Sistemin Çocukları / Muammer DERİN

 

 

Kültür, toplumsal hayatın tuvale yansımasıdır. Hayatın her alanının renklerini taşıyan bir resimdir, tablodur kültür. Siz istediğiniz kadar o resme bakıp kızın, eleştirin; hayata katamadığınız değerleri ve renkleri tabloda göremezsiniz. Neden bizim ülkemizden dünya çapında yazarlar, şairler, sanatçılar, bilim adamları çıkmaz? Neden dünya çapında romanlar, hikayeler, öyküler, şiirler yazılmaz?..

Yüz elli bin kelimelik dil hazinesini pervasızca yağmalayıp, beş yüz kelime ile konuşan bir toplumdan yazar, şair, sanatçı çıkacak, hem de dünya çapında olacak öyle mi, bu mümkün mü? Tarihi, kültürü, inançları, gelenekleriyle bütün değerlerinden koparılan ve bir kültür melezi yapılan bu gençlik nasıl yetişti, nasıl eğitildi ya da nasıl öğütüldü?..

 Necip Fazıl’ın “Olanak olasılık eylem eğilim / Ya bunlar Türkçe değil ya da ben Türk değilim.” diye ifade ettiği tahribat dil ile başladı. Farklılıklara tahammülü olmayan jakoben anlayış, tek tip insan özlemiyle ezbere dayalı militer bir eğitim programladı. Değişimi başkalaşmak, gelişmeyi taklid sanan, farklılığı ayrılık kabul eden bu sakat anlayış, bunca yılın sonunda sormayan, sorgulamayan, araştırmayan, tartışamayan, üretemeyen, paylaşmayan bencil ve kompleksli bir nesil yetiştirdi. Laboratuar görmeden lise mezunu olanlar, kendilerini ifade edecek cümle kurmakta zorlanırken; Kadeş’i, çiçeklerin döllenmesini, kurbağanın sindirim sistemini sular seller gibi ezberlediler. Bu eğitim sistemi; eğitti mi, öğüttü mü?..

Türküm, doğruyum, çalışkanım: Türklüğüne Türküz de doğruluk, çalışkanlık? (paçalardan akıyor!) Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymaktır: Bir yaparız bir yaparız ki sormayın gitsin! Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir: Haydi daha fazla ileri gidip canınızı sıkmayayım…

Sonuç, hazinesi yağmalanmış, bankaları hortumlanmış, dolandırıcı ve sahtekarların itibarlı insan sayıldığı bir ülke. Yere serilmiş bir hayat… Çare mi? Kapatırsın ülkenin en iyi eğitim veren okullarını ve meslek liselerini, ne gerek var konusunda iyi yetişmiş insanlara?! Bize, “ne iş olsa yaparım abi” diyen gençlik lazım! “Eğitim Reformu” dediğin de böyle olur bizim ülkemizde!..

Sahi, bu yağmacıların, hortumcuların, dolandırıcıların, soyguncuların diplomaları yok mu? Eğitimleri nedir? Hangi çağdaş kurumdan ve eğitim sisteminden mezunlar?!Tabii ki eğitimdeki problemlerimiz yalnızca eğitim kalitesiyle sınırlı değil; ya plansızlık? Mesela herhangi bir fakülteden mezun olan gençler yetiştikleri alanda iş bulamazken ve işgücü fazlalığı yaşanırken, bakarsınız ki bir şehirde aynı alanda eğitim verecek yeni bir fakülte daha açılmış; malum ahbap-çavuş ilişkileri!

Öte yandan yine mesela şu kadar öğretmen açığı varken, öğretmen yetiştiren okullar kapatılmış! İster gülün ister ağlayın ama, böyle olur eğitim planı bizim ülkemizde!..

Ve belki en acısı eğitimin belkemiği öğretmenlerin içine düşürüldükleri durum. Kendi evinde ailesinin en temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta güçlük çeken öğretmenlerimizden, o ruh halleriyle, çocuklarımızı eğitmelerini bekliyoruz. İsterseniz bir hırka bir lokma diyerek dervişlikten dem vurun da, ailesini geçindirmek için pazarda limon satan öğretmene, saygı duyacak bir toplum mu bıraktınız?

Bir nesli nasıl un ufak edip öğüttüler? Öyküsünü yazsak, bir yazabilsek! Haydi şimdi çıkın da milyarlarca doları hortumculara, soygunculara, tefecilere verip öğretmenlere idealizm nutukları atın!..

Milli Eğitim Bakanı lütfedip açıklasa da, eğitime katkı payı olarak, hemen her resmi işlemde alınan paralar bari eğitime harcanıyor mu, millet de öğrense.

Okul müdürleri, “bağış mecburi değil ama eğer siz para vermezseniz tuvaletleri temizleyecek hademeyi bile bulamayız” derken, ikide bir televizyonlardan “zorla bağış alan okul müdürlerini bana bildirin” demek, pek de inandırıcı gelmiyor…

Velhasıl biz, eğitim problemlerine dikkat çekerken, aslında böylesi bir eğitimin kendisinin bizzat problem olduğunu da anlatmak istedik…

Bu eğitim sisteminden yetişen gençlerle tanışın, konuşmaya çalışın. Bir vesileyle bir arada bulunuyorsanız izleyin onları. Kendini ifade edemeyen üniversite mezunları onlar. 1980 kuşağı.

Onların bilgisayarları var. Akıl yürütmeye, mantıklı düşünmeye ihtiyaç duymuyorlar. Hayatı kurgulayıp sanallaştıran, insanı duygularından arındırıp robotlaştıran bir “kültür”de yetiştiler. Slogan belli: “iste ve yap!”  Müzakere etmek, tartışmak, sormak, araştırmak, hele sabretmek hoşlandıkları şeyler değil. En önemlisi bilgiyi, birikimi, tecrübeyi önemsemiyorlar. Dedik ya onların bilgisayarları var. Tuşları tıklayarak kuruyorlar dünyalarını…

Kalabalıklar içinde yalnız yaşıyorlar. Ben.. ben.. ben! diyorlar; “biz” olamıyorlar. Paylaşma, dayanışma, yardımlaşma duyguları zayıf. Kolektif şuurla tanışmadıkları için, bir arada duruyorlar ama ekip olamıyorlar, takım kuramıyorlar. 1980 sonrasının gençliği onlar.

Siyaseti camiye, kışlaya, üniversiteye sokmayan bir anlayışın ürünleri. Toplumsal duyarlılık taşımıyorlar. Tek kaygıları kendileri. Ne istediklerini bilseler razıyız da sosyal değiller, kalabalıklar içinde yalnızlar demiştik ya, “biz” içinde var olabileceklerine inanmıyorlar.

Özgüven eksikliği onları bir an önce fark edilmek, öne çıkmak duygusuna yenik düşürüyor. Öne çıkmak ve fark edilmek dışında pek bir amaçları, ilkeleri yok. Abartıyor muyuz acaba? Diplomaları var ama meslekleri yok, vasıfsızlar.

1980 sonrası demokrasiyi rayına yerleştirirken unuttuk onları. Bizim çocuklarımız onlar; iletişim kuramadığımız, açmazlarını, ikilemlerini, sıkıntılarını, kaygılarını bilemediğimiz, konuşamadığımız, sadece benim yaptığım gibi SUÇLADIĞIMIZ bizim evlatlarımız onlar. İhmal ettiğimiz yarınlarımız yani.  Yalnız onlar mı? Onları eğiterek yitirdik. Bir de sokağa sattıklarımız var; sokak çocukları dediklerimiz…

Coğrafyaları vatan yapan değerler vardır. Ve kitleleri millet yapan. Adalettir, fırsat eşitliğidir, sosyal dayanışmadır, yardımlaşmadır bu değerler. Üzüntüleri, acıları, hüzünleri bölüşerek azaltabilen; sevinçleri, coşkuları paylaşarak çoğaltabilen toplumlar millet olur. Bu değerleri aşındıran, yitiren toplumlar, sevinçlerini paylaşamadığı gibi acıları, sıkıntıları, problemleri bölüşemediklerinden çözüm de üretemezler ne yazık ki!..

 Mutluluğu, sahip olduklarıyla mutlu ve huzurlu bir toplumun ferdi olmakta değil, kendi sahip olduklarıyla mutlu olmakta arayan; paylaşmayı, bölüşmeyi bilmeyen bireylerle sosyal toplum olunmaz. Ve elbette hiçbir sosyal, toplumsal mesele de çözülemez. Tıpkı bizim toplumumuzda olduğu gibi, tıpkı sokaktaki çocuklarımızın, gençlerimizin sorunlarında olduğu gibi…

Hepimizi sarsan sansasyonel olaylar dışında, umursamadığımız bir toplumsal problem var: “SOKAK ÇOCUKLARI”. Bu ifade bile aymazlığımızı, ilgisizliğimizi ele veriyor. Ne demek sokak çocukları, onlar bizim çocuklarımız değil mi? Bu topluma ait, bu toplumun geleceği değil mi? Sokağın çocukları mı, yoksa bizim sokaktaki çocuklarımız mı? Terk ettiğimiz, ilgilenmediğimiz, hatta yok saydığımız, bizim çocuklarımız, SOKAKTAKİ ÇOCUKLARIMIZ.

Dünyadaki tek çocuk bayramı olmasıyla övündüğümüz 23 Nisanlarda, geleceğimizi sembolize eden yavrularımız arasında, mendil satan, ayakkabı boyayan, tamirci çırağı çocuklarımızı neden görmüyoruz? Onları yok sayanlar kimler?

Gençlik problemleri deyince, lise ve üniversitede okumayan milyonlarca genci hatırlayana rastladınız mı? Onları yok sayanlar kimler?.. Bu nasıl anlayıştır? Problemlerimizi bu anlayışla mı çözeceğiz? Yarınlarımızı bu anlayışla mı kuracağız?..

Sokaklar o çocukların tercihi mi, ailelerinin tercihi mi? Onları sokağa iten sosyal problemlerin, ekonomik problemlerin, ahlaki, psikolojik problemlerin sebebi onlar mı?..

 Nerede çocukları, gençleri koruyan yasalar, nerede uluslararası anlaşmalar? Nerede Anayasanın sosyal devlet ilkesi, nerede ahlak kuralları, nerede toplum duyarlılığı, nerede siz, biz, devlet, hepimiz, toplum olarak bu problemin neresindeyiz?..

Toplum, bir vücudun uzuvları gibidir. Bir uzuv ağrıdığında diğerleri de acıyı hisseder. Hislerimizi mi kaybettik? Parklara “çiçekleri koparmayın” levhaları dikip birbirini uyaran toplum, evinden, ailesinden, arkadaşlarından, çevresinden, hatta hayattan kopmuş, koparılmış binlerce evladına nasıl ilgisiz kalır, nasıl duyarsız olur?

Ancak sansasyonel olaylar olduğunda ve toplumun “değerli” saydıkları zarar gördüğünde ve yalnızca polisiye tedbirleri konuşmak nasıl bir ruh halidir, nasıl kör bir bakıştır? Meseleye şirket bilançosuna bakar gibi bakıyoruz; şu kadar çocuk yaşıyor sokaklarda, hımm, bu kadarı tiner bağımlısı, hımm! Bütün toplumsal çürümüşlüğün altından aynı yafta çıkıyor: ‘duyarsızlık’, ‘ilgisizlik’.

Sormayan, araştırmayan toplum, bilgi sahibi olmadığı meselelere duyarsız kalıyor ve her türlü yönlendirmeye açık oluyor. Dört tane kelli felli adam, “Uganda bizim komşumuzdur!” dese, korkarım bu toplum, haritaya bakıp “Hadi canım sen de!” demeyecek…

Elbiselerini değiştirip karınlarını doyurarak sokaktaki çocukların dramını sonlandıramazsınız. Rakamlarla anlatılan meselenin insanın yüreğini yakacak yüzlerce öyküsü vardır, yüzlerce! O öykülerle yüzleşmeliyiz. Ekonomik çaresizlikle, çevre baskısıyla, kanun zoruyla ayakta duran enkaz halindeki aile yapısını düzeltmeden sorunu çözemeyiz.

Çocuklarını evde tutamayan aile yapısına gözlerimizi kapatarak sokaktan çocuk toplamakla sorun çözülür mü Allah aşkına?! Çözüm önerilerine bakar mısınız: “Binalar yapalım, orada barınsınlar!” diyor birisi, “Issız bir adaya toplayalım!” diyor öteki. Henüz sokağa düşmemiş binlerce çocuğu evlerinde tutan, ailelerinden gördükleri sevgi ve şefkat değil sokakların ürkütücülüğüdür. Cazip hale getirirseniz, binalar, adalar tahsis ederseniz göreceğiniz manzarayı tahayyül bile edemezsiniz…

Hep aynı sığlık, aynı yüzeysellik! Bizim eğitimden anladığımız nedir? Okul ve diploma. Kurdeleye sarılmış kartonların yeterli olacağını zannediyoruz. Sonuçları ortada iken eğitimin okulu destekleyen diğer etkinliklerle, diğer yöntemlerle bir bütün olduğunu anlamayacak mıyız?

Hayata değer olarak katıp yaşayamadığımız ezberler, zihnimizi yoruyor sadece. Bu yorgunluğu, bitkinliği aktarıyoruz çocuklarımıza, körpecik dallar taşıyamıyor, kopuyor hayattan.  Çiçekleri koparmayın tabi, dallarında kalsınlar… Çocuklar da… Çocuklar çiçektir. Lütfen koparmayınız…