AB Üzerine / Safa KAÇMAZ
Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili olarak, her saat başı değişen ,gazetelerin e-sitelerine konulan ve kaldırılan haberlerin arkası kesilmiyor.70 milyonu olduğu kadar dünyanın öteki insanlarını da ilgilendiren “ AB üyeliği” gibi böylesine önemli bir konunun gizli pazarlık yoluyla çözülebileceğini düşünebilmek kadar yanlış bir şey olamaz.Aslında başından beri suren bu ilişki turunun,geniş yığınlar bakımından her hangi bir demokratik özelliği bulunmuyor.Bu gelişmelere ilişkin herkesin değerlendirme,söz ve oy hakki olmalıdır.Türkiye sultanlık yönetiminde değil.
“Demokratik AB’ye” Sultani yöntemlerle “kabul edilme”,gerçekleşse bile,her şeyden önce ‘demokrasi’nin kurallarına aykırı..Fakat bu durum,AB’nin yöneticilerini de , AKP hükümetini de hiç rahatsız ediyor gibi görünmüyor..
Türkiye’nin «AB sureci »,gittikçe artan bir şekilde bir bunalım kaynağı olmaya devam ediyor.. Avrupa Ekonomik Topluluğu ile 12 Eylül 1963′te,Türkiye’nin 6. ülke olarak yaptığı Ankara Anlaşması’ndan bu yana tam 43 yıl geçti.Bu arada AET sadece bir ekonomik topluluk olmaktan çıkıp AB haliyle siyasi bir ‘devlet’ olma yoluna girdi.Şimdiki 25 üyesinin içinde ise,o sırada “bağımsız devlet” varlıkları bile söz konusu olmayan topluluklar yer almaktadır.Türkiye, bu alanda olağanüstü sorunlu bir süreç yaşadı ve yaşamaya da devam ediyor.
Söz konusu olan bir « ekonomik » topluluğa giriş veya çıkış değil …Siyasi olarak devlet biçiminde örgütlenmeyi hedeflemiş,anayasası bulunan bir ‘devletler birliği’dir.
12 Eylül darbe anayasası ile yoluna devam eden Müslüman ağırlıklı ve « doğulu » bir Türkiye’nin AB normlarına uygun demokratik bir anayasaya gedebilme ;AB gibi,ayni zamanda siyasi olan bir birlikte « yer alabilme » sureci,eğer bu gerçekleşirse, elbette sancılı olacak…Türkiye,Avrupa normlarında bir demokrasi ve özgürlük ortamına da elbette ihtiyaç ve özlem duyuyor…
Fakat bunların elde edilmesinin yolu, Başbakanların,Bakanların « Sultani » uygulama metotlarından geçemez..Bu konu,sadece Meclis’in,devletin değişik kurumlarının değil,bütün Türkiye’nin sorunudur.
Türkiye,artık bu konuyu bir Referandum konusu olarak ele almalı ; AB sureci ile ilgili sorunları,hedefleri enine boyuna tartışarak ve tartıştıktan sonra karar vermelidir.AB içindeki bir dizi devlet,tutumunu referandum yoluyla belirlemiştir.
Böyle bir süreç, ayni zamanda toplumun hazırlanması ve demokratikleşmesine de hizmet edecek ;eğer referandumdan « olumlu » bir sonuç çıkarsa,bu, hükümetlere daha rahat hareket etme olanağı da sağlayacaktır.
Kemalist üst devrimlerin ‘mayasının tutmadığı’nı düşünenlerin ;AB yöneticilerinin ;Türkiye’nin bu birliğe katılması için çabalayanların bu konuyu bir referanduma bağlamak için çalışmamaları,eleştirdikleri « üstten devrim » anlayışıyla da uyumlu değildir.Zorunlu uyum yasaları sureci içindeki Türkiye’nin,her gün yeni ve temel bir konuyla karsı karşıya kalacak olması,onun Kurt ve Ermeni konularında ;dinsel alanda,ordunun yeniden yapılandırılmasında vb.,kararlar alınması ve uygulamalar gerekecektir.Böyle bir süreç,konuların üzeri gizlenerek,oldu bittiyle becerilemez..Bu alanda ortaya çıkabilecek direnişlerin nasıl bir seyir izleyebileceğinin bile bilinemez olması,ürkütücüdür.
Toplumun bilgilendirilmesi ve hazırlanmasından uzak her turlu çaba, toplumun geliştirilmesi için simdi izlenen bu sureci,bizzat toplumun kendisi için son derece tehlikeli bir hale getirmektedir..Denilebilir ki,bu süreç,sonuçları bakımından, « ittifak kuvvetleri »nin Irak’a,Irak’lılara rağmen götürmek istediği « demokrasi » eyleminin,sadece araçları farklı,bir benzeridir ve ulaşılacak noktada,ortaya çıkabilecek sonuçlar da,o derece tehlikeli olabilir.
AB ile ilişkilere dar « ulusalcı» bir anlayışla yaklaşmak ne denli yanlış ise, ütopik bir « AB-Türkiye birleşmesi » olarak yaklaşmak da o denli yanlış olacaktır.Çünkü,AB ile ilgili izlenen siyasi süreç sonunda,eğer bir « birlik » ortaya çıkacaksa,şimdiden kesin olan şey ,bu birliğin şimdiki kanunlara,şimdiki sınırlara,şimdiki devlet yapılanmasına sahip bir « Türkiye » ile birlik olmaktan çıkacak olmasıdır..Türkiye’nin AB ile birlik surecini şimdiki varlık ve yapısıyla « Türkiye » olarak tamamlayabileceği fikri tamamen yanlıştır ve eğer bu bir aldatma değilse,çok büyük bir dar görüşlülüktür.
Önümüzdeki saatlerin,günlerin,ayların « pazarlıkları » hangi şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın,bu konuda örgütlenmiş bir referandum sureci Türkiye için ihtiyaç görünüyor.Olası maceralardan korunmanın yolu da bu.
***
AB Seyirci Locasına mı?
Karaya vuran AB-Türkiye ilişkilerinin,kuskusuz tek bir yönü yok. Bu noktada AB’nin “vizyonsuzluğu” gibi değerlendirmeler,daha çok,temelsiz ve karşılıksız bir askın düş kırıklığının tatmini…Onların aslında “Türkiye’nin değerini bilmedikleri” evhamı veya kuruntusu üzerine de yükseliyor.
Bugün,hiç olmazsa,ABD,ada ve kıta Avrupa’sı ile Müslüman toplulukların bulundukları topraklarda yaşanan çelişmeleri, ‘İslam ve Hıristiyan’lıktan ibaretmiş gibi sayılmaya başlanan “medeniyetler” arası ilişkiler üzerinden ele almayan hiç bir analiz artık tam sayılamaz duruma gelmeye başlamıştır bile.Dinlerin siyaset belirlemedeki yani,giderek daha çok belirginleşiyor.Su ana kadar olan değerlendirmelerde,AB’nin Vatikan yeni çalışma programı çerçevesinde kendini bir kez daha şekillendiriyor olup olmadığı gibi bir soru da pek tartışılmadı…Fakat,bunu tartışmayı bekleyebileceğimiz Türk medyası’nın Papa ziyaretini son güne kadar ‘dinler arası ittifak’ diye yorumladığını da unutmamak gerek…
M. Yetkin’in yazısı,konunun sinirli yanlarını ele alıyor ama yine de önemli…Son bolümde şunlar söyleniyor:
“Merkel neden ‘Seçim’ dedi?
Alman Şansölyesi Merkel dün iki yıl kadar süre isteyerek Türkiye’ye bir örtülü ama çok önemli bir mesaj da verdi. Tanımak istediği süreyi doğrudan Türkiye’deki seçimlere bağladı.
Bunun iki anlamı olabilir.
Birincisi, hükümetin AB’ye sürekli olarak verdiği ‘2007 seçim yılı, özellikle Kıbrıs konusunda bir şey yapmak zor’ sinyalleri. Almanya ve Fransa böylelikle AK Parti’ye ‘Madem seçimleri alırım diyorsun, sonrasına bakalım’ diyor olabilir. Bu, yüzeydeki yorum.
İkincisi, daha spekülatif, ancak yapılması gerekiyor. Merkel’in daha önceki görüşleriyle de birleştirildiğinde söylenmek istenen şu olabilir: AB’nin lokomotif güçleri arasında Türkiye’nin kendisine nasıl bir yön çizmek, nereye gitmekte olduğunu görmek isteyenler var.
Merkel’in bu açıklamayı, Başbakan Tayyip Erdoğan ile sabah saatlerinde bir telefon görüşmesi ardından yapması yorumlara ayrı boyut katıyor. Buradan, Türkiye’de yalnızca genel seçimleri değil, ona doğrudan etki edecek cumhurbaşkanlığı seçimleri sonucunu da görmek isteyenlerin bulunduğunu saptayabilir miyiz? Bu mümkün. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olup olmayacağı ile ilgilenen sayısının giderek arttığı olarak da yorumlanabilir bu durum.”
Su anda bu yorumlarda,dikkat çekilecek en önemli yan,Cumhurbaşkanlığı seçimi ile Merkel ile Chirac’in ,ve ötesinde de AB Komisyonunun,ortaya koyduğu takvim ile Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı arasındaki bağlantı.
Kendisi bir 28 Şubat urunu olan Erdoğan’ın hükümet olur olmaz yaptığı en önemli icraatların AB ile bağlantılarda ortaya çıkması,her halde onun aşırı demokrasi özleminden kaynaklanmıyordu.Anladığı demokrasi,askerin müdahalesinin olmadığı bir ortama kavuşmaktı.Onun Türkiye’de asker azarlayabilen ilk başbakan olma özelliğini,AB’den aldığı politik gücün dışında görmek olanaksız.AB yetkililerinin askerin Türk politikasındaki gücünü kırma istekleri,başbakan Erdoğan’ın da askere karsı yükselen sesi ile atbaşı gitmiştir.
Ilımlı, avro-islami cumhuriyet programlı bir partinin su anda zaten iktidarda bulunduğu hesap edilirse, Türkiye’de askerin,modern-post modern bir darbe olasılığının cumhurbaşkanlığı makamı etrafında odaklanması anlaşılır.Bu kurum aslında,Türkiye’nin politik yapılanması ve ekonomik ilişkileri bakımından su anki haliyle büyük ölçüde temsili bir kurum halini almış durumda.Kemalist anlamda laikliğin son kalesinin de düşmesi ,Türkiye’de askerin bu haliyle varlık nedenlerini ortadan kaldıracak kadar önemli olarak algılanagelmistir.
Barcelona-İstanbul Medeniyetler İttifakı toplantısında,ilimli Islami toplulukların ‘temsilcisi’ sıfatıyla yer alan, Allah’ın adı’yla toplantı açan bir başbakan’ın bulunuyor olmasını yine de içlerine sindirebilen asker,Türban’ın Çankaya’ya çıkışı ile,kendi anladığı özellikteki laik devletin son çırasının da Erdoğan tarafından yakılmış olacağını elbette biliyor.
Vatan gazetesinin yayın yönetmeninin ,veya kimi eski asker emeklilerinin “hiç olmazsa karısı başını açsin” biçimindeki Cumhurbaşkanlığını onaylamaya hazırlanma zeytin dalına Erdoğan’ın verdiği kesin yanıt bu tur umutları “Allah yazdıysa bozsun”a dönüştürmüş durumda.
Buradaki en temel soru şu:
Cumhurbaşkanlığı makamı etrafında donen bir askeri bir darbe olasılığının giderek tırmandığı ve bunun görüldüğü koşullarda,AB yöneticileri,neden arenayı boşaltarak seyirci locasına çekilmeyi yeğlediler?
Merkel,askerle karşı karşıya geleceğini adi gibi bildiği Erdoğan’ın,sırtını okşayan ellerini neden böyle bir anda terk etti?
AB ve onun ‘vizyonsuz’ olduğu sanılan yetkililer, Türkiye’de darbe ihtimalini güçlendiren bir vizyona mi sahipler?
Bu tur soruların yanıtı ‘3 vakte’ kalmaz,açığa çıkar…

2006/12 |