Sonu Olmayan / Gülşah TEKCAN
Acıyla doğruldu yerinden. “Hafiften esen bir rüzgârın yol açtıkları bunlar” diye söylendi kendi kendine. İliklerine kadar ulaşan bir şeyler duyumsadı. Sustu. “Ne kadar, nereye kadar” diye söylendi. Sonra, yine sustu.
Sağ tarafta yol, solda bir deniz.
Hızla geçen arabalara bakarken “üstüme geliyorlar” dedi farkında olmadan, adımları da yavaşlarken. Üstüne geliyordu araçlar, büyük bir kamyon üzeri taş yüklü, üzerinde yabancı yazılar olan bir otobüs. Otobüs…
“Gürcistan’dan geliyordur” dedi, başını tekrar yere indirirken.
Bir balıkçı kayığı gördü kıyıya yakın. Seçemedi gözleri kayığın üzerini. Yaşlı mıydı balıkçı, genç miydi? Sadece yalnızdı. Biliyordu. “Benim gibi” dedi başını daha uzaklara çevirerek. Yürümeye devam ederek ve de.
Adımları iyice yavaşladı. Hüzünle devinim kazanıyordu her bir kasın uyarılan sinirleri. Beyniyle mücadele halindeydi sanki. Bir istem uyanıyordu bilincinde, derinler başka dürtüler yolluyordu sinir sistemine. Uyumsuzdu aklından geçenler. Aklıyla bedeni arasına aşılmaz köprüler kurulmuş gibiydi. “Her gün yeni bir tuğla ekliyorum” dedi mırıldanırcasına. –Köprünün sağlamlığı- hoşuna mı gitmişti yoksa bunu dert etmeli miydi kestiremedi. Bunu evirip çevirmeye güç gerekliydi. Şimdi olmazdı.
Minibüsler selektörlerini yakıyordu kendilerine doğru yürüyene. “Sizinle aynı doğrultuda değilim ki, tersinizdeyim” diyordu her seferinde, aynı kelimelerle, aynı şekilde. Hiç değiştirmeden.
Hızlandı adımları, etrafta dolanan gözlerindeki hareketliliğin artması gibi çabuklaştı. Daha az baktı denize, daha seyrek buluştu gözleri araba plakalarıyla. Oysa ne çok severdi kendi kendine oyunlar oynamayı. Hangi plaka nereye ait onu bilirdi, sonra hangisi gelecek düşünürdü, sıkılınca ortadaki harflerden kelimeler çıkarmaya çalışırdı. Kimse anlamaz, bilmezdi ama. Anlatmaz, bildirmezdi.
“Sanki kapanıyor yine renkler” diye söylendi huzursuzlukla. Doğruydu. Gökyüzü mavilerini sergilemiyordu artık, kapatıyordu kendini yorgunlukla. Esen rüzgâr bu süreci zevkle izlenecek bir seremoni olmaktan çıkarmıştı artık, sahnede yapılan son bir selamla gibiydi. Artık bittiğini bildiğin. Biraz sonra çıkıp gideceğin. Belki de hiç dönmeyeceğin. Kim bilirdi…
“Kimse” dedi biraz sesini yükselterek. “Nasıl olsa kimse duymuyor” cümlesi tını buldu dudaklarında. Bir anda şimşek çaktı içinde, öfke dolu kelimeler tokat gibi indi son cümleye:
“Duysa ne fark eder!”
İşte yine bir çatışma, yine cevaplar ve cevapsızlıklar. Ne yorucu, ne sıkıcı. Vardı ya bir dize, bir yerlerde, “bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır” ama yıkılmıyor ki hiçbir şey.
Deniz de kabuk değiştirdi sanki üst komşusuyla beraber. Ne de çabuk anlaşıyorlar birbirleriyle. Bak o da mavi değil artık. O da huzursuz ve sinirli. Belli ediyor her şeyi.
Zamandan uzaktı adımları ya da onun aksine doğruydu. Zamansızlığı dileyen küçük mesafelerdi ayaklarının arasındakiler. Sadece bir dilekti, küçük bir istekti. Mesafeler kapansa da ara sıra, zamanın ibresi dönüp dolaşıp buldu yine adımları.
“Belki bir şey olmaz ama
Korkuyorum elde değil”
Huzur veren bir sesin eşlik ettiği melodiler çınladı birdenbire. Nereden gelir insanın aklına en acıtacak dizeler, en yakıcı ezgiler. Geliverir ve oturur yüreğin en başköşesine. Nasıl olsa ona aittir mekânsızca kurulan tümceler. “Korkuyor musun gerçekten diye başlayan bir ezgi de benden dökülse” dedi derinlerden. Sorulabilse gurura mahkûm gizler. Tüm çürümüş yaprakları savurup atsa rüzgâr gözlerimin önünden. “Bir kere, bir kere daha ayağa kalkıp söylesem içimdekileri; ezgilerle beraber…”
—Ben olanaksızlıkların sınırıyım. Her iki tarafa mayınlar döşenmiş. Hiçbir şey bulamaz ve tanımlayamaz onları. Parçalara ayrılışı bana nispettir ve sadece sol tarafıma saplanır her biri; kimsecikler görmeden.
Ne kadar yürüdü bunları düşünürken, ne kadar gitti denizle beraber. Bilmiyordu. Islaklıklar vardı bir yerlerde. Anlamını yükleyemiyordu olması gereken yerlere.
“Chaos was the law of Nature
Order was dream of Man”*
Kısaydı fakat anlatıyordu her şeyi. Yasalar değildi onu ilgilendiren. Derdini hiç anlatamasa da, hayaller de değildi. Beceremezdi aynı anda hayalleri ve hisleri. Refüjlere takıldı bakışları. “Birileri çarpmış buraya” dedi elleriyle şekli bozulan metale dokunarak. Gidişlerin kaldırdığı tozun toprağın kalıcı kirliliğine temas ediyordu teni, duyumsuyordu.
İlk anlarında temizlerdi belki de. Kirlilikten en uzak oldukları an, başlangıçlarıydı bu sabitliğin, bu kök salmışlığın. Kaldıkça kirlendiler. Yanlarından gelip geçenler varken ve dönmüyorlarken geriye. Onlar kaldılar.
“Ben yürüyorum” dedi elini çekerken geri. “Yürüyorum ve yürüyorum, şimdi kirli ellerim…”
Sustu sonra.
Yürümeye devam etti.
Ne arabalar dinledi kelimelerini, ne deniz çekti aldı düşüncelerini, ne de o savurup attı gökyüzüne. Cevapsız bıraktı; yolları, başlangıçları, dönüşleri, bitişleri, yürüyüşleri ve susuşları… Devam edişleri…
Yine; yarım kaldı. Ve yarım kalmışlıklar tamamladı adımlarını sonra. Ya da öyle sandı.
Sonu yoktu çünkü…
__________
*Kaos doğanın kanunuydu
Düzen insanın rüyası
İşte yine bir çatışma, yine cevaplar ve cevapsızlıklar. Ne yorucu, ne sıkıcı. Vardı ya bir dize, bir yerlerde, “

2006/12 |