Ulusalcılık, Nereye Kadar / Sadettin KOŞAR
Yeni Dünyalıların mucitliğinde geliştirilen küresel soygun otomasyonu kavranmadan, bu sorunun yanıtlanması isabetli olmaz! Ürettiği ekonomik ve siyasal projelerle Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’yı birleştirmeyi başaran büyük sermaye; tüm dünyayı da bütünleştirerek, üstünde kendi egemenliğini pekiştirme seferlerine girişeli, bir çeyrek yüzyıl oluyor sanırım.
Büyük sermaye, ekonomik ve siyasal birleşme biçimleri icat ederek 200 yıllık “Versay ayrılığı”nı bitirince, modern koloniciliğin de yolu yeniden açılıverdi! Bu birleştirme operasyonu; AB’yi, ABD’nin önünden çekmekle kalmadı; ekonomi, sanayi, demokrasi, sosyal ve kültürel devrimler kıtası Avrupa’yı, günümüz dünyasının en büyük ve aktif gücü ile de birleştirdi..
Bu birleşmenin dışında kalan alanların, “avlak alanı” ilan edilmesinin önündeki engeller ise birer birer ayıklanıyor! Sosyalist Blok’un siyasal rekabetten çekilmesiyle meydanın boş kalması bir yandan, yüksek hayat ve ahlak standartlarına sahiplik iddiasındaki Avrupalıların işbirlikçiliği diğer yandan bu sonucu beslemeyi sürdürüyor.
Sanayi devrimini en erken yapan, koloni soygunlarında tecrübeli, soygunda ele geçirilenlerin dağıtımında eşitlikçi(!), dünya ticaretinin üçte biri hacminde bir potansiyele sahip Avrupa, gerçekten de dünyanın en eğitimli ve en nitelikli insan kaynaklarına sahip.
Hayat standartlarının yüksekliğine bir diyeceğimiz olamaz ama AİHS’e (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) vücut veren değerleri satışa çıkarması, işgaller, saldırılar karşısında susması ve bu birleşmeye “evet” demesiyle Avrupalının “yüksek” ahlak standardı yeterince anlaşılmıştır!
“Sosyalistlerin bir siyasal seçenek oluşturmadığı bir iklimden, insani değerlerin engel olamadığı bir saldırıdan ve saldırgandan söz ediyoruz..” Sermayenin serbestçe dolaştırılması adına, sömürüyü tüm küreye yayma seferlerinden, yıllara sari tüketim çılgınlaştırması nöbetlerinden yani!.. Bu seferlerin önündeki en büyük engel de ulusal sınırlar ve yine Batı düşüncesinin ürünü “ulus devlet” oluyor. Küreselci bunu görerek mikro milliyetçiliği kaşıyor, sorgulanamayan dini inançları kullanıyor.
Önemsediğinden değil ama bir farklılaştırma, ötekileştirme malzemesi olarak tarihi, coğrafi, yerel değerleri öne taşıyor. Ulus devleti yıkmak, paralamak, etkisizleştirmek için bir vakitler işçi sınıflarına uyguladığı; atomlarına ayrıştırma operasyonlarını devreye sokuyor. Bu çağı kucaklamayan ideolojileri yeniden ısıtıyor, yapay toplum tansiyonları yaratmaya yöneliyor. Dinci ağzından; “Asr-ı Saadet” bulandırmasıyla 1400 yıl önceye, solcu ağzından; “sosyal-kültürel özerklik” bulandırmalarıyla Orta Çağ’a davetler çıkarıyor!
Bu durumda ilkin kendi halkını sömürüden esirgeme görevi öne çıkmış oluyor ki ulus devlete sahip çıkmak, işçi sınıfı doğal bağlaşıklarıyla vakit yitirmeden el ele tutuşmak gerekiyor.
Ulusalcı çıkış, solun evrensellik, bilimsellik iddiasından kopuşu mudur?
Küreselci, siyasal birliklere ve dayandığı değerlere saldırarak, kendisinin tanımladığı yeni pazar değerleri etrafında ne idiği belirsiz kümelenmeler yaratıyor. İnsan haklarını; kadın, çocuk, azınlık, farklı inanç hakları diye paralayıp “demokrasi yandaşlığı”, “ilericilik” ve “çağdaşlık” diye sunuyor. Bilimselliği, ihmal edilir ilan etmekten çekinmiyor.
“Solculuk, evrenselliğin ancak sömürüden arındırılmış bir evrensellik olabileceğini akılda tutmak ve dayanışma mekanizmalarını sağlama almak demektir..” “Sağlıklı, gürbüz, dinamik bir işçi sınıfına sahip olmadan, emeğe iktidar arayışına yönelmenin anlamsızlığı; evrenselliği söyleme mahkum kılmaktır..”
Günümüz dünyasında, emek tercihini öne geçirmiş iktidarlara ulaşmanın yolu, kitlelerin bu fikre erken kilitlenmesi ve her ne pahasına terk etmemesinden geçiyor.Aksine bir durum, hem bir savrulmanın hem de bir telef (iğdiş) etmenin kapısını aralar. Zira evrende dayanışma arayacak mekanizma elde tutulamamış, işçi sınıfı egemenlerin peşine takılmış demektir.Kendi halkını savunmasız bırakmanın adına solculuk denemeyeceği gibi, ulusal çerçevelere alınmış değerlerin evrenselliğine halel gelmeyeceğini görememek de miyopluktur! Ulus devlet kaledir, bu saldırılara karşı tüm emek cephesinde korunması gerekir. Hatta gelişmekte gecikmiş her ülke solcusu, ulusalcı bir duruş yansıtmaya mecburdur!
Nereye kadar ulusalcılık?
Milliyetçilik çizgisine kadar! Türkiye solu ve ulusalcısının beslendiği kaynakların tamamen Marksizme dayanmadığı, Ulusal Kurtuluş Mücadelesi ve dolayısıyla Fransız Devrimi kaynaklılığı da düşünüldüğünde; Türkiye’de “ulus” kavramının, ırk ve din etkileri dışında “aynı yurtta yaşayanların eşitliği” (yurttaşlık) temeline dayandırılmasına, sol adına bir itiraz olamaz.
Yurttaşlar, ırkı, dini, dili, kökeni, mezhebi, cinsiyeti, rengi, kültürü ne olursa olsun, insan olarak eşittirler. Bir coğrafya üstünde oluşturdukları modern birliğe “ulus”, üstünde uzlaştıkları değerleri soyut birer kavram olmaktan çıkarıp, hayata geçirecek siyasal örgüte de “ulus devleti” denir. İnsan hakları temelinde yükseltilen bu değerleri yaşama geçirecek başka bir örgütlenme biçimi de zaten yoktur.
Solcu, “yurttaş” kavramını, insan hakları kavramından ayrı düşünmediği gibi; bu kavrama, üretim ilişkilerinde yüklendiği role dayalı nitelendirmelerle daha zengin bir kişilik de katar.
Solcu, “ulus” kavramında din ve ırkta birlik arayışını şiddetle reddeder. (Cermen dünyası solcuları hariç) “Devlet”i ise yurttaşına kimlik damgası vuran aygıt değil, kişilik tanıyan kuruluş sayar. Bu kişiliğin çerçevesine inanç ya da inançsızlık özgürlüğü, dil ve anlatım özgürlüğü de girer. İşte bu çizgi, milliyetçi sağ ile ulusalcı solu ayırt eden çizgidir.
Bu özgürlüklere sahip olan yurttaşların ortaklaştığı uyumlu birliği korumak, karşılıklı iletişimi sağlamak üzere bir ulusal dile ve düzenleyen ilkelere sahip olmak zorunludur. Bu zorunluluk, bir başka özgürlük konusu olan, başka dillerin varlığını inkârı, engellemeyi, korumamayı, özel ya da seçimlik olarak öğretmemeyi gerektirmez.
Yurttaşların kendisini istediği gibi görme, yaşama, tanımlama ve ifade etme, geleceğini tayin etme hakkına; ırki, dini, siyasi gerekçelerle, baskı ve yasaklamalarla sınırlama getirilemez, örgütlenmesine engel konamaz. Uluslara üstünlük, devletlere sınırları belirsiz mutlak yetkiler tanınamaz! Küreselci taleplerinin de aynı doğrultululuğuna bakmaksızın, mazlum düşürülene sahip çıkmak görevdir. Ancak, “kim tarafından mazlum düşürüldüklerini” sormak, hesabın muhatabını tayin etmek kaydıyla! Bu da solcuyu diğerlerinden ayırt eden çizgidir.
Not–1: Aşağıdaki bilgilerin bu sunumla hiçbir ilgisi yoktur. TESEV’in (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) 2006 yılı yoklamalarına ilişkin raporundan alınmıştır. Derlemenin yapıldığı ülke halkının beklentileri: “Demokrasi, kalkınma, gelişme, çağdaşlaşma, herkese aş, iş ve yoksulluğa çare”dir.
———————————————
“…kendini “İslamcı” sayanların oranı yüzde 48,5... “Başörtüsü İslam’ın emri” diyenlerin oranı yüzde 71,5... “İmam-hatiplilerin her üniversiteye girebilmesini” isteyenlerin oranı yüzde 82,4... “Laikliği” benimseyenlerin oranı yüzde 20,3… “
___________________________________________________

2006/12 |