Mahcur ile Vasi - Halk ile Yöneten! / Sadettin KOŞAR

Vasi, mahcuru koruyan; onun adına varlıklarını yöneten!
Mahcur da çocuk, akil olmayan; hem kendisi hem varlıkları yönetilen!
Karar yargıda alınıyor.
Çocuk büyütülmez, aklı kullandırılmazsa; o hep vasi, bu da hep mahcur!
Türk halkı mahcur mu?
Bu kararı kim aldı?
Niye kendi malının tasarruf hakkını kullanamıyor?

Sorunun yanıtı, “bizi kim yönetiyor?” sorusunun içinde galiba!
Lafı dolandırmadan bu soruyu kendime sorunca özetlenmiş yanıt: “12 Eylül paşalarının tayin ettikleri elbet!” şeklindedir.

Demek ki vasi ve kararı alan belli!
O vakit, yetkinin kaynağını sormak gerekecek!

Yetkinin kaynağı; uygarlıktan nasiplenenler için kitap, gelişmekte gecikenler için de güçtür!
Para gücü, düdüklü güç, tüfekli güç, eril güç, kaba güç…
Güç işte!

Gerçi, daha sonra başka paşalarımız da bize yöneticiler tayin etmeye kalkıştılar ama sonunda bir uzlaşıya vardıkları; 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 sonrası iktidarlarının gradosundan anlaşılmaktadır!
İttifak anlaşması çerçevesinde altına(!) hep aynı oranda bakır(!) karıştırıldığı görülüyor!

Şunca yıl sonrasının iktidarlarına da cunta uzantısı demenin garip göründüğünü biliyorum.

Kafaları, Tuna boylarının ak tolgalı beyinde, Malazgirt’in kuyruğu düğümlü beygirine bindirilmiş ak kaftanlı komutanında takılı kalanlar gibi değil ama bizim de kafamız 12 Eylül’de takılı kaldı!
İstesek de istemesek de o darağaçları, işkencehaneler, hukuksuzluklar, (…) aklımızdan çıkmıyor.

Bir 12 Eylül korkusunu da uygulamasını da nerede ve hangi kılıkta görsem tanırım!

Üstüne Frenk takımı da giydirilse, kırmızı fiyonklu kurdeleler de takılsa fark etmez!
O korkular, uygulamalar sadece ambalajlanmış olur. Ambalajların süsü püsü de içindekinin niteliğini değiştiremez!
Üstelik ambalajda ne kadar uzun süre tutulursa, içindekiler o kadar çok klonlar!

Paketi açınca; apolettir ortaya çıkan!

Şunca yıl sonra, bana kim söyleyecek; hangi siyasal parti liderinin cunta liderinden öğrenilmiş bir uygulama ve yönetme anlayışından farklı davranış sergilediğini?
12 Eylül hukuksuzluğunda üretilmiş meri kanunların eteğine sığınmaktan rahatsız bir siyasal partimiz var mı?
Genel başkan olunca cunta lideri gibi davranmayan var mı?
Kurucu meclise üye seçer gibi; milletvekilliğinden belediye encümen üyeliğine kadar aday belirleme yetkisinin genel merkezler ve dolayısıyla genel başkanlar yetkisinde olmasına, yaltaklanma kapılarının ardına dek açık tutulmasına ne demeli?

Beklemediğimiz bir ihtimal değildi ama 12 Eylül’le başımıza gelenleri ilk etapta tam da anlayamamıştık.

Darbelerin ilkin toplumsal refleksi vurduğunu, toplum belleğine kalıcı korkular musallat ettiğini kavramamız daha sonralarıdır.

“Bir faşist dikta işte! Mücadeleyi yükseltir üstesinden geliriz nihayetinde!” diyorduk. Hatta içimizde bunun ‘bir fırsat olabilirliğini’ düşünenlerimiz de yok değildi. İşçi sınıfının öncülerini savaşa tutuşturup, çekimser duran kesimleri zaman içinde mücadeleye katabileceğimizi hesaplayan ve dillendirenler de!

Hepimiz öğrenmiştik; bu yola çıkanlar, her zaman ısınma olanağı bulamayacağını bildiklerinden üşümezlerdi! Ekmek bulamayabilecekleri için acıkmazlar, dinlenmeye vakti olmadığından da yorulmazlardı!

Yurt için sevdalarını haykırırlar da sevgililerine sevdalarını usulca ve gizliden söylerlerdi!
Vurulunca “ah!” demezlerdi!
Çoğu kez yalnız çalışırlar, ama hiç yalnız değillerdi! Yâri, yareni, ekmeğinin katığı, yarasının merhemi, sargı bezi; ‘inançları’ hep yanlarındaydı!

Onlar çok mu saftı? Yoksa bu günküler mi çok kurnazlar?

Aslında, dünde yaşayanlardan da anılarıyla rakı masalarını teslim alan siyasal meddahlardan da hiç hoşlanmam. Ha bir de bedel ödeme iddiasıyla bir şeyler hak ettiğini, halkın kendilerine bir makam, orun borçlu olduğunu düşünenlerden!
Yarın yapılacak işlere ilişkin tasarımları konuşmak daha bir ilgimi çeker.

Geniş sayılabilecek bir kitaplığımız var. 12 Eylülcülerin dağıtıp el koyduklarının bir kısmını daha sonra alabilsek de önemli bir bölüm fotoğraf, yazı, dergi ve kitaplarımız gitti. Bazılarının kapağı yok. Hoyrat bir el, üstüne dosya ve emanet numaralarını yazmış. Çok çirkin diye ben yırttım.
Düzenlemeyi çocuklarımızın boy atması (büyüme) esasına göre yaptık. En son kapaklı raflarda kendi arşivimiz var. Çocuklarım, yeğenlerim oraları karıştırmayı pek severler. Boyu, yaşı tutanlar bu arşivi de karıştırabilirler! Gazete kupürleri, dergiler, fotoğraflar, mahkeme ilamları, incik boncuk gibi malzemelerin yazılanlardan ve görünenden farklı birer öyküsünün olduğunu bilirler. En çok da hukukçu olan küçük kızım onları yazmam gerektiğini, baskıya varan bir ısrarla vurgular.

Yaşanmışlıklardan iz bırakarak unutulanların sonradan hatırlanmasına anı deniyordu değil mi?
Bizim kuşağa hiç unutturmadılar ki, sonradan hatırlayıp, yazacak kadar anımız olsun!

“1977, 28 Nisan’ında Sümerbank’tan 42, 43 numara üç çift Beykoz üretimi postal tipi fotini niye aldığınız, 1980, 23 Eylül’ünde sorulursa!” nasıl unutacaksınız?
“Ne örgütü komutanım? Müdür tek Sümerbank formu imzaladı, üçümüz birer tane aldık ama senet tek, damga vergisinden kar edelim demiştik!” gibi bir basit anlatımı siz kime yutturuyorsunuz?
İşte o vakit arşivinize, o fotinin bağcıkları da girer!

Asıl, ihanetlerin unutulmaması gerekiyor tekrarlanmasın diye!

Hızını alamayan 12 Eylül cuntası, ayaktakiler dışında potansiyel kesimlere de korku salmayı sürdürüyordu. Toparlanmalara fırsat vermeyecek vuruşlar yapıyor, bunların kalıcı korkular olarak kopyalanması için ne varsa esirgemiyordu.
Mühendislik hesaplarının iyi yapıldığı besbelliydi!
Delici dürtücü, patlayıcı paralayıcılar, kitaplar eşliğinde sergileniyor, çok sayıda yasak yayın(!) ele geçirildiği, kadın giysileri içinde elebaşlarının yakalandığı haberleri şırıngalanıyor, halkımızın nasıl kurtarıldığı(!) döne döne bir güzel anlatılıyordu.

İlk başlarda, darbe hazırlığında yardımlarına karşılık tosuncuklara ilişkin görüntü ve haberler değil ama sıkça yeşil bayraklı şeriatçılara da yer veriliyordu. Maraş, Yozgat, Çorum, Çankırı görüntüleri, sonradan Konya ve İstanbul görüntülerine eşlik etmeye başlamıştı.

Tek unutulmaması gereken bunlar değil tabi!

Bu oldubittiler arasında işçi sınıfının öncülerini kavgaya çağıracak, onları yönlendirip yönetecek kadrolardan haber yoktu.
Ölenlerin gömülmesini güneşe havale edenler de ortalıkta görünmüyorlardı!
Kendi can derdine düşmüş, düşürülmüşlerdi!
Zaten, pek çoğumuz da onları reformist, oportünist ilan etmiş defterden bile sildiklerimiz olmuştu!

Kadro liderliklerin dağınıklığı; bir kısmının Londra, Zürih, Düsseldorf, Brüksel gibi emperyalist merkezlere intikalini, kiminin geçkin yaş gerekçesini, kiminin oralardan hareketi daha rahat idare etme gerekçesini duyuyor, hiç hoşumuza gitmiyordu.
Kimi liderlikler de zaten zahiren buradaydılar, hiç gelmemişlerdi! (SBKP’nin açıklık politikalarını benimseyerek dışarıdaki kardeş partilere, ülkelerine dönme çağrısının ardından -1987’lere rastlar- birleşmiş olarak geldiler.)

Cephe dağınık, alan geniş, liderlikler; kadro ve merkez çoklu bir yapı sergiliyordu.

Boykotlar, grevler, gösterilerde resmi kolluk kuvvetleriyle yetinmeyen egemenler, yetiştirip silahlandırdığı kendi paramiliter güçlerini kullanmaktan çekinmiyorlardı. Kanlı eylemlerin failleri ya hiç yakalanmıyor, ya da salıveriliyorlardı!
Komünizm mücadelecilerine(!) her kümelenmiş insan grubundan kurbanlar veriyor; aydın, işçi, öğrenci, sendikacı, partili partisiz kadrolarımızı kahpe ölümlere kaptırıyorduk!

1977’den başlayarak üç vilayetimizde mezhep, birinde kitle kıyımı denemeleri; darbecilerin gerekçe hazırlığında ölçü tanımazlığını ortaya koyuyordu. Tosuncuklar, bu alanlara kaydırılmıştı!
Kullandıkları silahlar orduyla, polisinkiyle aynı menşeli, yetiştirildikleri kamplar devlet mahreçliydi.
İaşe ibate ve donatım masraflarının finans çevrelerince karşılandığı ayan-beyan ortadaydı. Ama ağızlarındaki milliyetçilik memesi dolayısıyla bunları halka anlatmakta zorlanıyorduk. Bu arada Milliyetçi Cephe hükümetlerinin kamuflaj ve perdeleme işlerini başarıyla yaptığını, onca kanıta karşın Hükümetin Başı’na “milliyetçiler cinayet işliyor!” dedirtemediğimizi de anmak gerek!

Tek kanallı TRT televizyonu ve radyosundan tek yanlı sunuşlar, mahallelere kadar sokulup komşusuna kadar uzanmış kanlı eller, çoğumuzun annelerini “sütünü helal etmeme” öğüdüne sarılttırmıştı. Her anne, çocuğunun okuduğu gazete, dergi ve kitabı kontrol ediyor, hatta elinden alıp yakıyor, okul ve iş dönüşlerini pencere önlerinde bekliyordu!

Halk cephesinde beklenen muştulu haber, bu korkuların beslenmesine bağlıydı ve hesaplar da tutmuştu!

24 Ocak kararlarına değinmeden olmayacağı için biraz açıktan dolanmak gerekiyor. 1979’a gelinceye dek Dünya bankası’nın hazırladığı ekonomik raporu hiçbir hükümet uygulamaya koyamamıştı.
AB, ABD ve yerli sermaye ittifak hükümetlerinin -kendilerini sağ ya da solda tanımlıyor olmalarına bakmadan- yıkılmalarını; biz de istiyorduk, tam sayfa ilanlar veren TÜSİAD da!
Egemenler arası tepişme rollerin yeniden dağıtımını yansıtırken, biz gelir dağılımı üstüne talep yükseltiyorduk!

Yerine ne hazırladığımızı söyleyemesek de, yön tayininde sıkıntılarımız olduğunu itiraf edemesek de her türden burjuva hükümeti yıkılmalıydı!
O hükümet de kendi solundakileri kanun dışı görünüme itmiş olmayı başarı(!) hanesine yazarak gidiyordu işte!
Hesaba göre, ne olursa olsun artık sol deyince akla CHP gelecekti!

İkinci MC karabasan gibi abanıyordu üstümüze! Müsteşar sıfatlı bir işgüder, (geleceğin başbakanı ve cumhurbaşkanı) finans kapitalin merkezlerini birer birer dolaşarak gerekli koordinasyonu sağlıyordu.

1922 ve 1933 görüşmelerinde aldatıldığını ileri süren AB bileşeni ülkeler, yurt dışı edilen ve son taksiti 1954’de ödenen Düyun-u Umumiye’yi doğuran ayrıcalıkların peşinde, ABD ise bu pazarı böldürmemenin, yeşil kuşağı deldirmemenin!
Hıyar gösterene bir avuç tuzla seğirtme alışkanlığındaki sermaye çevrelerimiz, tarihe not düşme adına oynuyor ve daimi kanka İngiltere’yi araya sokmayı başarıyordu!
Ekonomi ayağı da tamamlanınca ihtilale beklenen onama verilmiş oluyordu!
Ve elbette, MESS başkanlığı da yapan koordinasyoncu Müsteşar bunu biliyordu!

Cunta’nın ilk işlerinden biri 1978’de hazırlanan raporun kabulü oluyordu.
Grevler, toplu sözleşmeler yasaklanıyor, sendikalar, siyasal partiler dağıtılıyor, ücretler donduruluyordu.
Bu, IMF’nin Ankara’ya demir atması, AB’ci hesaplarının Gümrük Birliği’ne baliğ olması demekti. Devletçiliğin, kamu yararı esaslı kalkınmacılığın terk edilmesi, çok uluslu sermaye ilişkilerinin başa konması, ‘Niyet Mektubu’ da denen teslim olma taahhütnamelerinin her iktidarca imzalanması da demekti!
Bunlar ise 12 Eylül mühendislik hesaplarının ekonomi sürümü oluyordu…

Her kesimden aklına anahtar uydurulacak birilerini bulan finans kapital, bir kere daha oyununu başarıyla sergiliyordu. Küçük burjuvalara kendi iktidarının parlamenter perdelemesini yaptırırken, rolüne fazla ısındıklarını görerek işi bir askeri cuntaya havale edivermişti.
Ordu üst kademelerindeki kurmay heyetini de emir komuta zinciri içinde kullanmış, ama iktidarı beş kişilik cunta ile sınırlayıvermişti. Tıpkı darbe hazırlık safhasında kullanılıp hızla tasfiye edilen silahlı ve yarı sivil tosuncuklar çetesi gibi!

Asıl iş; faşist cuntanın, sivil uzantı görüntüsüne heveslenerek tosuncuklarını kanlı işlerde kullandıran Başbuğ’u, günler sonra yakalayıp bizlerle aynı koğuşlara kapatınca anlaşılıyordu: Demek ki faşist cunta iktidarı kucakladığında, sivil taşeronlara ihtiyaç kalmıyordu!

Böylece, hem vefa denen ayak bağından kurtulunuyor, hem de ödüllendirilecek kesimler azaltılıyordu!

Cunta kendini vasi tayin ederek demokratik(!) yaşama dönüşü kararlaştırdığında; emek cephesi zerreciklere ayrıştırılmış, “asmayıp da besleyelim mi?” denilerek darağaçları, işkencehaneler harıl harıl çalıştırılmış, tüm öncü kadrolar eritilmişti.

Bu geçişte değişen bir şey yoktu aslında: Cunta kendini sağlama aldıktan sonra vasiliği, asker-polis devleti uygulamasına bırakıyordu.
Başka bir ifadeyle; eli kolu kösteğe vurulmuş emek cephesine faşist cunta saldırıları yerini, sermayenin parlamenter düzeninde faşizan saldırılara!
Cuntanın kendisi ise arada bir ayar yaptıracak mesafeye çekiliyor ama hiçbir yerlere gitmiyordu!

Bu gün hala vasi tayininde hüküm verendir! Açık, örtülü, ince, kalın ayarlar yaptırmaktadır!

Çok uluslu sermaye ilişkilerinin kucağına oturttukları ülkede, küreselciler de yalakaları da hala bir baharı yaşamaktadırlar!

Çünkü 12 Eylül’le kurdukları düzen ve tayin ettikleri ardıl iktidarlar sayesinde; devrimci bir işçi hareketi tarafından tehdit edilmiyorlar…
13 Eylül 2006