Umut / Aylin YILDIZ
Şöyle iç açıcı bir şey olsun. Mâlum yıl sonu yeni bir yılın eşiğindeyiz usuldendir şöyle umutlu bir yazı olsun. Gazetemizi takip eden bütün okurlarımıza yeni gelen yılın gelecek yıldan daha güzel olacağına inandıralım. İnandıramasak da biz üstümüze düşeni yapalım. Yani son yazınız umutlu olacak arkadaşlar. İstemiyorum böyle kasvetli, acı, elem, keder dolu yazılar. Sene içinde iyi de yılbaşı çekilmez artık. Seneye kaldığınız yerden devam edersiniz.
Roman yaz dese bu kadar şaşırmaz ürkmezdim herhalde. İçimde ki korku birden öfkeye bıraktı kendini. Ulan yazdığım yazılara verdiğin üç otuz parayla bir de bana umut sipariş ediyorsun. Demek geldi içimden ama susmak zorundaydım işimi kaybetmek istemiyordum. Megolaman yazı işleri müdürüne karşı çıkmak, bütün bir gazeteye akordu bozuk orkestra gibi umut yazdırmak isteyen bu adama karşı çıkmak daha beter umutsuzluğa düşürebilirdi beni..
İç sıkıntısıyla attım kendimi sokağa. Umutla karşılaşmak yaramamıştı bana. O bana alışık değil ben ona. Onsuz yaşamaya onsuz da idare etmeye alışığım ben. Kendimi umudu anlatırken düşünmek güldürüyordu beni bir adım sonrada sinirlendiriyor. Onu düşündükçe daha da uzaklaşıyor benden. Umut yazmayı umut eden birine dönüşüyorum ve gittikçe daha da umutsuzlaşıyorum.
Bir kadın, bir adam belli yılbaşı alışverişi yapmışlar. Yan yana oturuyorlar tramvay da. Kadın etrafı, kendine bakan kimse olup olmadığını kolaçan edip sanki kendi malının hırsız gibi elinde ki renkli poşetten bir oyuncak çıkartıyor. Evliler ve çocukları var belli. Nerden biliyorum? Adamla iş birliği edişlerinden, birbirlerine verdikleri kısa kısa cevaplardan donuk bakışlarından ta ki oyuncak ortaya çıkıncaya kadar üzerlerinde ki kasvetten anlıyorum.
Ya da anladığımı sanıyorum. Umuttan uzaklaşmak için her şeyi düşünebilirim bu akşam. Umut etmemek için her türlü umutsuzluğa razıyım bu akşam. Aksi takdirde sonum olacak benim. Gözleri ışıyor kadının oyuncağa bakarken adam yüzüne bakmasa da ışıltı dan emin sırnaşık bir kedi gibi ışıktan yaralanmak için yanaşıyor kadına. Oyuncakla ilgili, oyuncağın sahibi veledin nasıl da mutlu olacağı ile ilgili bir şeyler anlatıyor. Kadın başını sallıyor, kabulleniyor o velet mutlu olacak yine bu yılbaşı. İkisine de onu mutlu edebilmenin kırık hüznü düşecek yine.
Umuttan bahset oğlum ya! Diyorum. Umuttan bahset! Umudu anlatacağım derken yine umutsuzluğa düşüyorsun. Sersemliyorum kafamı yumruklamak istiyorum, bunalıyorum ve tam o sıra da Beyazıt’a geldiğimi hayretle fark ediyorum içime bir mutluluk bir rahatlık yayılıyor. Acaba umutta böyle bir şey mi?
Medreseye giden yönde ilerliyorum insan kalabalığını yara yara. Akşamın ayazı ama yine dolu medrese. Çok eskilerin medresesi, eskiden beri çay bahçesi. Sebil, öğrenci yuvası, her tipten adamın uğrak yeri. Her şey bozulsa da bir çayın güzelliği bozulmuyor burada. Bir köşeye nargileden uzak bir köşeye siniyorum. Herkesi görebileceğim ama kendimin kolayca görünemeyeceği bir yere. Yılbaşı, iki elimin parmaklarından az zaman kaldı yılbaşına. Ne yapacağım ben yılbaşında?
Tavır beğeniyorum kendime. Yılbaşı, dini, milli bütün bayramları umursamaz aykırı tavrımı çıkarıyorum beynimin gardolabından. Yok diyorum, bayağı eskimiş, yıpranmış dikişte tutmaz artık. Annem geliyor aklıma, ona gitmek onunla geçirmek yılbaşını.
Yüzünü getiriyorum gözlerimin önüne sevincini. Aslında sırf bunun için bile gidilebilir ama çok yoksun hissediyorum kendimi. Çocukluğumun leylek bacaklı, yüksek masaları geliyor gözlerimin önüne. Hiç durmadan hummalı bir çalışmayla delicesine donattığı bazen kendini kaptırıp aynı familyadan yemeklerle donattığı- piyaz,nohut- o özenli sofralar geliyor gözümün önüne. Yılbaşı sabahı erkenden kalkar leylek bacaklı masanın olduğu odaya giderdim, dün akşam ki görkeminden arta kalanı görmek için. Loş kasvetli bir kış günü boş, uzun bacaklı bir masa. Ayaklarının dibinde kuruyemiş, meyve kabukları öyle hüzünlü öyle yalnız bir masa.
Cahide geliyor aklıma birden. Ona sığınmak. Neden geldin? Niçin geldin? Ne zaman döneceksin? Sorularını asla sormayan o kadına gitmek geliyor aklıma. Bir bedene tutunmak onda kalabilmek için yaşadığım med- cezir ve her seferinde daha da hızlı düşüşüm kendimi daha da yalnız ve pişman hissedişim. Beceriksizce kurmaya çalıştığım cümleler, onun hazin gülümsemesi ve ev sahibinin umursamadığı bir hırsız gibi kapıyı çekip çıkışım.
Birinin beni seyrettiğini hissediyorum. Bununla ilgili bilgim yok ama öyle hissediyorum. Bütün düşüncelerimden sıyrılıp silkelenmeye çalışıyorum. Aynı anda da karşı masada bir adamın beni bir garip süzdüğünü fark ediyorum. O garip süzme haline ortak oluyorum bende onu nedenini bilmediğim bir merakla süzüyorum. Karşılıklı bir yerlere gidiyoruz. Ta eskilere bunu onun yüzünde görebiliyorum. Ta eskilerden, olmamız gereken yere yani şimdiki zamana geldiğimizde hatırladığımız şeyden kurtulmak için ben tatsızca başımı yan tarafa çevirmeye çalışırken bunun için artık çok geç olduğunu anlamam fazla zamanımı almıyor.
Çetin! Diye tatsız bir tıslama duyuluyor dişlerimin arasından. Evet Çetin! Küsmüş, alınmış yaşlı kadınlar gibi kalakalıyor öyle boynum yan tarafa dönük. Gözlerim yine eskilerin çöplüğünde bir şeyler eşelemekte. Bir kız resmi buluyorum o çöplükte. Çöp adamın ganimetlerinin içinde. Bir çöp adam adeta parmakları liğme liğme olmuş eldivenleriyle tükürüp bu resme, üzerinden geçen yılların tozunu temizlemeye o yüzü daha da iyi hatırlamaya çalışıyor. Trafik lambaları, geniş akan trafikler hatırlıyorum. İçimin titrediği aklımda ki her düşüncenin silinip, bir el, narin bir el olduğu zamanları hatırlıyorum. O eli tutabilmek için ona sarılabilmek için kaç caddeyi nedensiz saçma sapan katettiğimi nasıl bir sarsak aşık olduğumu hatırlıyorum. Sırtımı döndüğümde ise o narin elin sahibinin, bu eski resmin sahibinin kıyak arkadaşım Çetin’in yatağından fırlayışını hatırlıyorum.
Çok geçmiyor onun sesini duyuyorum. Yuh be! Diyesim var. Ama demiyorum. Sandalyeyi çekip yanıma oturuyor. Sessizlik oluyor aramızda aslında bu sessizlik en olağanı.. Çaycı iki çay bırakıyor önümüze. Çayı hâlâ kıtlama içiyor. Ağzının içinde erimeyi bekleyen sert bir şeker parçası. Tıpkı aramızda ki soğuk taş gibi. Beni zor tanıdığından bahsediyor, çok değiştiğimi az daha tanıyamayacağını anlatıyor. Kısa kesik kesik cevaplar veriyorum. Ne iş yaptığını sormamı ister açıklar veriyor, atlamam için küçük can simitleri. Sormuyorum çünkü biliyorum ne iş yaptığını. Birkaç eski tanıdıktan uzun aralıklarla aldığım haberlerden biliyorum ne iş yaptığını. Organizatörlük, menajerlik yapıyor. Dalga geçiyorum içimden, beceremediğin bir işe illa bir yerinden yapışmaksa, işte bu adamında yaptığı bu. Taksimde salaş ucuz türkü barlara sazcı bulur, solist bulur, olmadı tesisat çeker.
O can alıcı soruyu sorana dek kayıtsız, ilgisiz, gizli bir kinaye ile onu başımdan savuşturabileceğime gerçekten inandığımı anlıyorum. Damdan düşer gibi pat diye ‘’Yılbaşı gecesi bağlama çalar mısın?’’ diyor. Önce anlamıyorum ne dediğini. Bir yerlerde bir bağlama sözü duyuyorum sadece o çınlıyor kulaklarımda. Her şeyi, delicesine her ayrıntıyı hatırlayıp ta bu sözcüğü ve ifade ettiği şeyi nasılda hayatımdan kapı dışarı ettiğimi sanki o an anlıyorum. Ne cevap vermem gerektiğine karar veremiyorum. Çok uzun zamandır çalmadığımı , hayatımın amacı belirlediğim o aşkla sevdiğimi iddia ettiğim şeyi hayatımdan nasıl çıkardığımı ona söylemeli miyim? Sanırım bu söylemek değil bir itiraf olacak. Nerden anlamış olabilir? Yada biliyor mudur? Benim ondan haber aldığım gibi o da benden haber almıştır kuşkusuz. İnkar etmek daha da berbat görünmemeden başka ne işe yarar ki. Bir an onu reddetmenin ne zevkli bir davranış olacağını aklıma getiriyorum. İşte fırsat, al kullan!
Yılbaşı gecesi iyi bir sazcıya ihtiyacı var ve belikli tüm yolları tıkalı. Bu iş onun için önemli yoksa bana teklif etmezdi. Her şeye rağmen onu reddetmeyeceğimi biliyorum bunu yapamayacağımı. Yılbaşı gecesi orada bağlama çalmak bunca yıldan sonra onu tekrar elime almak ne kadar korkutucu ise yalnızlığım bundan daha da korkutucu.
Yıllar sonra bağlamayla karşılaştığımda ellerim titriyor. Bütün vücudum sanki onun telleri gibi geriliyor. Çalamayacağımdan korkuyorum, tekrar yapamayacağımdan. Ama çalacağımı biliyorum. Tıpkı bir kadını sevmek gibi dediğini hatırlıyorum bize bağlama çalmayı öğreten adamın. Çetin’ in bana ‘’bende senin gibi çalar mıyım ulan bir gün?’’diyen sesini hatırlıyorum. ‘’Çalacaksın oğlum tabii, zaten çalıyorsun’’ diyen iyi niyetli sahtekârlığımı düşünüyorum.Tıpkı o kızın bana yaptığı gibi olmadığı asla olamayacağı bir şeye onu inandırmaya çalışarak aslında kalbini ne denli kırdığımı anlıyorum.
Bir türkünün notaları var önümde. Daha önce hiç çalmadığım anlamadığım dilde bir türkü.
Bağlamayı kucağım alıp tam karnında ki oyuğa yani yarasına sürüyorum mızrabı. Bağlamayı bağlama yapan tellerinin gerilmesi değil karnındaki oyuk yani yarasının inlemesidir diyen ustamın sesi kulaklarımda. Tıpkı bir kadını sever gibi diyen sesi kulaklarımda.
Onun gibi olamadığım için bunu başaramadığım için bunca hayatımın amacından vazgeçtiğimi ve hiç tanımadığım insanların yüzünde, hiç sevemediğim kadınların bedeninde aradığım umudumu çok uzun zaman önce kendi ellerimle terk ettiğimi şimdi anlıyorum. Bağlamamın tellerine dokunduğumda mızrabı karnında ki yarasına değdirdiğimde kendi yaralarıma da dokunuyorum.
Hüzünlü bir girişi var türkünün ama hoş güçlü bir nakaratı da var. Efkar dağıtan, her şeye rağmen umut var, yaşamının anlamını bilene her şeye rağmen umut var, diyen efkar dağıtan bir nakaratı var şimdi çaldığım türkünün.

2006/12 |