Töre Cinayetleri Neden Çözülemiyor ? / Özge KURTULAN

 

 

 

 

Gelmiş geçmiş en büyük haksızlıklardan biri: Töre Cinayeti. Cinsiyet ayrımcılığının son noktası… Çözümler aranıyor, öneriler ortaya atılıyor… Kadın dernekleri, kadın sığınma evleri kuruluyor… Kız çocukları okutulmaya çalışılıyor… Ancak sorun bir türlü çözülemiyor.

Peki neden? 

Çünkü…

Kadınla ilgili sorunlara bakışımızın sınırlarını daraltan bir kalıbımız var. Bu kalıp; yüz yıllar boyu ayrı bir dünya kurarak dış dünyaya kapalı yaşamış olan batı toplumunun, yüz yıllar sonra dış dünyayı (nihayet) keşfettikten sonra yaşadığı toplumsal şok üzerine geliştirdiği fikirlerin, dünyanın geri kalanına ‘dar gelmesi’ nedeniyle üzerimize oturmayan, temelde batı kadının sorunlarını merkeze alan, ‘Batı Feminizmi’dir.

Bizim ‘Feminizm’ olarak bildiğimiz Batı Feminizm’i teoride tüm kadınların sorunlarını çözmeyi hedeflese de, pratikte maalesef bu mümkün olamamıştır. Zira batı ve doğu zaman içerisinde -birbirlerinden soyutlanarak yaşadıkları dönemlerin de etkisiyle- farklı gelişmeler göstermişlerdir. Ahlaki sınırlandırmalar ve kadına yönelik ayrımcılık birçok toplumda kendisini gösterse de doğuda bu sorunlar batıdan farklı şartlarda gerçekleşmiş ve daha yavaş bir süreç izlemiştir. Her şeyden önemlisi batının ahlak kuralları isimlendirilerek sabitlenmemiştir. Oysa doğuda ahlak kuralları sistemleştirilmiş ve isimlendirilmiştir. Dinlerden belli ölçüde bağımsız olarak gelişen bu ahlak sistemi ‘töre’ ismini almıştır. İsim konulan bu ahlak sistemi dogmalaşırken, isim konulmayan toplum kuralları halk fazla hissetmeden, doğal süreç içerisinde değişim gösterebilmiştir. Bu sayede büyük ahlaki devrimlerin ilk kıvılcımlarının oluşabileceği zeminler oluşmuştur. Oysa değişim gösteremeyen, isimlendirilmiş ve kalıplaşmış ahlaki sistem, yani töre, zamanla içi boşalarak, çıkar hedeflerinin oyuncağı haline gelmiştir. Töre zamanla sadece ismini koruyabilmiş, içeriğini kaybetmiştir. Artık ahlaki bir sistem olmaktan çıkmış, ekonomik bir sistem haline dönüşmüştür. Hatta zamanla birçok ahlaksızlığın da ört bas edilmesinde bir paravan işlevi görmüştür.

Bu farklı süreç, Batı Feminizmi’nin ilgi alanının, bilgisinin ve görgüsünün dışında kalmıştır. Batı Feminizmi, kabaca, kadın sorunlarına işçi kadınların hakları ve dinin (Hıristiyanlığın) kadına baskısı bağlamında bakar. Günümüzde ise, feminizm, modern şehirli kadının soru ve sorunlarına cevaplar üretebilmekte, bu nedenle büyük ölçüde şehirli kadın tarafından sahiplenilmektedir. Doğu’nun sorunlarından ise oldukça uzaktır. Dinsel sorunlara genellikle Hıristiyanlık penceresinden bakarak, diğer dinleri söz konusu olduğunda tüme varım yöntemini uygular. İslamiyet’i tanımaz. Ele aldığı ekonomik ve sosyolojik süreç ise büyük ölçüde batının geçirdiği süreçlerdir. Batı; terör, iç savaş gibi olguları, doğu gibi içselleştirip olağanlaştırmadığı ve içinden çıkılmaz bir terör balçığına saplanmadığı için, bu tip sorunların yaşandığı toplumlarda töre ve aşiret gibi sistemlerin kaçınılmazlığının bilincinde değildir. Bu nedenle bu kavramların anlamlarını bilmediği gibi, literatüründe de anlamca tam karşılıklarını barındırmaz. Doğal olarak Batı Feminizmi, bu kavramların oluşturduğu sorunsallara çözüm üretmez.

Sorunun Ortaya Koyulması

Kadın, pek çok toplumda erkeğin himayesi altında yaşamayı tercih etmiştir. Kadının erkeğe nazaran fiziksel güçsüzlüğünün doğurduğu korunma ve sığınma içgüdüsü, erkeğe koruyucu ve sahiplenici bir rol yüklemiştir. Bu rol, güvenlik sorunlarının yoğun olarak yaşandığı dönemlerde ve bölgelerde oldukça önem kazanmış, güvenlik sorunlarının büyük ölçüde çözüldüğü bölgelerde ve zamanlarda ise önemini yitirmeye başlamıştır. Erkeğin koruyucu/kollayıcı rolü önemini yitirdikçe, kadının gün yüzüne çıkma ve varlığını ispatlama ihtiyacı artmıştır. Böylece feminist hareketler ortaya çıkmıştır. Bu süreç batıda görece hızlı işlerken, doğuda bu işleyiş oldukça yavaş gerçekleşmektedir. Bunun en önemli nedeni doğuda bir türlü çözülemeyen güvenlik meselesidir.

Kabul etmek gerekir ki, terörün hâkim olduğu topraklarda sistem çok daha acımasızdır. ‘Töre’ ile ‘terör’ kavramları, isim benzerliğinin ötesinde bir akrabalık taşır. Bu akrabalık, terörün hâkim olduğu topraklarda insanların ‘töre’ ile ‘terör’ arasında sıkışıp kalmasıyla anlam bulur. Ya aşiret sistemini besleyen ve sürdüren töreyi sahiplenecekler, ya da terör bataklığında çaresizce çırpınacaklar. Doğu Anadolu’daki aşiretlere baktığımızda, bir kısmının terörle savaşarak mücadele ettiğini, bir kısmının ise teröre maddi destek sağladığını görürüz. Her iki yöntem de tehlikeye karşı bir korunma yoludur. Güçlüysen savaşarak, değilsen yandaş olarak korunursun; ‘bükemediğin eli öpersin’. Bir başka deyişle, aşiret sistemi, hukukun pek uğramadığı topraklarda teröre karşı bir refleks, bir korunma yöntemidir. Töre ise aşiretin varlığını sürdürmesini sağlayan alternatif bir hukuk sistemi…

Töre, ahlaki olmanın ötesinde büyük ölçüde ekonomik bir sistemdir. Eğer dikkat edilecek olursa töre kurallarına göre, ‘namus’ adına işlenen cinayetlerin, alışageldiğimiz ‘namus’ kavramıyla pek de uyuşmadığı görülür. Zaten toplumsal olarak infial yaratan da (maalesef) cinayetlerin kendisi değil, söz konusu uyuşmazlığın yarattığı mantıksızlıktır. Bu mantıksızlık, cinayetlerin aslında namus için değil, maddi çıkar için işlenmesinden ileri gelir. ‘Namus’ bu çıkar ilişkisinde paravan görevi görür. Tecavüzcünün yerine, tecavüze uğrayanın öldürülmesi başka nasıl açıklanabilir ki? Kadın, aşiret sisteminin metasıdır. Alınır, satılır… ‘defoluysa’ atılır…

‘Kadının meta olarak görülmesi teorisi’ her ne kadar klişeleşse de büyük ölçüde gerçeklerle uyuşmaktadır. Ancak bu teori, sorunun tanımlanmasında yeterli değildir. Zira aşiret ve onun alternatif hukuk sistemi ‘töre’, sadece kadına değil erkeğe, hatta aile ve evlilik kurumlarına da büyük zararlar verir. Zira evlilikler, doğanın kanununa göre, kişinin bireysel seçimiyle, aşkla ve sevgiyle değil; tamamen suni bir yolla, üçüncü kişilerin seçimiyle, para ve çıkar ilişkileri çerçevesinde kurulur. Evliliklerin tek bir amacı vardır: İçinde bulunulan aşiretin devamını sağlamak.  Gencecik yürekler ve beyinler bu sistemi çözemez, bocalar. Zihinlerde doğal olarak şu soru belirir: “Neden gönül koyduğumla değil de bir başkasıyla…?” Cevabı hiç de tatmin edici olmayan bu sorunun sorulması engellenmelidir. Bu yüzden, beşikteyken kertilir, büyümeden evlendirilirler. Kafalarındaki soru, tüm bu baskılara ve engellemelere rağmen töreyle inatlaşıyorsa, öldürülürler. Aslında ölüm de çare değildir. Soru işareti ortada durur, bir sonraki nesillere aktarılır. Tıpkı töre gibi… Cevap bulunamaz, soru(n) çözülemez. Çünkü bu sistemden en çok zarar gören kadınlar, bu sisteme sahip çıkmaktadır. Gelinin kanlı çarşafını kaynana kontrol etmekte, aşiretin yaşça büyük kadınları infaz kararlarını erkeklerle birlikte vermektedir. Kadın, bu çarpık sisteme ihtiyaç duymakta, terör nedeniyle diken üstünde geçen hayatının devam edebilmesinin sebebini aşirete ve töreye yüklemektedir. Bu düşünce, aşireti baki, töreyi zalim kılmaktadır. Kadın, kendi haklarını ve cinselliğini, kendi elleriyle aşiretin ve ona mensup erkeklerin ellerine teslim etmiştir. Bir başka deyişle kadının hakları, olağanüstü hal nedeniyle, aşiret tarafından, süresiz olarak askıya alınmıştır.

Töre Cinayetleri sorunu çözülmeye çalışılıyor. Ya da öyle gösterilmeye… Zira siyasi partiler bir yandan oy toplamak için aşiretlerin gönlünü hoş tutmaya çalışırken, bir yandan kadın kollarında töre komisyonları oluşturuyor. Aşiret demek, oy demek… Aşiret demek, töre demek… Aşiret demek, cinayet demek… Oy ile can arasında sıkı bir çekişme var. Bugün, bu çekişme ‘oy’ lehine devam ediyor. Kadınlar ve aile kurumu ise ‘can çekişiyor’.

Sonuç Olarak…

Doğu’nun sorunları bir bütündür. Olaylara sadece feminizm penceresinden bakarsak, kısır bir bakış açısı yakalarız. Sorunu sadece ‘kadın sorunu’ çerçevesine indirgersek, verimli sonuçlar alamayız. Çözümün kökten olabilmesi için, bakış açılarının da mümkün olduğunca geniş olması gerekir. Şu da bilinmelidir ki: Terör balçığından çıkılmadıkça aşiret düzeni yıkılamaz; aşiret düzeni yıkılmadıkça töre sorunu çözülemez; töre sorunu çözülmedikçe cinayetler önlenemez. Yalnızca Virginia Woolf okunarak, töre cinayeti sorunsalına çözüm üretilemez. Batı Feminizmi’ne alternatif olabilecek, Doğu’nun içinde bulunduğu konjonktürü baz alacak, yeni bir pencere açılmalıdır: Doğu Feminizmi. Ama elbette, her şeyden önce, çözüm arayışları ‘samimi’ olmalıdır. Oy değil, çözüm aranmalıdır.