Kapitalist Ahlaksızlık / Muammer DERİN
Ahlak: sahip olduğu değerlerle vicdanın hayatı, eşyayı, olayları meşrulaştırmasıdır.
Herhangi bir şeyin “hak” olabilmesi için ahlaki meşruluğu ile birlikte hukuki meşruiyet de gereklidir. Tercihin ise meşruiyet şartı yoktur. Yani tercihler yanlış olabilir, çirkin olabilir, haksız olabilir, bilinçsiz olabilir ve tercih gayri meşru da olabilir. Bizi konuyu işlemeye zorlayan sebep tercihlerin “hak” zannedilmesidir.
Bireyi tüketici olarak gören ‘kapitalist ahlaksızlık’, ürettiği her şeyi tükettirmek,
tüketilen her şeyi üretmek üzerine kurduğu sömürü düzenini sürdürebilmek için bireyselliği kutsuyor!
Ahlak değerleri, üretimi ve tüketimi sorgulayan, yargılayan bir engel olarak görüyor.
İşte bu engeli aşıp sömürü düzenini sürdürebilmek için ahlaki değerlere karşı “bireysel özgürlük” pompalıyor.
Kapitalist ahlaksızlık aslında tutsak ediyor bireyin özgürlüğünü. Her şeyi yiyebilirsin, her şeyi içebilirsin, her şeyi giyebilirsin, her şeyi yapabilirsin, ihtiyaç duyduğun her şeyi ben üretirim,
sen iste ben üreteyim, ben üreteyim sen tüket!
Daha sonra bireyin ne isteyeceğine de kendi karar veriyor. Ayıp mı dediniz?
Bireysel özgürlük! Günah mı dediniz? Bireysel özgürlük!.. Bu girdaba girmişseniz neyin tutsağı olduğunuzu bile anlayamazsınız.
Özgürlük egemenliktir. Egemen olmak kontrolün sizde olması demektir. İradeniz yoksa kontrol edemezsiniz. Müdahale edemiyorsanız sınırlayamazsınız. Frene basamıyorsanız durduramazsınız. Zıvanadan çıkmışsanız ve özgür olduğunuzu zannediyorsanız neyin tutsağı olduğunuzu anlayamazsınız…
Kapitalist ahlaksızlık tutsaklarına her türlü hizmeti sunuyor! Toplu hipnoz yöntemleri var!
Araçları gereçleri var! Önce ilgilendiriyor, sonra bilgilendiriyor, sonra tattırıyor, sonra bağımlılık…Ne kadar bağımlı iseniz o kadar özgür hissediyorsunuz, ama bağımlısınız!
Neyin tutsağı olduğunuzu anlayabiliyor musunuz? Kapitalist ahlaksızlık, sömürü düzenine karşı çıkmayacak “din” de pazarlıyor tutsaklarına. İhtiyaç mı duyuyorlar? Kültür de pazarlıyor!
Bu “din”in ibadeti üretmek ve tüketmek, tutsaklar sürekli âyinde.
Bu “din”in tanrısı “özgür birey”; canın çekiyorsa yapabilirsin, her şey mubah!
İnsanlığın tarih boyunca biriktirdiği bütün değerleri tüketiyor, çağın firavunları. Hepimizin ortak olduğu değerleri tüketiyorlar. Tarihi, kültürel mirasları, ahlaki değerleri tüketiyorlar. Doğa’yı,çevreyi tüketiyorlar. İnsana ve hayata ait ne kadar zenginlik varsa hepsiyle birlikte
insanı tüketiyorlar! Tükenmiş, tutsak olmuş “özgür birey!” televizyondaki moda programlarını takip ediyor.
Çağın firavunlarının emrettiğini giyecek ya! Öyle titizleniyor ki, öyle dikkat ediyor ki bir santim uzun olmayacak, emredilen kumaştan olacak, emredilen rengin bir ton açığı ya da koyusu olmayacak!
Öyle dertleniyor ki; deseni, kesimi, dikimi çağın firavunları nasıl emretmişse öyle olacak! Bir yıl önce yalvarsan giymeyeceği yırtık pantolonları tomarla para verip alıyor. Yama derlerse yamıyor! Yırt derlerse yırtıyor! Maymuna çevirseler öyle bağlılıkla, öyle sadakatle itaat ediyor ki…
Hani senin kişiliğin vardı? Kişisel tercih diyordun? Maymuna çeviriyorlar, “ibadet” şuuru ile itaat ediyorsun… Hani senin bireyliğin, nerede senin özgürlüğün?..
Ahlak deyince; özgürlük, kişisel tercih diye zıplayanlar, çağın firavunları emredince nasıl itaat ediyorlar. Sıkı sıkı da tembihlenmişler sanki.
“Bir şey diyen olursa, kişisel tercihim dersiniz, bireysel özgürlüğünüzü savunursunuz!”
Tutsaklar da “Baş üstüne!” diyorlar, akılları sıra bizi kafalıyacaklar: “Tercihlerimize saygı gösterin!”
Göstermez miyiz?!
İsimler, markalar, semboller, kavramlar, efendisine yaltaklanan sömürge ülkeleri gibi yabancılaşmış, başkalaşmış. Kültür melezi gençler, “hey, hay, uuu, okey, eee, hıı hııı!” diye sesler çıkarıyor. Konuşuyorum diye hırıldıyor. Yüz elli bin “kelime”lik hazineye sahip bir dil,
beş yüz “sözcük”le boğulmuş! Nedir bu hal, konuşup tartışalım diyorsunuz; tercih deniyor, saygı isteniyor. Bu milletin coşkularını, kederlerini, heyecanlarını, hüzünlerini, bayramlarını, düğünlerini, acılarını anlatan, yüreklerini yakıp söylediği türkülerle diskoteklerde tepinenlere “bir dakika, ne oluyor? ” diyorsunuz, “karışma, tercih!” deniyor.
Alkolü, uyuşturucuyu normalleştiriyorlar; kumarı meşrulaştırıyorlar; fuhuşu, yasallaştırıyorlar.
Bir şey söylemek istiyorsunuz, daha ağzınızı açmadan koro halinde “bireysel özgürlük, kişisel tercih”!
Keşke gerçekten kişisel tercih yapabilecek kişiliğiniz olsa! Keşke sahip olduğunuz değerleriniz olsa!
Keşke o değerlerle hayatı anlamlandırabilseniz! Savunurdunuz, tartışmaktan korkmazdınız, eksiğiniz olabilir tamamlardınız, yanlışınız olabilir düzeltirdiniz. Öyle olsaydı da hatalarınız, kusurlarınız olsaydı, zaaflarınız olsaydı, her insanın, hepimizin olabileceği gibi…
Tercihler salt tercih olduğu için hak olmaz, kutsanmaz; konuşulur da, tartışılır da.
İnsan bütün ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz, bu yaratılışına uygun değildir, mümkün de değildir. Dolayısı ile birlikte yaşamak zorunda olan sosyal bir varlıktır insan.
Fertler birbirleriyle ilişkilerini dini, ahlaki, hukuki, iktisadi, siyasi değerler üzerinden kurar,
bu şekilde toplum olur ve sosyalleşir. Birlikte yaşamın kuralları vardır. Bireysel özgürlükler toplumsal bütünlüğe zarar veremez. Topluma zarar verecek veya zarar vermesi muhtemel bir davranışınızı bireysel özgürlük olarak tanımlayamazsınız.
Nasıl ki toplumsal yararlar bahane edilerek bireysel özgürlükler feda edilemezse,bireysel özgürlük bahanesiyle de toplumsal yararlar göz ardı edilemez.
Tercih yapabilmek, seçmek izne bağlı değildir. Herkes sonuçlarına razı olarak dilediğini tercih eder.
Ancak tercihler dokunulmazlığı olan, sorgulanamaz kazanımlar değildir.
Tercih “hak” değildir çünkü meşruiyet şartı yoktur. Tercihlerimiz iyi, güzel, doğru da olabilir; kötü, çirkin, yanlış da olabilir. Tanımında tartışma vardır; tartışmamak eşyanın tabiatına aykırıdır.

2006/11 |