Örgütlenmenin Adı: Sendika / Aslı YAMAN
Yıllar boyunca sosyal adaletin sağlanması, gelir dağılımındaki uçurumun giderilmesi konuları birçok kez gündeme geldi. En basit tanımıyla sosyal adaleti “toplumun her seviyesinin eşit eğitim, eşit sağlık, eşit adalet ve en önemlisi emeğinin karşılığında eşit ücret alma hakkına sahip olmasıdır” diye tanımlayabiliriz. Peki toplum içinde “sosyal adaletsizliğe” en çok maruz kalan kimlerdir? diye bir soru yöneltirsek eğer bunun cevabı çok açık ve nettir. “emekçi” diğer bir değimle “işçi sınıfı”.. Beyin yada kol gücünü yani kısaca emeğini satarak hayatta kalma mücadelesi veren insanların tümünü “işçi” tanımı altında toplayabiliriz. Toplumu ayakta tutan, çarkları döndüren, gündelik hayatın tüm aşamasında emeği geçen işçiler maalesef ki her daim sömürüye maruz kalmış ve hak ettikleri “insanca yaşama” seviyesine bir türlü ulaşamamışlardır. Yüz yüze geldikleri bu vefasızlık karşısında yapacakları tek şey örgütlenip tek yumruk olarak kendisini sömürü metası olarak gören sermayeye karşı birlikte hareket etmekti. Yasal sınırlar içinde bu örgütlenmeyi sağlayan kuruluşlar “sendika” olarak adlandırılır. Sendikaların, hassasiyet gösterdikleri başlıklar, eşit emek karşılığı eşit ücret, ücretin “insanca yaşamaya” elverişli olması, grev, toplu sözleşme, çalışma koşulları ve sosyal güvence konularıdır. İşçilerin dili, dini, mezhebi, ırkı, mesleği, cinsiyeti, yaşı, dünya görüşü ne olursa olsun ortak çıkarları aynıdır ve sermayeye karşı “sendika” çatısı altında birleşirler.
Kapitalist toplumlarda emek-sermaye devamlı karşı karşıya gelmiş ve malesef sermaye, emeğin üstünde “sömürü politikası” uygulamıştır. Zorlu hayat koşullarında ayakta kalmak için düşük ücrete, kötü çalışma koşullarına razı(!) olunması, ülkedeki işsizlik oranının yüksek olması gibi etkenler emekçinin elini kolunu bağlarken, sermayenin uygulamış olduğu bu “sömürü politikasının” şiddetini arttırarak devam etmesine sebebiyet vermektedir. Bu adaletsizliğin ortadan kalkması içinde öncelikle, işçi sınıfı ve emek yandaşlarının ortaklaşa çalışması sonucu sendika çatısı altında güçlü bir örgütlenmeye gidilmeli ve siyasette etkin bir rol oynanmalıdır.
Ülkemizdeki sendikal sürece göz atarsak eğer, tarih 1947yi gösterdiğinde ilk “sendika kanunu” çıktı. İşçilerin sendika çatısı altında toplanmasına izin veren bu yasa grev ve toplu sözleşmeyi yasaklıyordu. En doğal hak ve en güçlü silah olan grev hakkının emekçiye verilmemesi, en değerli varlığa “emeğe” verilen değeri gözler önüne seriyordu. Neyse ki bu durum çok fazla sürmedi ve İsmet İnönü Başbakanlığındaki 28. hükümet tarafından 274 ve 275 sayılı Sendikalaşma, Toplu Sözleşme ve Grev yasaları çıkarıldı. Bu yasanın altında dönemin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’in imzası vardı. Çıkan bu yeni yasa ile haklı mücadele ülke çapına yayılarak devam etti. İşçi sınıfı toplumda hak ettiği yere gelme ve yönetimde söz sahibi olmanın yollarını aramaya başladı. Bu arayışla birlikte yurt çapında bir örgütlenmeye gereksinim duyuldu ve mevcut ihtiyaç sonucu 31 Temmuz 1952de TÜRK-İŞ (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kuruldu. İşçi Faaliyetleri bu çatı altında sürdürüldü fakat tarih 1966 yılını gösterdiğinde TÜRK-İş in içinde görüş ayrılıkları başladı. Bu fikir ayrılıklarının hat safhaya gelmesine ve bazı sendikaların TÜRK-İş ten ayrılmasına sebebiyet veren olay ise, 1966 da gerçekleşen Paşabahçe Şişe Cam Fabrikası grevi idi. Grevi sonlandırmak isteyen TÜRK-İŞ yönetimi ile devam etmesini savunan üye sendikalar arasındaki görüş ayrılığı, bu sendikaların TÜRK-İŞ ten ihraç edilmeleriyle sonlandırılmıştır. Bütün bu yaşananlar sonucunda sendikal faaliyetlerde yeni oluşumlar boy göstermeye başladı. 13 Şubat 1967 tarihinde TÜRK-İŞ ten ayrılan 5 sendikanın(T. Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş, Gıda-İş, T.Maden-İş(Zonguldak) ) birleşmesi ile DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kuruldu. Bu yeni konfederasyonla birlikte işçi direnişine yeni bir soluk gelmiş ve eylemler hız kazanmıştı.
Fakat ülkede buhranlı günler baş göstermeye başladı. 61 anayasasının kabulü ile esen liberal hava eşliğinde, 274-275 sayılı yasaların kabulü ile genişleyen işçi hakları, 12 Eylül 1980 sabahı saat 04te “darbeye” maruz kaldı. TÜRK-İŞ dışındaki tüm sendikaların faaliyetleri durduruldu. Davaların sonuçlanmasıyla birlikte tekrar açılan sendikalardan en sonuncusu DİSK’e bağlı sendikalar oldu. Söz konusu bu sendikaların davalarının sonuçlanması 10 yıl 10 ay gibi çok uzun bir süre aldı. 16 Temmuz 1991 tarihinde DİSK için beraat kararı çıktı.
Askeri müdahalenin akabinde hazırlanan 82 anayasası ile her alanda kısıtlanan özgürlüklerden emekçi sınıfı da nasibini aldı. 274 ve 275 sayılı yasalar yerini halen yürürlükte olan 2821 ve 2822 sayılı yasalara bıraktı. Bu yasalar arasındaki temel fark işçi sendikalarının işyeri esasına göre değil işkolu esasına göre kurulabilmesiydi. Şüphesiz işkolu esasına göre kurulacak bir sendikada işçileri örgütlemek daha zor olup daha uzun zaman alacaktır. Bu da sendikal faaliyetler açısından dez avantajdır diyebiliriz. Çünkü örgütsüz bir sendikanın, başarılı direnişlere imza atacağını düşünmek ancak bir ütopya olacak kalacaktır.
Şu anı değerlendirdiğimizde ise ortaya çıkan tablo hiç iç açıcı değildir. 1980 sonrası kopan zincirde halen eksik halkalar vardır ve buda işçi hareketinin neredeyse tamamiyle durma noktasına getirerek, emek hak edişinde işverenin sözünün geçmesine sebebiyet vermiştir. Kendini söz sahibi olarak gören işveren ise karını arttırmada en pratik yolu seçmiş yani emeği sömürmüştür. Mevcut haksızlığa karşı tek tek mücadele imkansız olacağı gibi en etkili yol sendika çatısı altında sıkı bir örgütlenmeye gitmektir.

2007/01 |