Bekliyorum, gel… / N.Gülendam DELEN
“Nerelerdeydin oğlum? Gel de gir kapımdan ana kucağınmış, baba ocağınmış gibi. Çok insan geldi de bunca zamandır ziyaretime, lakin değdi seninle ilk kez insan ayağı evime!”
Henüz bir adım atıp selam vermişken daha, dehşete düşüp titredi korkuyla, irkildi gaipten gelen bu sesin şiddetinden. Bağı çözüldü bütün dağı tırmanmış yol yorgunu bacaklarının, zelzeleye tutulmuş gibiydi. Boşalıverdi adeta ruhu bedeninin içinden ürpertiyle. Yutkunduysa da birkaç kez, gitmedi boğazına saplanıp kalan korku yumağı, büyüyerek devam etti soluğunu kesmeye.
Kayıveriyordu sanki yeryüzü şaşkın bakışlarının arasında dalgalanarak ayaklarının altından. Uzanıp tutunuverdi titreyen parmaklarıyla düşmemek için son bir gayretle üst üste yığılmış, yıllar yılı, alev alev yanan mumların isiyle kararmış duvarın soğuk, siyah taşlarına. Sağlama alınca bedenini, çevirip baktı korkudan büyümüş siyah gözbebekleriyle git gide küçülen ıssız odanın tavanına, kapılarına. Yoktu işte, görünürde kimseler yoktu tek söz edecek. Büyüdü korkusu daha da. Ne anlama geldiğini idrak edemediği, heyecandan, korkudan anlayamadığı bu sözler, sanki yukarıdan bir yerden süzülerek kulaklarını inletmişti. Onca yolu yürümüştü de hızlı hızlı bir an evvel düşünde gördüğü bu küçük kutsal eve varma hevesiyle, bir damla ter akmamıştı alnından. Şimdiyse küçücük karanlık bir odada yapayalnızken, sanki boşluktan savrulup gelen birkaç kelime yetmişti alnını ter içinde bırakmaya.
Gördüğü bir düşün peşine takılıp da gelmişti buralara kadar. Ne Efesi bilirdi yoksa düşmek için yollara, ne de Meryem Ana’dan bihaber. “Neredesin oğlum, bekliyorum, gel!” demişti de bir gece yarısı düşünde benzer bir ses, nedendir, nerededir, nasıl gidilir acep diye sormuştu bir dostuna. Ne öyle yerini bilen, giden varmış öğrendiğine göre, ne de yolu varmış doğru dürüst gidilecek. Asırlardır dimdik ayakta dururmuş ama Bülbül dağının tepesindeki Meryem Ana’yı gizleyen ev. Saatlerce sürecek, Ege’ye has sık bodur ağaçlardan, dikenli çalılardan arta kalan bir açıklık bulursa eğer, yürüyerek tırmanılacak zorlu bir yolculuğun sonundaymış.
Vazgeçirememişti yine de duydukları düşündeki çağrıya koşmaktan. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan ve ancak öğle sonrasına doğru son bulan bir yorgunlukla da olsa başarmıştı işte bulmayı. Şimdilerde emsal aldığım bu zorlu yolculuğa çıkarak gerçeğe döndürmüştü düşünü.
Nereden gelmiş olabilirdi ki bunca ıssızlığın, insansızlığın ortasındayken bu titrek, bu buğulu kadın sesi? Ne kapıda ibadetini bitirmesini bekleyen rahip, ne de bir ziyaretçi var oysa bu soğuk kış gününde. Kimseler yokken kendisinden gayrı bu ıssız mabedin içerisinde, kim savurmuş olabilir ki böylesi manidar sözleri topu topu birkaç metrelik odada fani suretini göstermeden?
Bakındı korkudan bir kez daha fal taşı kesilmiş gözleriyle etrafına ve hatta toparlanıp bir çırpıda, dolandı bir ön kapıyı, bir arka kapıyı son bir hızla.
“Yok işte, hiç kimseler yok tek söz edecek!”
Kapıda sandığı Rahip dahi sanki bir şeyler olacağını sezmiş gibi bırakıp gitmişti yalnız gelmesine güvenerek. O da emanet etmişti belli ki evi onun güvenilirliğine, seçilmişliğine, çağırılışına. Rahatça ağırlasınlar istemişti belki de birbirlerini iki yürek.
Kapıdan birkaç metre uzaklaşarak seyretti bir müddet dışarıdan evi. Her yanı taşlarla örülü, yedi yaşlı ağaçla çevrilmiş, kubbesi camiyi andıran bu esrarengiz küçük ev, öylesine yabancıydı ki gözlerine ve şimdiye kadarki inancına, yine de içinde bir yerlerde bir yakınlık, sanki buraya aitmiş gibi bir alışkanlık hissediyordu bakınca. Evine dönmüş bir yolcunun kavuşma huzuru vardı adeta içinde. Garipsiyordu içten içe belki ama yine de niye, nasıl diye sorgulamaktan da kaçınıyordu içinden geçenleri. Akşamki düşü, buraya çağırılışı geldi sonra aklına. Korkup kaçmak, dönmek olmazdı bunca yolu aşıp gelmişken. Yeniden girdi kapısından. Derin ve sakin bir nefesin gücüyle yenmeye çalıştı korkusunu. Biraz olsun sıyrılınca çekingenliğinden, çözmeye, anlamaya başlıyordu duyduğu sesin esrarını. Kaç zamandır duyuyordu aslında rüyalarında bu sesi. Henüz bihaberken bu kutsal mekândan ve burada yaşamış kutsal varlıktan, bunca zamandır tuttuğu yolu rüyalarında sorgulatıp da taa buralara kadar getirten, “Neredesin?” diye çağıran ve hatta bir ana şefkatiyle kollarını açan o büyülü sesin ta kendisi değil miydi?
Kabul etmişti görünen o ki ziyarete gelinen gelişini!. Kabul etmişti de ses vermişti gelişine tıpkı rüyasındaki gibi. Şükretmeliydi korkup kaçmak yerine. Diz çöküp kapandı secdeye bu kez gözyaşlarıyla ve şükretti rüyalarına girip de kendisini buldurmak için çağıran Meryem Ana’ya ve aciz bedenini yoktan var eden yüce Allah’a. İki rekât namazla kutsandırdı kendini.
Düşüyordu da zaman zaman şüpheye, başkalarının inancı bu derece farklıyken kendisininkinden, “benim ait olduğum, rüyalarımla, hislerimle yöneldiğim bu yol doğru yol mudur?” diye, ferahlatmıştı şimdi yüreğini bu yüksek, bu kutsal onay. Sona erdirmişti şüphelerini. Vermişti sorularının cevabını yıllar yılı yaşamını adadığı yüceler yücesi Rabbi –bütün şükürler ve bütün kulluğu ona olsun- Meryem Ana’nın eliyle. Anlamıştı ki artık, kabullerini göstermek için kuluna ve çağırmak için huzuruna, onu ve bu kutsal evi seçmişti yüce Rabbi.
Silindi o gün bu gündür bütün kara bulutlar. Sıyrılıverdi zaten içine girmediği dünyanın göz boyayan sahteliğinden. Devam etti mutlulukla doğrulanmış yoluna ve çocuklarına öğretmeye, tek söz dahi etmeden kimselere.
Çok sonra öğrenebildik bu yaşlı ve sadık Müslüman dostumuzun, bu ve diğer bir kaç sırrını. Kemale erdiğimizi düşünüp de çoluk çocuk etrafına toplayıp, nasihat günlerine rast geldiğimiz sohbetleri esnasında. Anlamıştık o günden sonra niye öylesine yüce, öylesine değerli ve başka gelirdi hem bize ve hem insanlara her sözüyle, her duruşuyla.
Kabul edip kutsamıştı ya yüce Rabbi geçmişte kulluğunu ve henüz yaşarken şereflendirmişti ya yıllar yılı özverili emeklerini, insanlığını, seçilmiş ve şanslı saymalıydık biz de kendimizi onu tanıyor olma gururuyla. Örnek alıp belki de yaşamını, daha dikkatli yaşamalıydık bizlerde. Ama hayıflanıyordum da bir yandan, benim inancımın ulaşması gereken erdeme bizden önce ulaşmış olmasına. Doğdum doğalı gider gelirim de Meryem Ana’ya, bir gün olsun gitmeden çağırılmışlığım yoktur onun gibi.
Dua ediyorum o gün bu gündür en şiddetlisinden; en heybetli sözlerle, en yürekten. Çocuğu olmuyorken anneme ilk kızını müjdeleyen, kadınların en mukaddeslisi ve en ilahesi Meryem Ana’nın koynuna sığınarak. Nasıl ki iyilikler besleyen her kadın yüreğe, asırlardır değen yardım eli bir onun ise, değsin istiyorum benim üzerime de. Girip göstersin rüyalarımda, müjdelesin geleceğimi, çağırsın beni de doğru yollara, gideyim ben de davetiyle, sevineyim ölesiye deli divane. Dağılsın bulutlarım ilahi rüzgârının kamçısıyla, al al açsın çiçeklerim dallarından sarkarak ve eğilip o yüce varlığın önünde, öpüp kutsansın toprağıyla. Gelirse o vakit işte, bilirim ki olmam gereken yerdeyim. Erişti aciz ruhum onun öpülesi ayaklarının değdiği cennete. Yoktur artık bilirim daha şanslısı ve daha mutlusu benden yeryüzünde.
Nasihat üstüne nasihat ediyor da gözümüzde ermiş dedemiz, toplayıp da bizleri insan olma adına, bilincinde değiliz ne var ki avucumuzu çevirip de bakmamızı istediği kazançlardan, ne de bunlarla nasıl yaşanacağından. Uzağız gelecek yıllarımızdaki anlamını biçmeye bu günden yaptıklarımızın. Sızlanıp duruyoruz nedeni belirsiz bir hüzünle, toyluğumuzla. Belki de aç gözlü insanlığın eline bırakıyoruz kendimizi. Talihsiz sandığımız geleceğimizdeki yaşanmamışlığa, nedense emin olduğumuz gelecek mutsuzluklaradır şimdiden isyanımız. Ve bu isyandan kurtulabilmek ümididir belki de onun anlattıklarını dinleme merakımız. Dinledikçe sanırız ki bize de ses verecek olur böylece ve kim bilir kurtaran bir sesimiz olur bizim de!
Kim bilir!….
Belki de şimdilik beklediğimiz, duymadığımız aşkın sesidir de ondandır çağırılmayışımız. Henüz duymamışken bu dünyadaki sesimizi, çağırmamışken kimseler “gel” diye, nasıl kurtarırız ki kulaklarımızı işitmeyi beklediği dünyevi seslerden? Nasıl ulaşırız, duyarız Tanrı’nın yahut Meryem Ana’nın aşk dolu sesini?! Belki de onlar da bunu bildiğinden!

2006/11 |