Nadas / Gülay IŞIK

Gülşah Tekcan'ın objektifinden  “Benim çocukluğum kadınlar tuvaletinde geçti” , diyorsun yanında oturan gence dönüp. Sözlerin aranızdaki bir kol mesafesi boşluğu dolduruyor. Yanındaki önce yüzüne şaşkın şaşkın bakarak bu sözlerin kendine söylenip söylenmediğini kontrol ediyor. Gözlerini onunkilere öyle dikmişsin ki istemeyerek de olsa uzattığın sözcükleri alıyor. Aslında hiç sevmezsin otobüs yolculuğunda konuşanları. Hele yolcukta tanışıp saatlerce muhabbet eden insanların o kadar konuşacak şeyi nerden bulduğuna şaşırırsın hep. Yeni tanıdıkları birine kendini bu kadar açan insanları ayıplarsın. İçten içe o insanlar gibi sıcakkanlı ve dışa dönük olmadığın için kıskandın onları hep. Bunu bilip de kendine itiraf etmekten kaçındın ve bu ikiyüzlülüğün kızdırdı seni. Bu sefer iki saat bekleyip cesaretini topladın. Bunun zor bir tarafı yok. Belki çok biriktirdin. Artık sözcüklerini koyacak yer bulamıyorsun ve bu yüzden bir kısmını bir yabancıya armağan etmek istiyorsun. Bir yabancıyla konuşmak senin için güvenli çünkü.Geçmişini bilmez, geleceğinde de olmayacağı için seni yargılamaz. Yanındaki genç yirmi yaşlarında ve tıraşlı başından, onu uğurlayan kalabalıktan, babasının gururlu yüzünden, eli öpülen ananın gözyaşlarından asker olduğu çıkarımına vardın. Keskin bir zekânın göstergesi, gündüz feneri gibi ışıldayan kahverengi gözleri var. Pırlanta gibi derler ya, işte öyle bir genç. Ama henüz yitirmediğinden bilmiyor bunu, tüm yaşıtları gibi. Çocuk söylediğine ne cevap vermesi gerektiğini düşünüyor. Dahası cevap vermesi gerekiyor mu? Yardım ediyorsun.
“Annem tuvalet temizleyicisiydi. Tabii bizim zamanımızda bakım evleri yok. Bu yüzden her gün beni de götürürdü işe. Her gün köyden kasabaya gelirdik otobüsle, bazen yürüyerek.”
Çocuğun kaşları kalkmış, ama ilgiden değil şaşkınlıktan olduğunu biliyorsun. Bu kadar absürt bir konuyu pat diye burnuna dayamanı anlamıyor.“Kadınlar tuvaleti deyip geçme. Kadınlar tuvaleti bir erkeğe çok şey öğretir.”

Evet, annenin her gün tuz ruhuyla taşlarını fırçalayıp da bir türlü ağartamadığı tuvalet senin ilk okulundu. Başka okulun da olmadı zaten. Okumayı kapı arkalarındaki yazılardan öğrendin. “Seni o orospuya yar etmem!” “Bunu yazan tosun, okuyana …!” Kadın denen mahlûkun anatomisini orada öğrendin. İnce çoraplı uzun bacaklar, kırmızı ruj, çimdiklenen yanaklar, göz yaşları, itiraflar, aynı erkeğe aşık kadınların erkeği uğruna düelloları, yolunan saçlar, kavgalar, morluklar, yalvarışlar, lavaboya tükürülen kanlar, başını okşayan beyaz sabun kokulu eller gördün. Ama karşındaki genç tüm bunları bilmiyor. Belki bilmek istemiyor. Sözlerini anlamlandıramamasına rağmen anlar gibi başını sallamakla yetiniyor. Hayır, o hiç kadınlar tuvaletine girmedi. Belki ara sıra istediği oldu ama onunki daha çok fantezi. Konuyu değiştirmeye karar veriyorsun.

“Nereye çıktı askerliğin?”

Söylediği isim tüylerini diken diken ediyor. İçin çürümeye yüz tutmuş meyve gibi büzülüyor. Arka koltuktaki çocuk ağlamaya başlıyor. Koskoca anasının susturmak için yaptığı şebeklikler para etmiyor. Kadın utancından renk atıyor. Neden utandığını anlamıyorsun. Çocuk bu, ağlar. Ama birazdan sen de sinirlenmeye başlıyorsun. Velet susmak bilmiyor. Çığlıklarının perdesi kademesizce inip çıkıyor. “Sustursa ya şunu!” diyorsun içinden. Ama sadece içinden çünkü bu kadar doğal bir şeye sert tepki vermek ayıp geliyor. Belki otobüsteki herkes de seninle aynı fikirde oldukları için ses çıkarmıyor. “Ne var da ağlıyor şimdi bu?” Çocuğun çığlıkları bamtelinin üstünde sek sek oynuyor. Bir an çocuğu öldürmeyi istiyorsun aklının ücra bir köşesinde. Düşündüğün şey yüzünden dehşete kapılıyorsun. Bir çocuk öldürmek! Sen bir canisin! Hayır, hayır! Sadece…

Çocuğun ağzından çıkan sözcüğü düşünüyorsun tekrar. O sözcük havaya yükseliyor usul usul, sessiz bir yağmur olup yağıyor ellerine. Sustuğunu görünce genç tekrar alnını cama dayıyor. Kim bilir hangi zeytin karası gözlerin tuzuna banıyor ekmeğini. İçin sarsılıyor. Hayır, otobüsün döndüğü keskin virajlardan değil. Geçtiğiniz çorak topraklardan hiç değil. Tam on yedi sene oldu. Sen bedelini ödedin. Ama işte Tanrı’nın cezası geçmişin peşini bırakmıyor. Bir hataydı. Bir aldanış. Sen cezanı çektin. On yedi sene boyunca özgürlüğünü çeviren dört duvarı taşı taşına ezberledin. O ağaçsız, güneşsiz ve yıldızsız, ot bile bitmeyen avlunun enine boyuna kaç adım ettiğini senden iyi kimse bilemez. Ve kimse bilemez o avlunun kaç pişmanlık, kaç özlem ve kaç yalnızlık ettiğini senin kadar. Başını vurduğun kirden sararmış yastıklarda gözünü kırpmadan seni on yedi çarpı üç yüz altmış beş güne mahkûm eden yargıçtan daha acımasızdın kendine. Gün ışığının doğmamaya direttiği her gece bir sandalyeye oturttun kendini, bir taburenin üstüne çıktın ve pişmanlık şırıngaları bastın damarına. O soğuk taş duvarlar arasında ciğerlerinin çürüdüğü kadar yüreğin de çürüdü.

Boğazına yapışan bu kuru öksürük ve sol yanında önüne gelen her şeyi içine çeken kara delik yadigârı kaldı. Ama yine de ödeşememiştin demek ki Tanrı seni bir zamanlar onlarcası ile çarpıştığın, yüzlerine namlu doğrulttuğun gençlerle aynı dağda vatani görevini yapacak bir gençle yan yana getirdi. Bu vicdan muhasebesinin biteceğine inandırmıştın kendini. Kahretsin, sen ödemiştin bedelini! Peki ya neden… ?

Az önceki neşenden eser kalmadı. Başını cama dayayan gence bakmaya bile cesaret edemiyorsun. Sanki göz göze gelirseniz anlayacak her şeyi. Geçmişin cilt tutmayan bir kitap gibi sayfa sayfa dağılacak bakışlarında. Kar maskesini yakalı çok oldu, yüzünün ele verdiklerini saklayamazsın. Her sabah aynada gördüğün geçmiş yakanı bırakmıyor. Ne kadar yıkarsan yıka ellerini, kirliliğini atamıyorsun. Tıpkı sağ yanağındaki saçma izinden kutulamadığın gibi. Ne kadar yıkasan da yüzünden silinmeyen bir tokat! Tanrı’nın adaletini gün be gün hatırlattığı bir işaret. Ceza evinin ilk kez yüzüne değil de sırtına kapanan o kurşun rengi demir kapısı geliyor gözünün önüne. O kapının önünde söz vermiştin kendine, her şeyi ve herkesi geride bırakacaktın. Köyüne dönemezdin. Hem bir bekleyenin de var mıydı bakalım? Anacığının kahrından öldüğü haberi mahkumiyetinin ikinci senesinde gelmişti. Peki, ak güvercinin, sevdiğin, canın, canından öte elin ayağın? Ah, o da sadece birkaç mektup bağışlamıştı umudunu! O diyememişti ama mektubunun kesilmesinden anlamıştın başka birine verdiklerini. Bu yüzden bulabildiğin ilk otobüse atlayıp seni buralardan götürmesini fısıldayacaktın ona. Güneşin altında herhangi bir yer olabilirdi. Belki koğuş duvarında asılı resimdeki şelalenin serin huzuruna.

Ellerin başının üstünde kendi ayaklarınla kapısına kadar geldiğin o karakol avlusundaki kandilli gece bugün gibi hatırında. On yedi yıl kendine “ne uğruna?” diye sordun. Cevaplar soru kadar acımasızdı. Her gece yatağında bir o yana bir bu yana dönerken kirli tavana yıldızlar çizmiştin. Çiçekli bir bahçe, güller, kan kırmızısı… Kan! Çığlıklar, haykırışlar, yalvarışlar. Uykuya daldığın o kısacık zamanlarda gördüğün tek rüya. Bitmeyen bir kabus. Ama sen hep bir kurban olarak görmüştün kendini. Kapınıza dayanan adamların tüfekleri kocamandı, sen şu yanındaki genç kadar bile yoktun seni alıp dağa götürdüklerinde. Son gece önünde diz çöken gencin bakışları olmasaydı kendini kurban saymaya da devam edecektin. O gözlerde korkuyu gördün, o korkunun içinde kendini. Namlunun ucuyla tetik arasındaki o kısacık mesafede bir hayat asılıydı. Korktun, hem de namlunun ucundakinden daha fazla titredin. Tetiğe dokunan parmağın bir kalkıp bir iniyordu. İlk değildi senin için, son olacağını bilmiyordun. Daha önce hiçbiri gözlerine bakmamıştı bunca ısrarlı, bunca orman yeşili, bunca nefret eder, bunca bağışlar. “Git” demiştin ilk kez. “Kaç git diğerleri yetişmeden.” Kaçmıştı, diğerleri de yetişmişti ne yazık.

Seni bozkırın kucağında taşıyan dört tekere yüklediğin umut sanki bir önceki durakta iniverdi yanlışlıkla. Bir başınasın, bir sayısının ifade edebileceği tüm yalnızlıkla. Boğazından bir türlü inmeyen bir sırdüğüme yutkunuyorsun. Dört bir yanındaki çorak toprak seni çağırıyor. Muavine inmek istediğini söylüyorsun. Seni uyarıyor. “Beyim burası bozkırın ortası. En yakın…” Cümlesini bitirmeden inmek istediğini tekrarlıyorsun. Otobüs yavaşlıyor. Ve gittikçe uzaklaşıyor kızıl gün batımına doğru. Yere çöküp toprağı avuçluyorsun. Parmaklarının arasından akışını izliyorsun. Çantanı açıp yün hırkanın içine sarılmış silahı çıkarıyorsun. Gün batımının cayır cayır yaktığı resme bakıyorsun son kez. “Buralar,” diyorsun, “ufka kadar buğday olsa, güneş rengi.” Ama biliyorsun bozkırda buğday yetişemeyeceğini. İçinde bir şelale kuruyor. Anlıyorsun ki yarın nadasında bozkırın ve hasat vakti günahların.