Muazzez İlmiye Çığ’ın Yargılanması \ Safa KAÇMAZ

Gazete haberlerinden öğrendiğime göre, Sayın Muazzez İlmiye Çığ ve kitabının yayıncısı hakkında bir dava açılmış…Sayın Çığ, eski Mezopotamya toplumlarının, özel olarak “Sümer” adı verilen ve bütün insanlık tarihinde büyük yeri olan bir toplumun tanınması yolundaki çabalarıyla çok değerli bir bilim insanıdır. Çalışmalarını ve konuyla ilgili düşüncelerini yayınlamış olması, düşünce dünyamız için bir kayıp değil, kazançtır. Binlerce okur, onun çalışmalarından yararlanmış, bilgilerini geliştirmiştir.

Doğal olarak, Sayın Çığ’ın, yaptığı çalışmalarda varmış olduğu sonuçlara, yargılara, bütünüyle doğru imiş gibi yaklaşamayız. Eski toplumun değerlendirilmesine ilişkin konularda, eserlerinde ciddi yanılgılar, eksiklikler de bulunmaktadır. Buna karşılık o,bu alanda çalışan bir dizi uzmanın yapmadığı bir şeyi, geçmişle günümüz toplumları arasında var olan bağları kurmaya, bunlari göstermeye çabalamıştır. Koca bir ömre sığdırmaya çalıştığı bu çabaları her zaman takdirle anılacaktır.

Ben, Sayın Çığ’ın, eski toplumda “baş örtmek” ve kutsal genel fahişelik ile günümüzdeki İslam’ın turbanı arasında kurmuş olduğu çıkarsamalar veya paralelliklerin bir bölümüne katılmıyorum.

Her şeyden önce, bu noktada, Sümer adı verilenler ile Asurluların uygulaması arasında temel bir fark bulunmaktadır. Sümer adı verilenlerde ve onlara bağlanan dini eğilimlerde, kadın dini görevlilerin bas örtmesi ve özel giysi türleri bulunuyordu. Dinsel görevli kadınların baş örtme ve özel giysi gelenekleri, erken dönemin kutsal fahişelik dönemlerine değin uzanmaktadır. Bu durumda demek ki bu toplumlarda, ayni zamanda tapınak fahişeliği de yapan kadınlar dışındakiler için, özel bir bas örtme geleneği bulunmuyor olmalıydı ki, dinsel görevli olmayan Musevi veya Hıristiyan kadınların veya evlenmemiş kızların baslarını örtmeyen bir geleneğe dayanmaları bu nokta ile ilişkili olmalıdır.

Buna karşılık, çeşitli yanlarını incelediğimiz Asur yasalarında, yukarıdakinin tam tersi olan bir kural bulunuyordu: Fahişe basını örtemezdi, kutsal fahişenin başı mutlaka açık olmalıydı. Asur yasaları,-2. binli yıllardan itibaren, kutsal fahişe olmayan kadınlarını ve genç kızlarını örtünmeye zorlamaktadır. Örtünme, bu toplumda fahişe olan kadınla fahişe olmayan kadının bir tanınma biçimi olarak daha kati kurallar temelinde kullanılmaya başlanmaktadır.

Kadınların örtünmesiyle ilgili olarak Muhammed’in devralıp sürdürdüğü gelenek iste bu Asur geleneğidir. Kuran’da, kadinin “ayağını yere vurmaması” gibi kurallarla desteklenerek yaygınlaştırılan örtünme geleneği, demek ki, Muhammed’den bin, binbesyüz yıl daha eski bir geleneğin devamıydı.

Hiçbir eski toplumsal kurum veya gelenek, sonraki dönemde, başlangıçtaki anlamları sürdürecek diye bir kural yok. Hatta tam tersine. Bütün eski kurumlar, bozularak, anlam kaybı ve kazanması sureci geçirerek günümüze ulaşırlar. Böyle bir durumda sayın M. İlmiye Çığ’ın “camilerde kutsal kadınlık yapılması”na yönelik vargıları, çok aşırı zorlamalar içermektedir.

Türkiye’de laik kesimlerde, bunların aydın bölümünde, dine karşı mücadeleyi İslam’a karşı mücadele olarak; İslam’a karşı mücadeleyi ise gerekmeyen bir zeminde sürdürmek gibi bir gelenek bulunuyor. Sayın Çığ’ın sözlerinde de bu özelliği görüyoruz. Oysa dine karşı mücadele sadece ‘İslam’la cebelleşme’ olmadığı gibi, yaratıcı tanrı fikri yanlışına karşı, sansasyonel ve provokatif olmayan, eğitici; kısa sureli ‘üstün gelme’ hedefleriyle yaralanmamış, bilimsel zeminden ayrılmamaya özen gösteren sabırlı bir çalışma olarak ele alınmalıdır.

Konumuza bu bakımlardan yaklaştığımızda, Sayın Çığ’la aramda büyük yöntem ve içeriksel farklar bulunmaktadır. Bununla birlikte, düşünce açıklamaktan başka bir şey olmayan bir kitap nedeniyle onun yargılanmasına tam bir kesinlikle karşıyım. Bu Türkiye’deki adalet ayıplarından bir yenisi olacaktır.

Konuya, hiçbir şekilde onun “92 yaşında” olup olmaması bakımından yaklaşamayız. Radikal’de yazan T.Alkan, Sayın M.İ. Çığ’ın yargılanmasına karşı çıkmak gibi güzel bir tutum almakla birlikte, sorunu ‘yaş’lılık, ‘Sümerler üzerine söylenmiş sözler’ gibi alanlara çekerek faydacı, geçiştirici bir tutum ortaya koyuyor. Bu doru değildir.

Sayın Çığ’ın yargılanması, düşüncenin açıklanmasına yöneliktir. Onun açıklamalarının, şimdiki yasaların bazılarına göre belki ’suç’ oluşturduğu varsayılıyor. Düşüncenin açıklanması, sadece ‘doğru’,'yararlı’ olduğu varsayılan türdeki düşüncelerle ilgili olamaz! Tam tersine. Düşünce hürriyeti,’yanlış’,'hatalı’ olduğu varsayılan düşüncelerin açıklanma hakkını güvence altına almak demektir.

Sayın Çığ’ın, düşüncesi nedeniyle yargılanması yeni bir adalet ayıbıdır.

Bu ayıplardan kurtulalım artık!