor. Mutsuzum zira aslında, her sabah bir peri mutlu yapsın beni diyorum kendime, tam da odamdan çıkarken ve neşe versin evime, aileme, üzülmesinler mutsuzluğumu fark edip de. O da kapıda karşılayıp yapıyor işte elinden geldiğince. Selamlıyorum sonra olduğum yerden kibarca eğilerek, merdivenin altından garip garip bakan ve sabahları sinirli olan babamı bir elimle. Sanki yine diyor ki bakışlarıyla anneme “nereden buluyor sabahın köründe bu kız bu enerjiyi? Ya komünist şarkıları söylüyor, ya Müslüman ilahisi!!! Nereden öğreniyor, nasıl seviyor bu tuhaf şarkıları? Evet evet, kesinlikle bu kız bizim kızımız olmamalı…”
Bense bir öpücük yolluyorum uzaktan o böylece bakarken. Gülümsüyor, “in hadi in çabuk” diye işaret ediyor. Belli ki, bu sabah da gitmeden son bir öpücük istiyor. Bir hamlede inerek uzatıyorum dudaklarımı öpmek için. Durduruyor önce elleriyle “ama ıslak ıslak değil, ona göre, söz mü?!” diyor. Temizlenmiş yüzü yapış yapış olmasın, ceketi, kravatı buruşmasın istiyor.
Her zamanki gibi kaşlarımı kaldırarak hızlı hızlı sallıyorum başımı evet manasında. Gözlerimi kapayarak söz veriyorum. Gülüyorum da alttan alttan. Gardını alıyor iki eliyle eğilirken zavallı, sözümü hiç tutmadığım için belki de. Biliyor zira, korkuyor yine son bir atakla kocaman öpeceğimden. Bu kez hiç açık vermiyor, iyice koruyup uzak tutmayı başarıyor kendini. Annemse çoktan ayakkabılarını bağlamış doğrulurken ve ben henüz öpememişken, kapının zili, şoförün korkak, kısık, çağıran sesi kaçırıyor onu bizden. Acaba bu sabah mecburi yenilgidemiyim?
Hınzırca parmak sallıyorum arkasından. “Yarın sabah görürsün” demiş oluyorum o sallayışla. Sonra duramayıp seke seke koşuyorum bahçeye kadar, böyle bitmemeli zira! Çantasını almak için eğilen İrfan abiyle gülümseşiyoruz göz ucuyla. O da biliyor babamın kaçış sebebini. Yanağını ıslatacak kocaman bir öpücüktür aşırı titizliğinin korkulu rüyası. Anlaşıyoruz bakışarak aramızda.
Ben usul usul yaklaşırken ve ceketini askıya yerleştirmeye uğraşırken babam, o da ağırdan alıyor çalıştırmayı, uygun bir an kollamamı sağlıyor böylece. Gözleriyse dikiz aynasından takipte. Yanaşıyorum salına salına. Güya el sallayacağım ardından ve arabaya binecekken sevgili babam, sağ bacağını atar atmaz içeriye, bir panter çevikliğiyle atlıyorum iki adım birden. Dudaklarımı birbirinden ayırıyorum havada uçarken. Avım her şeyden habersiz arkası dönük. Kaşla göz arası, ıpıslak bir öpücük konduruyorum sol yanağına. Öpülmekten başka her şey artık onun için. Kaçıyorum sonra aynı hızla. Zavallı “ya ama ya…” diyerek kendine gelmeye çalışıyor. İrfan abi mendil yetiştirirken gülüyor. Bu sabah da galibim artık.
Eve doğru kaçarken kapıdaki bir zarfa ilişiyor gözlerim. Alıp açıyorum bir hamlede, zira üzerinde yazılı olan benim adım. Fransız Kültür’ün yeni bahçe düzenlemesinin açılışına davetliymişim. Ne demekse?! Kim göndermiş olabilir ki bu davetiyeyi ve neden ben? Anlamadığım ve tanımadığım bir daveteydi çağırılışım. Odama çıkarken, davetiyenin güzelliğine baktığımda anlıyorum ancak, niye ben!…
Gerçeğinden de güzel çiçekleri, yaprakları, dalları, işlemeleri… öyle güzel bezenmiş ki davetiye, öyle güzel süslenerek yazılmış ki adım, zar zor okunsa da her bir harfi, olağanüstü bir hat eserine bakıyordu adeta gözlerim ve işte o an hangi hünerli elin üşenmeden tek tek elle yazıp süslediğini, ne diye davet edildiğimi de anladım!. Dost yüreklerin orada olacağının işaretiydi. Mademki farklı bir sanat eserinin sergilenmesineydi davetliliğim, öyleyse hiç düşünmeden sevdiğim sanata ben de hizmet etmeliydim. Yine manasızca kalabalık Alsancak. Akşamın serinliğiyle dökülmüş sıcak insanlar. Gül sokak adı gibi gülüyor neşeli kahkahalarla. Neden bu kadar insan burada sanki? Bir şey mi var benim göremediğim, yahut benim bilmediğim neyi biliyorlar burada olmakla?! Hiçbir zaman çözemedim ve de çözemeyeceğim.
Meraklı, heyecanlı aklım getirmişti beni buralara kadar. Yavaş ve ne göreceğimden habersiz gözlerle girdim bahçenin yan kapısından. Dostum Jo’nun her zamanki güler yüzü karşılıyor uzaktan. Küçük beyaz örtülü masaların ardındaki küçük beyaz minderli kanepelere kurulmuş çoktan insanlar. Günün kararmasıyla yanan iri mumların altında, her zamanki billur sesli şarkıcıları sıralıyor ardı ardına aşk şarkılarını ve çoktan dalıp gitmiş koyu sohbetlere belli ki önceden tanışan yüzler. Uzaktan bakınca “tamam” dedim içimden. “Eğer ki görmeyi beklediğim diğer dostlarımı bulamazsam, sıkılacağımın işareti bu güzel manzara. Zaten koşup gelmemeliydim böyle eminsiz, böyle bilgisiz, her davetiyenin ardından…”
Bir adım daha, bir adım daha ilerledim içeriye. Jo yanağımdan bir makas alarak ve bin bir özür sıralayarak gitti müşterilerinin yanına. “gelmediler, gelirler birazdan, kaybolma” diye de tembihledi uzaklaşırken. Meraklı birkaç gözü hissettim onun ardından. Oysaki bakamam ben insanların gözlerine, konuşamam eğer ki yanılıp da bakarsam. Belki de bu yüzden şaşıyorum böylesi cesaretlerine.
Kaçırırken gözlerimi ondan bundan, yanına yöresine yerleştirilen ışıklarla her bir çiçeğin, her bir ağacın, döşenmiş her köşenin, bir tablo gibi sergiye açıldığını fark ettim ve işte o an yerine geldi keyfim. Hünerli ellerin eseriydi gördüklerim adeta. Önceki vasat halinden eser yoktu bahçenin. Gözlerimle korkmadan bakabileceğim, bakarken mutlu da olabileceğim bir sergideydim nihayet. Yok olup gitti insanlar gözümün önünden, silindi yabancılığım. Bir çift sarı çiçeğin yanında aldım soluğu. O güne kadar hiç görmediğim, kocaman yaprakların arasında sıkışıp kaybolmuş iki çiçek. Koyun koyuna iki Afrika çiçeği. Koruyor sanki iriliğiyle biri, küçük olan diğerini. Öylesine küçük hissediyorum ki onları görünce kendimi, arıyor gözlerim yanıbaşımda beni de koruyacak benden daha iri, korkusuz başka bir eli. Şanslı değilim ne var ki onlar kadar.
Yabancı bir ülkenin toprağından sökülüp getirilmişler. Şimdi onlara yabancı bir toprakta büyüyecekler. Korkuyorlar zannımca benim gibi, bu tanımadıkları bahçenin ortasındayken. Açılmak istemediği, ait olmadığı yabancı topraklarda, bir çiçek ne kadar açabilir ki? Eğilip dokunuyorum parmak ucuyla her ikisine de. Fısıldıyorum kulaklarına, “Korkmayın. Ben de yabancıyım bu topraklara, bu dünyaya, ama bakın, açılmadıysam da al al, henüz kurumadım, yaşıyorum hâlâ…”.
Duydular mı sesimi? Rahat etti mi acaba içleri? Bilmiyorum. Umarak ayrılıyorum yanlarından. Biraz ileride garip ve küçük bir çam ışıldıyor asaletiyle. Benim gibi zayıf, benim gibi nazlı gözüküyor uzaktan. Becerikli bir ressamın makasında şekillenmiş belli ki her bir dalı. Gülümsüyorum, “bu da ben olmalıyım!”.
Dokunacak bir yerini arıyorum, ama bulmak ne mümkün! Öylesine saklanmış ki dikenli dallarının arasına, öyle sık örmüş ki Tanrı, izin vermiyor her ikisi de dokunmama. Koruyor belli ki gecenin bu kör karanlığında o da kendini. Türklüğüm kabarıyor nedense. Koca bir nazarlık asmak istiyorum boynuna, yılbaşı ağacı gibi süslemek. Hayıflanıyorum hazırlıksız gelişime. Yürüye yürüye bir sütunun yanına vardım nihayetinde. Yorgunluktan yorulmuş bacağımı yaslayıverdim hemen bir yanına. Sanki Efes’ten çalıp getirmişler de, dikivermişler bahçenin ortasına. Alıp geriye götürmek istiyor kalbim. Elimle dokunuyorum, ama tanıdık bir ses gelmiyor “götür beni “ diyen, zira her sütununu, her taşını çocukluğumdan beri ezbere bilirim Efes’in. Mümkün değil eğer ki oraya aitse, onun da beni tanımamış olmasının. Rahata erdim sessizliğiyle böylece. Demek ki bütün sütunlarımın hepsi yerli yerinde.
Öylece dalıp gidiyorum gözlerim yerde, biraz yorgunluktan, biraz ıssızlıktan… Gece güzel, hava ılık ve ben muhteşem bir bahçenin ortasındaydım. Lakin uzaktan bakan sert bir bakış bölüverdi bir anda rahatlığımı. Toparlandım hemen korkuyla. Yanlış bir yerde mi durmuştum yoksa? Yoksa sütuna ucundan oturuşuma mı kızmıştı bu yabancı? Cevabı gelip beni bulmadan kaçmalıydım. Hemen toparlanıp kaçtım da. Parmaklarımın ucuna basarak, eteklerimi tutarak uzaklaştım. Nasılsa bu güzel açık hava sergisini gezmiştim ya, varsın olsun giderim tek söz eden olursa da. Bahçenin etrafından gizlice dolaşarak gidebilme niyetindeydim, kolumdan yakalayıvermeseydi kültür merkezi müdür’ünün kibar eşi.
“Tanıdım sizi” dedi yarım ağız Türkçesiyle.
“Hoş geldiniz”.
Gülümsedim aynı gülümseyişle, ama ben onu tanımamıştım. Tam da rahatlamıştım ki sevgi dolu gözlerle bakışı sayesinde, yakalanıverdim yine bir anda anlam veremediğim bakışlara. Yine bir adım uzağımdaydı yabancı. “Bahçeniz muhteşem olmuş. En az sizin kadar güzel ve hoş”.
Bir çırpıda çeviriverdi sözlerimi Fransızcaya, nereden çıktığını anlamadığım bir adam. O karşılığında kibarca “mersi” derken, ben titreyen ellerimle, hemen uzaklaşma hamlesi yapıverdim elini yeniden sıkarak.
Artmıştı kat be kat korkum iyice. Kimdi bu adam ve ne diye garip bir bakışla süzüyordu beni uzaktan?! Son dakikada yanıma gelmesinden korkuyordum sanırım. Ne diyebilirdi ki? Bir şeye mi kızardı? Ya ben ne yapardım? Vazgeçmiştim dostlarımı arayıp bulmaktan. Garip bir huzursuzluk sardı her yanımı. Gitmeliydim. Araka kapıdan sıvışırken eteklerimi toplayarak, ardıma bile bakmadan kontağı çevirmiştim.
Bir sonraki gün jo’dan öğrenebildim bu yabancı bakışın manasızlığını. Fransız bir fotoğrafçıymış akşamki yabancı. Ben öylece otururken bir ucundan sütuna ve gülümserken ağız dolusu sütunun altındaki küçük kırmızı beyaz çiçeklerle yapılmış ay ve yıldıza, o uzaktan resmetmek istemiş manzarayı. Fırsat kolluyormuş yeniden o duruşu için. Akşamki korkularım, şüphelerim, kurgularım… gülüp geçtim kendime.
Görememiş olmalı zavallı yabancı. O güzelim bahçeyi, o küçük çiçeklerle örülmüş ay ve yıldızı ve ılık İzmir gecesini…
Ne anlamlıdır ve ne kalıcıdır oysaki doğanın güzel sureti.

2006/10 |