Uzlaşmazlıkla Beslenen Demokrasi Kesintileri / Aslı YAMAN

 

 

 

İkilem.. Ne garip bir çelişkidir! Kalbinizin bir tarafı ağlarken, diğer tarafın inadına gülümsemesi. Bir tarafın yıkılan hayallerinin enkazında kalırken, öteki tarafın hayata umut bağıyla sıkı sıkıya bağlanması… Bilmeyen, yaşamayan var mı bu duyguyu? İşte birbirine meydan okuyan iki taraftan hangisi ağır basarsa o tarafa gider kişinin hayatı.


Peki geçmişinden bu yana bağrında ikilem barındıran, bu duygudan bir türlü kurtulamayan bir ülke hangi yöne gider? Ülkenin yönlendirilmesinde kullanılan araçlar farklı fakat ulaşılmak istenen amaç aynıydı. “Daha adaletli , daha yaşanabilir bir ülke..!” Elbette ki amaca ulaşma öyle kolay olmayacaktı. Dile kolay “Daha yaşanabilir bir ülke!” Herkes farklı bir ideolojiye sarılıp düştü hayallerinin peşine..

70’li 80’li yıllarda sağ tarafın tam karşısında dimdik duran sol vardı. “önce halkım, sonra ben” görüşüyle yanıp tutuşan genç bedenler başroldeydi. Fakat bedenlerin ateşi öylesine fazlaydı ki, etrafında ne varsa şuursuzca yakmaya başladı. Her gün akşam ajanslarında onlarca ölüm haberi geçiliyor, verilen her haberde aileler evlatlarını kaybetmenin acısını duyuyorlardı. Genç hayatlar bazen bir darağacında, bazen “karşı taraftan” gelen hain bir saldırıyla sonlanıyordu. Derken ‘12 Eylül 1980 tarihinde saat sabah 04’te TRT radyosundan Org. Kenan Evren’in sesi duyuldu. Evrenin ağzından “ Devletin varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik saldırılar yoğunluk kazanmıştır. Buna karşılık devlet organları ve anayasal kuruluşlar işlemez duruma getirilmiştir.” ; diye başlayıp, “TSK , iç hizmet kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyetini koruma ve kollama görevini Türk Milleti adına yerine getirmek için ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.” ; diye devam eden ve “Parlamento ve hükümet feshedilmiş, millet vekillerinin dokunulmazlığı kaldırılmış, bütün yurtta sıkı yönetim ilan edilmiş, yurt dışına çıkışlar yasaklanmıştır. İkinci bir emre kadar saat 05,00’ten itibaren sokağa çıkma yasağı uygulanmıştır.” ; diye sonlanan cümleler döküldü..Demokrasi “darbe” almış, Türkiye’ de hayat durmuştu. Kurtuluş savaşından alnının akıyla çıkmış, fakat halen savaşta açılan yaraları sarmaya çalışan Türk Milleti için inen her darbe , yara üstündeki kabuğu kaldırıyor, can acıtıyordu.. Adına “Bayrak Harekatı” denilen bu müdahale sonucu sıkı yönetim mahkemeleri kuruldu. 90 güne kadar çıkan gözaltı süreleri, sorgular, yargılamalar sonucunda, başta AP Genel Başkanı ve dönemin Başbakanı Süleyman Demirel olmak üzere, MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş TSK güvencesindeki ikametgahlarına yerleştirildiler. Basın-yayın organları ciddi bir sansüre maruz kaldı. İşçi hak ve sendikal faaliyetleri, dernek çalışmaları kısıtlandı. Sakıncalı görülen film, gazete ve dergiler imha edildi. Birçok vatandaşımız yurttaşlıktan çıkarıldı. Binlerce kişi “bir daha kamu hizmetinde çalıştırılmamak üzere” görevlerinden alındı. Derken zaman bu yaşananlara ilaç oldu. Yara “zaman ilacıyla” iyileşmiş fakat derin izler bırakmıştı. Türkiye’ de duran hayat , yavaş yavaş normale dönmeye başladı.

Takvim 1990’lı yılları gösterirken bu sefer ülkenin doğusunda kıpırdanmalar başladı. Evet bu sefer ülke Türk-Kürt ikilemiyle karşı karşıyaydı. 1984’ün ikinci yarısında ilk silahlı eylemini gerçekleştiren PKK terör örgütü şiddet eylemlerini arttırmıştı. 20 yaşındaki genç Mehmetçiklerimizi hain pusularda şehit veriyor, aldığımız her şehit haberinde kalbimize kan damlatıyorduk. Öte yandan çeşitli vaatlerle kandırılmış, terör örgütünün ağına düşürülmüş gencecik bedenler sönüp gidiyordu. Emperyalizm denen canavar şimdi de Kürtçülüğü Türkiye’ye karşı bir silah gibi kullanıyordu. Ağır hayat şartları ve zorlu coğrafi koşullarla mücadele eden halk için terörle birlikte hayat bir kat daha zorlaştı. Terörden kaçmak için evlerinden, topraklarından uzaklaşmak zorunda kaldılar. Terör örgütü kadın, çocuk demeden önüne ne çıkarsa yok edip geçiyordu. Ülkesine hizmet etmek için görevi başında olan öğretmenlere, doktorlara hain tuzaklar kuruyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik güçlerine silahla saldıran bir örgüte cevabında silahla verilmesi yadsınamazdı. Güvenlik kuvvetleri terör örgütünün emellerine ulaşmasını engellemek için şiddetli çatışmalara girip, terörün kökünü kurutmaya çabalarken eğitim ve sağlık alanında harcanması gereken ülke kaynakları, ortadaki mecburiyetten dolayı askeri mühimmat ve silah alımına kaydırıldı. Salt silahlı mücadeleyle PKK’ya karşı tam başarı sağlanamasa da, terör örgütüne ağır kayıplar verdirildi. Zaman denilen merhem doğudaki yaraları da sarmaya başladı. Çalkantı duruldu, şiddet azaldı.


Türkiye milenyuma yeni umutlarla girdi. “daha yaşanabilir bir ülke”ydi istenen. Bugüne kadar çeşitli pürüzler çıkmış , bir türlü istenen ülke seviyesine gelinememişti. 2000’li yıllarda herkesin umudu vardı. “Her şey daha güzel olacaktı!”


Fakat ikilemin ortaya çıkması gecikmedi. Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilen Merve Kavakçı’nın TBMM’de ant içme törenine türbanla gelmesiyle patlak veren olaylar sonucu bu sefer de, “Çıkar türbanını , öyle gir üniversiteye!” diyenlerle ; “Hani özgürlük? Neden başımı örtme özgürlüğümü elimden alıyorsunuz?” diyenler karşılıklı yerlerini almışlardı. İki tarafta birbirine anlayış göstermiyor, tanrı ve kul arasında kalması gerekenler bir bir ortaya dökülüyor, “inanç” siyaset masalarına yatırılıyordu. ‘Kimin ne kadar Müslüman olduğu!’ tartışılır hale geldi. Oysa ki ; ne kimsenin , kimsenin inancını sorgulamaya hakkı vardı ne de inancının gereğini yerine getirmesine karışma hakkı.. İki tarafta kendisine sığınacak bir liman buldu. Her fırsatta laikliği ortaya atanlara cevap gelmekte gecikmedi:’Sen nasıl Müslümansın?” Kısacası İslam’ın da laikliğin de içi boşaltıldı. İçleri boş birer kovuk haline gelen laiklik ve İslam , anlayışsız insanlar için iyi birer saklanma yeri oldu. Anlamadan, dinlemeden, yargılamadan, tartışmadan saklandıkları bu kovuklardan yorum yapıp, birbirlerini insafsızca eleştirmeye başladılar.


Türkiye’nin kaderiydi ikilemde kalmak! İkilem , en baştan bugüne kadar çeşitli şekillerde ortaya çıkıp boy gösteriyordu. Mekan, ideolojiler, genç insan çehreleri zamanla değişirken, ülkede değişmeyen tek şey, birbirine asla anlayışla yaklaşmayı başaramayan iki taraftı..


Bu anlayışsızlık sonucu elimizde kalan ise;
1960, 1971, 1980 yıllarında yaşanan üç askeri müdahale..
Yaşanan bu demokrasi molaları sırasında meydana gelen binlerce gözaltı..
Fişlenen milyonlarca insan..
Zorla ülkesinden koparılan vatandaşlarımız..
Darağacında son bulan genç hayatlar..
Ruhlarda açılan ve tamiri asla mümkün olmayan derin yaralar..
Yurt savunması için harcanan milyonlarca dolar..
Kaybettiğimiz binlerce Mehmetçik..
Terör sonucu kaybettiğimiz 30 000‘e yakın vatandaşımız..
Öğrencilik hayatları sona eren yüzlerce genç..
Peki , çözüm ne? Fikir dayatması yerine, sadece biraz “empati”…
“Daha yaşanabilir bir ülke!” ye kavuşabilmek umuduyla..