Ne Mutlu Türküm Diyene / Özge KURTULAN
Özünde, Türk milliyetçiliğinin kozmopolit niteliğini belirten dâhiyane bir söz: “Ne mutlu Türküm diyene”. Bir takım ırkçılık masalları anlatarak insanları milliyetçilikten ve yurtseverlikten soğutmaya çalışan batı hayranı “küreselleşmeci” kesimle, onlara malzeme veren ve adeta bir futbol takımı fanatizmi yapar gibi ırkçılık yapmaya çalışanların anlayamadıkları, hazmedemedikleri o müthiş söz… Hâlbuki o kadar yalın o kadar basit bir anlatım ki… Burada yazmış olduğum cümleler bile çok daha anlaşılmaz gelmeli sizlere. Dört kelimeden oluşan bu cümledeki tüm kelimelerin anlamlarını biliyoruz. Peki, öyleyse neden çözemiyoruz?
Çünkü aslında bilmiyoruz. Biz bu cümledeki bir kelimenin anlamını maalesef bilmiyoruz. Belki bir zamanlar biliyorduk, ama artık soyutlanmışız. Unutmuş, unutturulmuşuz. Soruyorum sizlere: “Türküm” ne demek? Bu kelimenin içeriğini doldurabilecek bir babayiğit var mı aranızda? Yoksa bana içi boş ırkçılık hezeyanlarını mı anlatacaksınız? “Türk” kelimesinin anlamını bilmeden nasıl “Türküm” ya da “Türk değilim” diyebiliyorsunuz? Dahası ırkçılık tohumları için hiç de elverişli olmayan bu topraklarda hangi cüretle ırkçılık tarımı yapmaya kalkışıyorsunuz? Bu tohumlar ithal, bu tohumlar suni… Bu tohumlar Anadolu’nun o cömert, o bereketli topraklarının tüm verimini emecek, Anadolu’yu çorak bir çöle çevirecek kadar aç gözlü. Zira bu topraklara yamanmaya çalışan ırkçılık tohumunun, yeşerebilmek için, Anadolu’nun çeşitliliğini kırıp parçalayarak kendine uygun zemin elde etmesi gerekiyor. Oysa bu topraklar, içinde yüzyıllar boyu kaynaştırıp yoğurduğu bu çeşitlilik sayesinde verimli.
Irkçılık; kökeni Avrupa, babası ise Charles Darwin olan, insanları kafatası yapısına göre sınıflandırarak onlara üstünlük ya da aşağılık atfeden ve henüz ispatlanamamış bir teorinin -Evrim Teorisi’nin- ürünü olan ötekileştirme aracı. Ortadoğu içinse zorla giydirilmeye çalışılan dar bir elbise… Ya elbise patlayacak, ya Ortadoğu boğulacak… Ortadoğu can çekişiyor ama elbisenin patlamaya hiç niyeti yok. Peki ya Anadolu? Ortadoğu’dan ibret alıp o elbiseyi yırtıp atacak mı yoksa batının tatlı masallarına kanıp uykusunda mı boğulacak? Bu elbiseyi yırtmanın en kolay ve belki de tek yolu “Türk” kelimesinin anlamını bilmekte ve korkmadan “Türküm” diyebilmekte gizli. Çünkü bu topraklarda ırkçılığın yeşeremeyeceğinin en güzel kanıtıdır, “Türklük”.
Türk milliyetçiliğini ırka dayandırmak, Türk milliyetçiliğinin içini boşaltmaktır. Zira dayandırabileceğiniz safkan bir ırk bulamazsınız. İlkokul sıralarından itibaren öğrendiğimiz ve birçok tarihsel araştırmayla da kanıtlanmış olduğu üzere, Türkler göçebe bir gelenekten gelmektedirler. Safkan bir ırk oluşumu için gereken izolasyon, göçebe bir toplum geleneğinin içinde barınamaz. Hele bir de Türklerin göç ettikleri her toprakta yayılma ve çoğalma politikası yürüttüklerini de hesaba katarsanız söz konusu izolasyonun ne denli imkânsız olduğunu kavrarsınız. Esasında Türkler de kendi göçebe ve yayılmacı nitelikleri nedeniyle kafatasçı bir milliyetçilik geliştirememişlerdir. Zira bu tarzda bir milliyetçilik Türklerin bir arada yaşamasını sağlamak şöyle dursun, parçalanmalarına neden olurdu. Irkçı bir milliyetçilik benimsemek Türklüğün ve Türk kültürünün sonu olurdu. Aslına bakarsanız bugünkü durum da pek farklı değildir. Türk kültürünü ve Türklüğü yok etmenin en etkin yolu Türk milliyetçiliğinin ırkçılığa dayandırılıp içinin boşaltılmasıdır.
Dedik ki; Türkler ırkçı-kafatasçı bir milliyetçilik geliştirememişlerdir. Şimdi doğal olarak akıllara şöyle bir soru gelecek: “Peki o zaman Türk milliyetçiliği neye dayanıyor?” Bu sorunun cevabı için eski Türklerin yaşantıları ve gelenekleri incelenmelidir. Anahtar soru ise, “Türkleri bir arada tutan aidiyet unsuru nedir?” olmalıdır. Bu konuda yapılan araştırmalar Türkleri bir arada tutan unsurun ortak dil ve inanış olduğunu gösteriyor. “Türklerin tarihi kökleri gibi yurtları da kesin değildir. Kuzeyden Sibirya’dan inmiş, güneyden, doğudan veya batıdan göçerek bu yörelere gelmiş olabilirler. Söylentiler değişiktir. Bu yönlerin hepsi de tarihi Türk varlığına katkıda bulunmuş olabilir. Ancak bilindiği gibi TÜRKLÜK; bir ırk değil, bir DİL-KÜLTÜR sentezidir. Türklerin tarihini yazan Fransız ROUX ‘Türklerle ilgili olarak kabul edilebilecek tek tanımlama ölçütü TÜRK DİLİDİR, Türk Dilini konuşandır. Başka tanımlar geçersizdir’ demektedir.”1 Görüldüğü gibi Türkleri bir arada tutan en temel unsur dil ve kültür olarak tespit edilmiştir.
Türklerin ortak kültürü büyük ölçüde inanışlarına dayanmaktaydı. İslamiyet öncesi Türklerinin yine İslamiyet’e yakın, tek tanrılı bir inanç sistemleri vardı. Bu inanç sistemi Türklerin hayata bakışını ve tüm yaşam tarzlarını belirliyordu. “Eski Türkler, tabii bir inanışa sahiptiler. (…) Türklük dediğimiz kavram, bu inanışın mensuplarının sıfatıdır. Bunun herhangi bir ırk olmadığı tarihi belgelerden görülür. Türklük bir ırk adı olarak kullanılmıyor. Töreye riayet eden insanların aldıkları bir sıfattır. Yani Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar olabilir, fakat bunlar benimsedikleri takdirde Türk adını alır. (…) Töreye inanan, onu benimseyen insana Türk denmiştir. Yani Türklük, bir dünya görüşüne mensubiyeti ifade eder.”2
Yapılan araştırmaların sonuçları Türklüğün bir ırk olmadığı ortak kanısında birleşiyor. Yakın döneme geldiğimizde ise Türk milliyetçiliği hakkında bir başka gerçekle karşılaşıyoruz. “Türk milliyetçiliğinin ilk örgütlü temsilcisi İttihat Terakki Cemiyetinde Arap’tan Çerkese, Ermeni’den Yahudiye imparatorluğun her unsuru aynı siyasal çatıyı paylaşmış ve kader birliği yapabilmiştir. Türk milliyetçiliğinin ideologlarının bazıları Kürt, bazıları Arnavut veya Yahudi kökenlidir. Türk milliyetçiliği doğum anında bile ırkçılıktan eser taşımaz.”3
Araştırmaların belki de en önemlisi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından yapılmıştır. Hayatını, Türklük kavramının içeriğini anlamaya ve anlatmaya, bu sayede Türklere ulus bilincini kazandırarak bir ülke yaratmaya adamış olan Atatürk, Türklük konusunda oldukça derin bilgiye sahip bir entelektüeldi. 57 senelik hayatına 4 binden fazla kitap sığdırmış olan Atatürk, Türklük ve ulus kavramları hakkındaki görüşlerini şu sözlerle dile getirmekte, Türkiye’yi yaratan ve ayakta tutan milliyetçiliği yine bu tanımlara dayandırmaktadır: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk denir”, “Ulus; dil, kültür ve ülkü birliğiyle birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasi ve sosyal bir bütündür“. Bu tanımlardan da anlaşıldığı üzere Türklük, ırk ve kafatası bazlı ötekileştirmelerden bilinçli olarak uzak tutulmuş “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesiyle de hem yayılmacı siyasetten hem de memleket dâhilindeki olası ayrımcı öğelerden arındırılmıştır. Özetle Atatürk milliyetçiliği tüm şoven eğilimleri reddeden, ana akordu yurtseverlik olan bir milliyetçiliktir. Dışa karşı antiemperyalist ve ulus çıkarlarını savunucu, içeride ise bağlayıcı ve bütünleştirici bir tutumu öngörür. Bu açıdan bakıldığında ırk esaslı hiçbir farklılık Türk sıfatını taşımaya engel teşkil etmemektedir.
Peki, biz nasıl oldu da Türklüğün ne anlama geldiğini unuttuk ve Türklüğümüzden soyutlandık? Türkleri bir arada tutan “töre”yi önce yozlaştırdık daha sonra yerine Türk töresiyle ilgili olmayan şahsi ve maddi çıkarlarımıza göre sözde töre kuralları koyduk.4 Bugün “töre” kavramı töre cinayetlerinin ana sebebi olarak görülüyor. Oysa işlenen cinayetlerin Türk töresiyle hiçbir ilgisi olmadığı gibi aksine gerçek töreye de zarar veriyor. “Bugün, 75 yıl geçtiği halde Türkiye’de kimlik krizi yaşanması, hangi tip insanın istendiğinin bir türlü kararlaştırılamaması gibi problemlerin sebebi de budur. Töremizin ne olduğunu bilememenin sancılarını yaşayan bir toplumuz. Bugün maalesef, töre dışlanmış durumdadır. Töre denilince kız kaçırma, kan davası, loğusa adetleri vb. anlaşılıyor.”5
Bugün Türk milliyetçiliğini ırkçılığa dayandırmak isteyen veya zaten dayandığını iddia eden çeşitli kesimlerden görüşler ortaya çıkmaktadır. Bunların bir kısmı Türk milliyetçiliğinin ırkçılık temelli olduğunu iddia ederek ayrılıkçı eğilimlere hak verir ve onları teşvik eder nitelikte söylemlerde bulunurken, bir diğer kısım ise cahilliğin kucağında Türk milliyetçiliğinin içini dolduramamanın sancısıyla ırkçılık tuzağına düşerek şiddet içeren söylemleri ve eylemleriyle Türkiye’nin bütünlüğüne zarar vermektedir. Her iki yaklaşım da bu ülkenin çıkarlarından fersah fersah uzaktır ve çeşitli çıkar gruplarının küçük ve şahsi hesaplarına hizmet etmektedir. Bu tarzda yaklaşımlara meyletmemenin tek yolu Atatürk milliyetçiliğini iyi kavramak ve hazmetmektir. Bunun için de öncelikle “Ne mutlu Türküm diyene” sözü iyi anlaşılmalı ve Türk milliyetçiliğinin ana ilkesi olarak kabul edilmelidir. Hiçbir tereddüt duymadan “Türküm” denilebilmelidir. Unutulmamalıdır ki Türklük ırk değil, bir dünya görüşü; “Türküm” demek ise Türkiye’ye “bağlılık yemini”dir.
Özge KURTULAN
Dipnotlar
1. Turan’dan Rum Diyarına Türk Göçünün Öyküsü, http:/www.historicalsense.com/Archive/Turk_kim_2.htm
2. Prof. Dr. Cemal ANADOL, Fazile ABBASOVA, Dr. Nazile ABBASLI, Türk Kültür ve Medeniyeti, İstanbul, 2002, sayfa 253
3. BURHAN METİN, Yeniden Türkiye, http:/www.yarindergisi.com/yarindergisi2/yazilar.php?id=230
4. Ayrıca bkz. http:/www.yaziyaz.com/dergi/2006/12/tore-cinayetleri-neden-cozulemiyor-ozge-kurtulan/
5. Prof. Dr. Cemal ANADOL, Fazile ABBASOVA, Dr. Nazile ABBASLI, Türk Kültür ve Medeniyeti, sayfa 255
Kaynaklar
1. BURHAN METİN, Yeniden Türkiye, http:/www.yarindergisi.com/yarindergisi2/yazilar.php?id=230
2. Prof. Dr. Cemal ANADOL, Fazile ABBASOVA, Dr. Nazile ABBASLI, Türk Kültür ve Medeniyeti, İstanbul, 2002
3. Turan’dan Rum Diyarına Türk Göçünün Öyküsü, http:/www.historicalsense.com/Archive/Turk_kim_2.htm

2007/03 |