Evcil Irkçılık / Sadettin KOŞAR

 

 

 

Her kalem ve kelam ehline göre tanımı değişen “milliyetçilik” bir ideoloji. Siyasal teorilerin pek çok teriminde olduğu gibi onun da tanımında bir netlik yok. Ben, “Evcil ırkçılığın ve cebine doğru konuşanların ideolojisi” diye tanımlıyorum!

“Türk milliyetçiliği”ni konu ettiğimizde tanımlar hem çoğalıyor hem de bulanıklaşıyor.

“İşte şu tanım Türk milliyetçiliğini enikonu anlatmış” diyemiyoruz. Ortak noktalardan tanım: “devlet-millet birliğini temin etme ve ebedileştirme, birey-millet ve yurttaş-devlet ilişkilerini kutsallaştırma düzeyine çekme” temellerinde özetlenebilir.

Buraya kadar sorun yok gibi!

Devletin, milletin ve aralarındaki ilişkinin sonsuzlaştırılmasında izlenen yöntemler ve bu kavramların yerine geçen (onları temsil eden) siyasal gücün kim olacağı konusunda asıl kıyamet kopuyor! İdeoloji, egemenlerin ideolojisi olunca; onlar eliyle devlete taşınıyor ve

ister istemez de egemen ideoloji oluyor. Pek doğal ki devletin egemenlik hakkını, tek başına ona hükmedenin kullanması sonucunu yaratıyor.Egemen ise devlet-millet ilişkisinin sürekliliğini, kendi hükmetmehakkının sürekliliğine dönüştürüyor. Ve bu iktidarı halka bekletmeninyollarını yaratıyor.

İdeolojinin özü bu ama dahası da var:

Azgın bir hükmetme tutkusu, yabanlığını, “milliyetçilik” takım elbisesiyle ancak bir süre saklayabiliyor. Sosyolojik, ekonomik ilişkiler ağı başlayınca paketlenmiş asıl kimlik, hırıltılar içinde öne geçiyor; antiemperyalist olması gereken milliyetçilik, uluslarüstü sermayenin yanı başına çadır kuruyor. Sağlama aldığı hükmetme hakkını onlara teslimdeyse; doğrusu ya bir beis görmüyor!

Asıl garabetin başlama yerine döndüğümüzde, “cebine doğru konuşma” noktasındaki dizilişi görüyoruz ki; egemeninden düzen bekçisine, açlık tehdidi altındaki garibanından okumuşuna(!), bilim esnafına ve sivil bürokratına değin aynı terminolojiyi kullanır bulabiliyoruz.

“Devlet-millet”, “din-iman” diye başlayan ve genelde bir toz duman bulutu yaratan bu söylemlerin başında her sınıftan insan yakalamak mümkün. (Çoğulcu dünya görüşüne sahiplik iddiasındakiler de aynı durumda olunca, buna “yakalamak” ifadesi uygun düşerdi!)

Her yakalanan: “ama benim milliyetçiliğim farklı, pozitif!” ya da “ama ben ötekiler gibi negatif milliyetçi değilim, ulusalcıyım!” savunması yapıyor. (Bu durumda milliyetçilik utanılası bir durum sayılıyor her halde!) Hatta bu savunmalara sosyolojik, ekonomik, kültürel, politik, yerel ve küresel kimi boyutlar katıp; karmaşık bir kesişme yeri tariflenirse “ulusalcı solcu”, “sosyal devlet”, “sosyal piyasa” kavramları eklenirse de “sosyaldemokrat ulusalcı” elde ediliyor!

Yerellik kavanozunda kapak sıkışması nedeniyle çok bekletilen milliyetçiliğe, para-militer derinlik katınca; uzantı sokağa “Ülkücü çete” olarak yansıyor. Aynı karışıma tarikat terbiyesi ilavesiyle “Alperen”, milleti çıkarıp cemaat yerleştirince “tarikat mangaları” elde ediliyor ve sokakla birlikte ülke karışıyor…

İşte o vakit evcil görüntüye ihtiyaç kalmıyor ki, “ırk ve menşe birliği” esasında milliyetçiliğin vakti gelmiş oluyor!

Türkiye siyasal gündeminde uzunca bir süredir duran ve daha da duracağa benzeyen “milliyetçilik”, yakıştırılmış adıyla “ulusalcılık” tam bir kavram kargaşası içinde. Bu karmaşa topluma çok sıkıntı veriyor, daha da vereceğe benziyor.

Kurucu iradenin, bir coğrafyanın (Türkiye) korunmasına da yönelen milletçi”liğini(ulusçuluk), uygulamada soy korumacılığına yönelten “milliyetçi”liğe(ulusalcılık) dönüştürenler daha başından bir karşı devrim girişimini de başlatmış olduklarından: turpun irisi heybede kalmış oluyor!

İdeolojinin “kafası karışık insan ihtiyacı”nı da karşılayan durumunu; devlet-yurttaş, toplum-birey kavramlarından hareketle, milliyetçilikle devletin buluşturulduğu günlerden (20. yy. ilk çeyreği) başlayarak incelemeye çalışalım. Birisi hukuksal, öteki toplumbilimsel iki yönelme!

Cumhuriyetin kurucuları çok uluslu, çok dinli, çok dilli ve kültürlü bir imparatorluktan veraset yoluyla bir devlet teslim aldıklarında, ortalıkta bir millet yoktur. Hızla onun inşasına girişilir. Bir antiemperyalist savaşın ardından yapılandırılacak devletin milli olabilmesi, bir millete dayanmayı gerektirirken, milletin de insan unsurunun devşirilmesini

dayatmıştır. Bu devşirmeye kimi kez “din” kimi kere de “soy” esas alınmış, birlik “yurttaşlık” temelinde yükseltilmiştir.

Kurucu irade devlet millet ilişkisini “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” sözleriyle “hukuki temel”de ifade etmiş ve tüm Cumhuriyet anayasalarına böylece koymuştur. Toplum birey ilişkisini ise “Ne mutlu Türküm diyene!” sözleriyle “sosyolojik temel”e oturtmuştur.

Kökenin görmezden gelinebilirliğinin açık ifadesi sayılması gereken bu yönelmeler, “milliyetçilik” değil, “milletçilik”tir. “Hukuk milletçiliği”, “Medeni milletçilik”, olmayanı yaratmak!..

Zaten istense de bir köken, ırk, menşe birliği gözetilemeyeceğinden milliyetçilik yapılamayacaktır. Kuruluş sırasında “din birliği”nin de esas alındığını görüyoruz ki; Gagauzlar Hıristiyan Türk soylu olduklarından “Ahali Mübadelesi” kapsamına alınmazken, İslam inanışındaki Gürcüler ve Pomaklar göçmen olarak kabul edilmiştir. Öte yandan, Lozan’ın azınlık tanımı da “din” perspektiflidir.

Dil konusu daha bir karmaşıktır.

İnsanımızın çağdaş, demokrat, çoğulcu bir dünya görüşüne sahip olup olmadığına bakılmaksızın ortalama zihniyet kalıbı; devletin dili değil, resmi dili olacağı yolundadır. Bunu, devletlerin resmi dili, halkların da anadili olacağı zımni kabulü diye düşünebiliriz. (Devlet ve uygulamaları, hatta hukukumuz toplumun ardında kalmış, 2001 yılına kadar direnmiş olsa da!)

Bu şartlar milliyetçiliğe zemin olamayacak kadar açıktır aslında! Ama yapılmıştır, üstelik bir ucu etnik milliyetçiliğe dayandırılarak yapılmıştır! Türk milliyetçiliği, Türkiye’ye yol gösteremeyecek kadar yoldan uzaklaşmıştır. Devletin, egemenlik hakkını tek başına kullanması esasını da içeren milliyetçilik, bu iradenin uluslarüstü birlikler ve sermaye ile

paylaşılmasında ve hatta devredilmesinde de karşı tarafta nöbete yazılmıştır. Bu durum salt Türkiye’ye özgü olmasa da başlı başına bir sorundur…

Türk milliyetçiliğinin sorgulanmaya muhtaç asıl handikabı, demokrasiye inançtır. Darbecilerin yanı başında saf tutulması, ancak -bir demokratik birikimin gereksizliği- düşüncesiyle açıklanabilir. Kolayca hukuk dışına çıkabilen ve güce tapınan bir yapıyla! Bu düşünüş şeklinin, egemen ideoloji olarak devlete taşınması da devletin hukuk dışına kolayca çıkması sonucunu yaratacaktır. Ki buna yaşayarak tanık oluyoruz!

Milliyetçilik Türk insanına çeteler eliyle ulaşmayı yol yapmış, bu alışkanlığını devlete de taşıyan güç olagelmiştir. Devlet-millet birliğini kurmak bir yana, halkı ötekileştirerek devletten uzaklaştırdığı gibi milletin birliğini de hiçbir vakit temin edememiş, ırk ve menşe birliğine yönelmiştir. Buna kravatlılığına, evcilliğine bakılmaksızın ırkçılık denir…

Öteki adıyla da Türkiye’nin heybedeki turpu!.. “Türk anadan Türk babadan olma soyunda dönmelik bulunmayan Türkoğlu Türk olan ben…”!..

Sadettin KOŞAR