Reform: Erken Laiklik mi? / Serkan ÖZGÜCÜ

 

 

 

Günümüzde okullarda öğrencilere sığ bilgilerle anlatılanlardan farklı olarak reforma neden olan sebeplerin, reformun gerçekleşme sürecinin, sonuçlarının ve reformun ortaya çıkmasında rol oynayan en etkili iki isim olan Martin Luther ve Jean Calvin’in fikirlerinin öğretilmesi taraftarıyım. Bundan dolayı bu yazım belki büyük ölçüde düşünce yazısı olması gerekirken bilgi veren yazı gibi olmuş olabilir. Reform bir süreç olarak düşünülüp 15. ve 16. yüzyıllarda gerçekleştiği kabul edilirse, o zamanın şartlarının, uygulamalarının şimdiki zamanın uygulananları ve insanların düşündükleri ile yakından ilgili olduğunu çıkartabiliriz. Hatta reform modeli, günümüz üçüncü dünya ülkelerinde sosyal şartların daha iyi anlaşılmasında etkili olabilir. Bu yüzden öncelikle reformun ortaya çıkışında etkili olan şartların üzerinde durmak istiyorum.

Reforma giden sürecin başlangıcı olarak 869 yılında, Roma Konsili’nin dini meselelerin karara bağlanmasını kiliseye vermesi sayılabilir. Bu, ilk bakışta şu an ülkemizde bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı ile yakın bir anlamda algılanabilir. Fakat bunun anlamı Hristiyanlık’ta en bilgili ağızlar olarak kabul edilen- İslam ülkelerinde dini akademik düzeyde bilen kişiler imamlar ise Hristiyanlık’ta da papazlardır denebilir- kişilerin dini fetva vermeleri ve halkın dini konulardaki kafa karışıklığını gidermeleri değil, aksine bütün Hıristiyanların kilisenin belirttiği görüşleri kabul etmeye zorlanmasıdır. Rahiplerin söyledikleri aynen Kutsal Kitap’ta yazılanlar olsa ve bu yazılanlar doğru olsa dahi, başkalarını ayetlere inandırmak üzere baskı kurmak isyanların çıkmasına neden olacaktır. Bu baskı, ortaçağ Avrupa’sında psikolojik baskıyı geçerek fiziksel yaptırımlara dönüşmüştür-ki başkaldırışların ya da insanların merkezi otoriteye soğuk bakmaların meydana gelmesi için fiziksel baskıya ihtiyaç yoktur, diğer insanların bazı inancı zayıf olan kişileri onların bu görüşlerinden dolayı yoğun bir şekilde eleştirmeleri yeterli sebepleri oluşturur. Bundan dolayı bir başkaldırışın meydana gelmesi için ilk, belki de en önemli sebep meydana gelmiştir. Fiziksel baskının büyük oranda artmasına neden olan olay ise 1215 yılında engizisyon (farklı inançlara sahip olanların ve kilisenin dini öğretilenlerine karşı çıkanların dini mahkemelerce yargılanarak ağır cezalara çarptırılmaları) prosedürünün kabul edilmesidir. Buna göre bir bakıma kiliselere mahkemeler gibi davranma yetkisi veriliyordu. Kilisenin öne sürdüğü dogmalara uymayıp bilimsel araştırma yapanların sonu da idam olmuştur. Bunlardan biri de Galileo Galilei’dir. Ortaçağda engizisyon mahkemelerinin yaptıkları, günümüzde irticanın getireceği şeriat hukukunun insanlara getirecekleri neticeler üzerinde güzel bir fikir oluşturabilecektir sanırım. Ayrıca bu olaylar dinin bilimi desteklediğini söyleyenlere de güzel bir cevap olabilir. Din adamlarına yargılama yetkisinin verilmesi onların özel bir sosyal sınıf olmasına ve böylece toplumda bir çeşit kastlaşmanın oluşmasına neden olmuştur. Suç işlediklerinde kiliseye ait özel mahkemelerde yargılanmaları, işledikleri suçlarda halka karşı sorumlu olmamaları ve halkın onları şikâyet edememesi, askerlik görevinden muaf olmaları, din adına konuşma yetkisinin yalnız onlara ait olması din adamı sınıfının toplumdan ne derece kopuk ve ayrıcalıklı olduğunun yeterli ispatlarıdır. Din adamlarının bir çeşit dokunulmazlıklarının olması ve ortaçağda toplumun düştüğü durum ile şimdiki zamanın milletvekillerine tanınan dokunulmazlıkların milletvekillerini toplumun çıkarlarına ters davranmayı rahatlıkla yönlendirebileceği ve şu anki toplumumuzun içinde bulunduğu kötü durum arasında ne ölçüde benzerlikler kurabileceğimizi gözler önüne seriyor. Bir de kilisenin endülüjans hakkı var ama bu çok bilindik bir konu olduğundan hiç değinmeden geçiyorum.

Reformun fiilen gerçekleşme sürecine kısaca değinecek olursak olayların başlıca iki sınıf aracılığıyla gerçekleştirildiğini görürüz. Bunlardan birincisi, soyluların maddi çıkarlarının kilise tarafından kısıtlanması (onlardan ağır vergilerin alınması) ve prenslerin otoriteyi ele geçirme istekleri nedeniyle reform yanlılarını desteklemeleridir. İkincisi ve başlıca kolu ise halkın ayaklanmasıdır. Halkın amacı herhangi bir çıkara dayanmayıp tamamen dinsel haklardı. İncil’i dileyen herkesin okuyabilmesi, kiliseyi Roma’daki başkilisenin değil kendilerinin kurduğu kiliselerin demokratik yönetiminde olmasıydı. Fakat kiliselerin ulusallaştırılma isteği ve dini devrime yön veren iki insanın devrimden sonra fikir ayrılıklarına düşmesi sonucu kilise aslında değiştirilememiş (Katolik kilisesi eski uygulamalarına reformdan sonra da devam etmiştir), bunun yerine her akım kendi mezhebini kurmuştur. Devrimi yapmak değil devam ettirebilmek önemlidir sözünün ne kadar anlamlı olduğu buradan daha net anlaşılabiliyor sanırım.

Halkın reform hareketi ile neye ulaşmak istediği Luther’in ve Calvin’in düşünceleri açıklanarak daha iyi anlaşılabileceğinden bu yolu uygulamam gerektiğini düşündüm. Luther’in inanışına göre insanın kurtuluşu, yaptığı fiziksel ibadette (ayinlerde) değil, tanrı’nın varlığına gönülden inanmasında (imanında) olduğudur. Bunun için de papanın ya da kilisenin fetva niteliğindeki kararların değil, Kutsal Kitap’ta yazılanların esas alınması gerekir. Kutsal Kitaptaki yazılanları mutlak doğru olarak kabul etmesi onun St. Augustine’den etkilendiğinden kaynaklanmıştır. St. Augustine’e göre insanlar Âdem ve Havva’nın yasak elmayı yemesiyle doğuştan günahkâr olarak dünyaya geldiklerini savunur ve insanın bu büyük günahından kurtulmasının Kutsal Kitap’a her maddesinde tamamen uymasıyla mümkün olabileceğini dile getirir. Buna bir bakıma fundamentalism (köktendincilik) denilebilir. Ve bu derecede, onları sorgulamadan bir inanış toplumun yaşadığı çağdan sosyal düşünce olarak geri kalmasına neden olabilir. St. Augustine’in ve dolayısıyla Luther’in düşünüşüne göre Tanrı mutlaka günahkârı cezalandırmayacaktır, Tanrı her zaman en merhametli olandır şeklindedir. Bundan dolayıdır ki Luther’in inandığı temel felsefe, insanın ne kadar ibadet yaparsa yapsın, tüm bunların nafile olabileceği ve insanın kurtuluşunun Tanrı’nın lütfuyla olabileceğidir. Bu bağlamda daha yüzyıllar öncesinde (M.S. 350–430) yaşamış Hıristiyan filozofu olan St. Aurelius Augustine’in söylemlerine bakarsak dinin filozoflar tarafından ne derecede iyi yorumlanmış olduğunu ve toplumda din olgusunun yerleşmesinde filozofların fikirlerine önem verilmesi gerektiğini öne sürebiliriz. Ancak bu noktada Luther’in eleştirisini yapmak da gerekiyor. Luther aynı zamanda hümanist bir düşünür olan Erasmus’a karşı çıkmıştır. Erasmus’a göre ahlak ve etiğin belirlenmesinde kutsal kitapların esas alınması şart değildir, insanoğlu aynı ilkelere kendi aklı ve iradesi yoluyla da ulaşabilir. Luther’e göre ise tam tersidir. Ahlaki kurallara ulaşmak için insanın mantığı yeterli değildir ve bunların belirlenmesinde yalnızca İncil referans alınmalıdır. Luther’in kilisenin uygulamaları ile İncil’de yazılanların ters düştüğünü anlamış olmasında ve halkı bu yönde bilinçlendirmesinde İncil’i Almancaya tercüme eden ilk kişilerden olması ve bu tercümeyi başkalarının yorumlarından okuması değil, bizzat kendisinin yapmış olmasıdır. Zaten ileride Luther dinin nasıl anlaşılması gerektiğini vurguladığı, ünlü “95 Tez”ini oluşturacaktır. Gerçekten de eğer bir dine inanıyorsak o dinin kutsal kitabını âlim olarak kabul edilen çeşitli kişilerin tercümelerinden değil de kendimizin okuması gerektiğini, böylece daha akılcı sonuçlara varılabileceğini, tercüme edenlerin bazı özel amaçlarına kanacağımızın önüne geçmiş olabileceğimizi varsayabiliriz. Ortaçağın Avrupa’sında olduğu gibi günümüzde de bazı cemaatlerin ve geçmişte bazı cemaatlere katılmış olan kişilerin tercümeleri insanları yanlış olanlara, Kuran’da yazılanlardan farklı olgulara yönlendirebilecektir. Burada önem kazanan husus bana göre tercüme etmiş olan kişinin hayatının incelenmesi ve hangi amaç uğruna mücadele ettiğinin belirlenmesidir. Belki de yanlış yorumlamalar sonucu yapılan tercümelerin getirileri şu anda toplumumuzda yaşanıyordur. Bu yanlış tercümeleri okuyan halkın (üçüncü dünya ülkelerinde eğitim seviyesi düşük olduğundan bu yorumlara inanma olasılıkları çok daha yüksektir) İslam’ı farkında olmadan amacından ve ilkelerinden saptırması yüksek ihtimaldir. Kutsal kitapların devletlerin kurduğu resmi kurumlar haricinde tercümelerin yapılmasının yasaklanmasıyla bir bakıma bunun önüne geçilebilir. Şüphesiz Luther’in halka gösterdiği en önemli gerçek, insanın Tanrı ile arasına kilise dâhil hiçbir kurumun girmemesi gerektiğidir. Bu bir bakıma din ve vicdan özgürlüğünü çağrıştırıyor olabilir, ama daha sonra bahsedeceğim ‘reform’dan sonra kilisenin benimsediği iki kılıç doktrini yerine prensliklerin tek kılıç düşüncesini benimsediği ve prensin halkı kendi dininden olmaya zorlaması, ulusal kiliselerin açılması’ konuları ile din ve vicdan özgürlüğüyle aslında pek ilgisi olmadığı daha iyi görülebilecektir.

 

Diğer yandan Luther’in laik ismi ile tanımladığı sanırım halktan başkası değildir. Çünkü laik ile ruhban sınıfı arasında hiçbir fark olmadığını ve Tanrı katında herkesin eşit olduğunu vurgular. Tabi tarihi olayları o zamanın şartlarına göre değerlendirmek gerektiğinde 16. yüzyılda Luther’in şu anki laik sistemi tamamen anlatması beklenemez. Üstelik ortaçağa göre düşündüğümüzde onun fikirleri halkın genelinden çok farklıdır. Bu anlamda fikir dünyasına önemli katkıları olduğunu söylemek gerekir. Kısmen demokrasiye yakın bir düşüncesi olarak da ulusal kiliselerdeki papazların atama ile değil halkın seçimi ile göreve getirilmesini belirtmesi söylenebilir. Demokrasi düşünceleriyle bağdaştırılabilecek diğer bir yanı ise kilise hukukuna ve ruhban sınıfına karşı çıkmasıdır. Fakat kilisenin dünyevi otoritesini reddederken dünyevi otoriteye din otoritesi de tanımıştır. Ona göre dünyevi iktidar (devlet ya da monarşik düzendeki otorite) hem yönetim yetkisine hem de halkın dinini temsil etme yetkisine sahiptir. Dünyevi iktidara bu yetki Tanrı tarafından tanınmıştır. Bir bakıma teokratik devlet yapısını benimsemiştir. Zaten teokratik sistemler 16. yüzyılda Ortadoğu’da vardır, bundan dolayı Luther’in savunduğu rejim o zamanlar için çok da yeni olmasa gerek. Ulusal kiliselerin kurulması fikri ile Fransız İhtilali ile ortaya çıktığı kabul edilen milliyetçilik akımına çok yakın görüşlerinin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Diğer yandan Luther prenslerden de büyük destek görmüştür. Daha önce bahsettiğim gibi, prenslerin kiliseye karşı siyasi güç konusunda anlaşmazlığa düşmüş olması ve Luther’in taraftar toplaması durumunda bu gücü ve maddi serveti tekrar elde edebilecekleri düşüncesi onları Luther’i korumaya yönlendirmiştir. Ancak bu çok da olumsuz bir yön ve çıkarcılık olarak sayılaması gerekebilir. Çünkü toplumsal kaos durumunda en idealist biri bile gerçekleştirmek istediği amaçlarına doğru ilerlerken çevresindeki çıkar gruplarını kendi yanına çekmeye çalışacaktır. Tarihte büyük lider olarak aldığımız birçok kişinin böyle yapmış olması normaldir. Buna karşılık Luther’in gerçekte, var olan düzen yanlısı olduğu ve düzenin devam etmesi için yapılan katliamları desteklediği yazılmıştır. Prenslerden destek gördüğünden dolayı reform gerçekleştikten sonra da karşılıklı çıkar ilişkileri içersinde onlardan taraf olmuştur denilebilir. Dahası iktidarın uyguladığı şiddeti desteklemesinin özünde Tanrı’nın öyle istediğini savunur (teokratik devlet gücünü Tanrı’dan aldığı için her türlü başkaldırı bastırılmalıdır anlamında düşünülebilir). Luther’i burada sona erdirip Calvin’e geçmek istiyorum. Luther ve Protestanlık ile ilgili daha fazla bilgi için Protestan inancının temel ilkeleri olan “Beş Sola”ya bakılabilir.

John Calvin’in fikirlerinin temelinde seçilmiş kişiler kavramı vardır gördüğüm kadarıyla. O da Luther gibi insanın kurtuluşunun (cennete gitmek olarak algılanabilir) Kutsal Kitap ve Tanrı’nın lütfu/bağışı ile olabileceğini savunmuştur. Ancak Luther’den farklı olarak Calvin’de kadercilik anlayışı vardır ve bir insanın cennete gidip gitmeyeceği doğmadan önce belirlenmiştir. Yeterli kaynak bulamadığımdan büyük oranda kendi düşüncelerimi söylemek zorunda kaldım bu noktada. Sanırım Calvin’e göre seçilmiş kişiler şu an veya belli bir süreden beri doğmuş olan insanlar arasındaki bazı kişiler değildir. Calvin’in seçiliş dedikleri kişiler azizlerdir (ing. Saint, İslam’da Hz. ile yakın anlamda bir kelimedir. Önceleri cennete gidecek gözüyle bakılan, toplumda insanlığın gereklerini yerine getiren ve dini bütün insanlara anonim olarak verilen unvan olup daha sonraları aşırı bir söylem haline gelmiş ve ‘kutsal’ anlamını kazanmıştır). Buna göre aziz olarak sayılabilecek kişiler zaten normal olarak cennete gitmekle ödüllendirilebilecek kişilerdir ve nasıl ki İslam’da ‘Hz.’ unvanı çok az kişiye verilmişse St. Unvanı da az kişiye verilmiştir. Burada anlatmak istediğim; azizler eğer böyle kimseler ise New Testament’ın (İncil’in) ortaya çıkış zamanında yaşamış olan din âlimleridir ve bu sayıca küçük grubu bir kenara koyarsak insanlar yine eşit kabul ediliyor diyebilmemiz mümkündür. Ayrıntılı bilgi ve başka kaynaklara erişim için “Hidayet Doktrinleri” olarak araştırılabilir.

Reformun sonuçlarına değinmemiz gerekirse ilk olarak kilisenin ve rahiplerin halk üzerindeki etkisinin bir bakıma azalmasını ve laiklik yönünde bir adım atıldığını söyleyebiliriz. Reformdan sonra, Katolik kalan ülkelerde kiliseler halkın dini inançlarının korunması için engizisyon mahkemelerine devam etmişlerdir fakat insanların gerçekleri görebilmesi, engizisyonun çıkar amaçlı yapılan faaliyet olduğunu görebilmesi açısından düşündüğümüzde insanları fikirsel olarak aydınlatmıştır diyebiliriz. Protestan ülkelerde kilisenin yetkisinin azaltılması laiklik konusunda olumlu bir gelişme olarak görülebilir (özellikle eğitim sisteminde din tabanlı bir eğitimden pozitif bilimlere geçişi sağlamıştır, bu da eğitimin laikleştiğini kanıtlama yönünde önemli bir araçtır). Protestan ülkelerde İncil’in ulusal dillerde basılmaya, ayinlerin ulusal dilde yapılmaya başlanması o ülkede halkın zihinsel, sosyal gelişimini hızlandırabildiği anlamına gelebilir. Ayrıca Protestanlıkta papa ve patrik gibi ruhani bir başkanın olmaması dini inançlara daha fazla özgürlük verildiği ve dini kurumlarda hiyerarşi kaldırılarak daha gerçekçi ve demokratik bir yapı kazandırıldığı kabul edilebilir. Kilise hukukunun kaldırılarak yerine otoritenin koyduğu hukuk benimsenerek daha laik olan, fakat kesinlikle daha demokratik olma anlamına gelmeyen bir dini yeniden oluşum olarak nitelendirilebilir.

 

Serkan ÖZGÜCÜ