Nükleer Silahlanma! \ Seha TISOĞLU

Nükleer Silahlanma Tarihi


II. Dünya Savaşının son günlerinde Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombası her ne kadar nihayetlenmek üzere olan savaşın kaderine tesir etmese de Hiroşima ve Nagazaki’yi yerle bir ederek tüm dünyaya uluslararası sistemin hâkimi olacağını belki de olabilecek en insafsız şekliyle gösteriyordu.

Little Boy ve Fat Man (Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombaların kod adları) düştükleri yerlerde yüz binden fazla insanın ölümüne sebebiyet vermiş, Japonya savaştan koşulsuz çekilmişti. İki kutuplu uluslararası sistem içerisinde ABD arkasına nükleer silahlarını alarak daha fazla söz sahibi olduğu bir dünya oluşturmaya çalışacaktı. Nitekim öyle de oldu. Nükleer silahlar diplomasi alanında çok önemli bir caydırıcılığa sahipti. II. Dünya savaşının sonunda dengeler yeniden şekillendirilirken ibre kapitalist sistemden yani ABD’den yanaydı. Potsdam Konferansında (1945) ABD masadan istediğini alan taraftı. Sovyet uydu devletlerinin barış yapılmadığı sürece tanınmayacakları, boğazlarda Sovyet kontrolünün kabul edilemeyeceği, İran’daki Sovyet varlığının derhal çekilmesi gerektiği SSCB ile ilgili alınan kararlardan başlıcalarıydı. Konferansın başlangıç günü olan 17 Temmuz’un ABD’nin New Mexico’da ilk nükleer silah denemesini yaptığı günün ertesi olması da nükleer silahların dış politikadaki etkisini gözler önüne seren bir durumdu. Bu durum iki kutuplu sistemde güç dengesini belirleyen unsurun nükleer silahlar olmasına neden oldu. Truman’ın anılarında aynen şöyle diyordu: “Şimdi artık sadece savaşı kökünden dönüştürmekle kalmayacak, aynı zamanda tarihin ve uygarlığın da seyrini değiştirecek bir silaha sahiptik”.

1945 – 1949 yılları arasında ABD’nin tek taraflı bir nükleer silah üstünlüğü söz konusuydu. Bu durum 1949 yılında SSCB’nin ilk nükleer silah denemesini yapmasıyla değişse de ABD’nin buna yanıtı gecikmedi ve tahrip gücü bakımından daha büyük olan Hidrojen bombasını 1952′de üretti. SSCB 1953 yılında hidrojen bombası üretti ve böylece ABD’nin SSCB karşısında nükleer üstünlüğü sona ermiş oldu.


Nükleer silahanmanın yeni bir boyut kazanmasına neden olan bir diğer olay ise SSCB’nin 1957′de Sputnik uydusunu uzaya yollamasıydı. Sputnik hem uzaya uydu gönderme yarışında başarısız ABD denemelerine karşı bir prestij hem de uzun mesafeli füzelerin varlığının gövde gösterisiydi. Bu durum 1958–1968 yılları arasında iki ülke arasında bir silahlanma yarışına neden oldu. Bu süreç içerisinde arttırılan nükleer silah kapasitesi her iki ülkenin olası bir saldırıya anında cevap verebilmesi imkânını vermiş ve bu durum iki ülke arasında “Dehşet Dengesi”nin oluşmasına sebebiyet vermiştir.

Küba Füze krizinin(1962) taraflara gösterdiği nükleer savaşın ne kadar yakın olduğu gerçeği ve dehşet dengesinin yarattığı denklik ortamı her iki ülkenin nükleer silahlanmanın tehlikelerinin farkına varmasını sağladı. 1972 yılında imzalanan SALT 1 ( Strategic Arms Limitation Talks) ile saldırı amaçlı silahlamayı sınırlandırma amaçlanmış, nükleer silahları kullanımının önüne geçmek ve olası bir istem dışı durumun önüne geçmek planlanmıştır. Antlaşma imzalandığı tarihlerde SSCB’nin 1500′e yakın ICBM’i ( Kıtalararası balistik füze) 400′e yakın ise SLBM’i (denizaltından atılan balistik füze) mevcuttu. ABD’nin ise 1000 civarı ICBM’i ve 600′den fazla SLBM’i vardı.

Oluşan bu yumuşama evresi Sovyetlerin Afganistan’ı işgali, Orta Avrupa’daki sert tutumu ve Vietnam’ın Kamboçya’yı işgali ile sekteye uğradı. SALT 1 antlaşması sırasında görüşmeleri başlayan ve 70′li yıllar içerisinde devam eden mevcut silahları da sınırlandırmayı amaçlayan SALT 2 imzalandıysa da ABD Kongresi tarafından kabul edilmedi.

80′li yıllar uluslararası konjonktürde değişimlerin yaşandığı yıllardı. SSCB, ABD’nin hamlelerine karşı bir hamle yapamamaktaydı. ABD’nin Yıldız Savaşları Projesi olarak adlandırdığı balistik füzelerin uzaya gönderilen bir uydu aracılığıyla lazerle havada imha edilme projesi gibi dengeleri sarsıcı bir projeye karşılık veremeyen SSCB. 70′li yılların sonunda ortaya çıkan Avrupa füzeleri krizinde de geri adım atmak zorunda kalmış ve imzalan INF Antlaşması ( Orta menzilli nükleer güçler) ile füzelerin karşılıklı olarak geri çekilmesini kabul etmiştir. Başlangıçta müzakerelerde talep ettiği Yıldız Savaşları projesinin iptal edilmesi talebini de antlaşmayı kabul ederken geri çekmiştir. 80′li yıllar içerisinde müzakere edilen START 1 ( Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması) da ABD’nin nükleer silahlanmadaki önemli bir zaferiydi. Antlaşma özellikle Sovyetlerin üstün olduğu ICBM’leri kapsamaktaydı. ABD konjonktürel değişimli kendi lehine kullanmayı başarmıştı.

Nükleer Silahların Yayılması

Nükleer silahlar, uluslararası sistemler ister tek kutuplu ister çift kutuplu olsun devletlerin sistemde daha fazla söz sahibi olmaları için önemli birer araçlar. Salt realist yaklaşım içerisinde olaya baktığımızda nükleer silahların yayılması, sisteme egemen güçler tarafından gücün paylaşılması anlamına geleceği için kabul edilemez bir durumdur. Nitekim nükleer silahların yayılmasının engellenmesi fikrinin uygulamaya geçmesinde asıl pay da ABD ile SSCB’ye aittir. 1970 yılında imzalanan antlaşma 1967 yılına kadar nükleer silah geliştirmiş ülkeleri nükleer silah olarak kabul etmekteydi. NPT antlaşmasına göre SSCB, ABD, İngiltere, Fransa ve Çin HC birer nükleer güçtü ve bu teknolojiye ilişkin bilgileri hiçbir ülkeye aktarmayacaklar ve diğer ülkeler nükleer silahlara sahip olmaya çalışmayacaklardı. Antlaşmayı SSCB, ABD ve İngiltere imzalarken Çin ve Fransa da imzaladı. Her iki ülke de atom bombasını imal etmiş ancak hidrojen bombasını üretmemişlerdi. Antlaşmayı imzalamayı Arjantin, Brezilya, G.Afrika, Hindistan, Pakistan, İsrail de kabul etmediler. Arjantin, Brezilya ve G.Afrika ile Fransa ve Çin daha sonraki yıllarda antlaşmayı imzalasalar da Hindistan, Pakistan ve İsrail günümüzde de bu antlaşmaya dahil değillerdir.

Günümüzde nükleer silahlanma dediğimiz zaman ortaya çıkan iki önemli ülke Kuzey Kore ve İran ise bu antlaşmayı imzalamışlardır. İran halen bu antlaşmanın tarafıyken, Kuzey Kore 2003 yılında antlaşmadan çekilmiştir.

Nükleer silahların yayılması tehlikesini tarihte doğuran bir diğer olayda SSCB’nin dağılması olmuştur. SSCB’ye ait binlerce nükleer silah dağılan ülkelerde kalmıştı. Ukrayna, Kazakistan ve Beyaz Rusya’da 4000′e yakın nükleer silah bulunmaktaydı. Bu silahlar Rusya ve ABD arasında imzalanan START 2 antlaşmasının da etkisiyle neredeyse sıfır kayıp sağlanarak toparlandı. Yine de oluşan bu durum nükleer silahların kontrolünün ne kadar önemli olduğunu göstermiş oldu.

Günümüzde Nükleer Silahlanma

Nükleer enerji ile nükleer silah üretimi arasındaki ince çizgi günümüzde nükleer silahlanmanın engellenmesinin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. NPT Antlaşmasında yer alan yakıt olarak uranyum zenginleştirmeye olanak tanınması barışçıl amaçlarla yola çıkan ülkelerin dilediği zaman bunu silahlanma amacıyla da kullanmasına imkân vermekte. Günümüzde İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmalarına karşı oluşan uluslararası tepkinin nedenlerinden biri de budur. Nükleer silah üretimindeki en önemli unsurlardan biri olan fisil madde de uranyum zenginleştirme adı altında üretilebilir. Fisil maddenin üretilebileceği bir altyapının sıfıdan oluşturulması on yıla yakın bir süredir. Ancak fisil madde hazırsa bir nükleer silah üretimi bir yıl kadar kısa bir süre içerisinde gerçekleşebilir.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Muhammed El Baradei “İstedikleri takdirde yaklaşık 40 ülkenin atom bombası üretebilecek teknolojiye sahip olduğu” açıklamasından hareketle bilinen bir gerçekte 30′dan fazla ülkenin fisil maddeye sahip olduğudur. Bu durum nükleer silahların denetiminin sağlanmasından çok fisil maddelerin saklanmasının gerekliliğini ortaya çıkarıyor ki böyle bir denetim oldukça güç. Bu durum özellikle terör örgütlerinin ileriki yıllarda nükleer silah kullanması endişesini yaratıyor.

Nükleer silahlanmanın, günümüzdeki bir diğer tehlikeli toprakları da Hindistan ve Pakistan. Her iki ülkenin birbirlerine karşı olan husumetleri, sahip oldukları nükleer silah kapasitesi ve NPT’ye taraf olmamaları Dünya için büyük bir tehdit unsuru. Özellikle Pakistan’ın bu teknolojiyi terör örgütlerine satabileceği endişesi uluslararası toplum içerisinde taşınıyor. Özellikle 2004 yılında Pakistanlı Eski bir nükleer mühendis olan A. Khan’ın 2004 yılında yaptığı, Pakistan’ın İran, Libya ile Kuzey Kore’yle nükleer teknoloji paylaştığı iddiaları ciddi kaygılar yarattı. Hindistan’a karşı olan endişeler ise 2006 yılında ABD ile yaptığı antlaşma ile birlikte azalmış durumda. Hindistan da artık kontrollü bir nükleer silahlanma içerisine girmiş bulunmakta. Her ne kadar kontrolü ABD sağlayacak olsa da nükleer silahlanma adına iyi ABD’nin bölgedeki kontrolü açısından kötü bir gelişme. Özellikle de İsrail’in nükleer silahlanmasının da kontrolünün ABD’de olduğu göz önüne alındığında.

ABD’nin Asya’daki kontrolünü, özellikle de uluslararası sistemdeki konumu için tehdit teşkil eden Çin üzerinde bir etki alanı oluşturma adına Hindistan hamlesi ABD’nin sistemdeki çıkarları için yerinde bir hareket olarak algılansa da son günlerde adını sıklıkla duyduğumuz bir ülke olan Kuzey Kore bu planı bozabilir. Kuzey Kore’nin hali hazırda 2-8 arası bir nükleer silah kapasitesi olduğu biliniyor. Bu kapasiteyi gerekli altyapı sağlanmadan elde etmiş olması ve bugünlerde gerekli altyapıyı da oluşturuyor olması K.Kore’yi ABD’nin şer ekseninin odağına çekmekte. Diğer taraftan zaten ABD’nin varlığından rahatsızlık duyduğunu bilen K.Kore , nükleer silahlı ya da silahsız olsa da ABD’nin karşısında duracağını bildiğinden nükleer silah geliştirme hedefinden vazgeçmemekte. Kuzey Kore, realist sistemde atom bombasının diplomaside ne kadar etkili olduğunun farkında ve kolay kolay nükleer silahlanmadan vazgeçmeyecektir.

Nükleer Silahlanma

Uluslarararası toplum ”dehşet dengesi” döneminde yaşadığı kaygıların benzerlerini günümüzde uluslarararası sistemi kontrol eden ülkelerin dışında nükleer silahlara sahip olan ülkeler ve terör örgütlerinden ötürü taşımakta. Hiroşima ve Nagazaki yerleşimlerin günümüzdeki kadar sık olmadığı bölgeler olmamasına rağmen ortaya çıkan kaybın büyüklüğü üzerinden geçen uzun süreler içerisinde hafızalardan silinmedi.

Sistemde söz sahibi olma aracı olarak nükleer silahlar, sistemin kontrolünü amaçlayan başka bir değişle statükoyu korumak isteyen ülkeler için vazgeçilmez durumdadır. Aynı zamanda çıkarları sistemi zorlayan ülkeler içinde hem askeri bir savunma hem de siyasi bir saldırı aracıdır. Uluslararası sisteme karşı olan terör örgütleri için ise karşı oldukları sistemi kendi silahıyla vurmak için önemli bir araçtır.

Nükleer silahlanmanın tarihi de göstermiştir ki silahlanmadaki artış daima uluslararası sistemin kontrolünün tek bir ülkenin eline geçtiği ya da geçmek üzere olduğu dönemlerde olmuştur. Sistemin kontrolünü elinde bulunduran ülkenin artan talepleri ve diğer ülkelerin amaçlarının bu taleplerle çatışması bu duruma neden olmaktadır. Güney Asya, Çin’in artan etkinliğinin, Orta Doğu ise ABD’nin bölgedeki taleplerinin bir sonucu olarak önümüzdeki yıllarda artan bir nükleer silah potansiyeline sahip olacaktır.

Oluşan bu şartlar altında çözüm nükleer silahlanma değil tam aksine nükleer silahlanmamadır. Mevcut sistem içerisinde nükleer silahlanma iki şekilde olur. Ya sistemin egemen güçlerinin yardımıyla ya da egemen güçleri karşınıza alarak. Her iki şekilde de geleceğinizi kendiniz değil sistem belirleyecektir.

Nükleer silahlanmada mevcut gidişatın ne şekilde sonuçlanacağını muhtemelen Çin belirleyecektir. Çin sistemde egemen güç olmayı, Güney Asya’daki bu merkezin etkisindeki çemberi (Japonya, G.Kore ve biraz da Hindistan) kırmayı başarırsa ve ekonomik anlamdaki gelişimini diğer alanlara da taşırsa yeniden oluşacak iki kutuplu sistem içerisinde zamanla nükleer silahsızlanmanın önünü de açabilir.

Kaynaklar :

The Globalizaton of world politics – John Bayliss & Steve Smith – Oxford University Press
http://www.nti.org/e_research/
http://www.kesfetmekicinbak.com/dunya/00504/
http://tr.wikipedia.org/wiki/N%C3%BCkleer_silah