Ruanda’da Soykırım (Cehennem) Yeryüzüne İndi! / Adnan AYDOĞAN

 

 

 

100 GÜN DE 800.000 BİN TUTSİ ve ILIMLI HUTU ÖLDÜRÜLDÜ!

7 Nisan Ruanda’da Soykırıma Uğrayanları Anma Günüdür!

Ruanda’da 1994 yılında Fanatik Hutular tarafından yüz gün gibi bir zaman içinde sekiz yüz bin Tutsi ve Ilımlı Hutu öldürüldü. Bu sayıların her biri bir insan! Dile bile kolay değil!

Soykırımdan Belçika, Fransa ve ABD’nin tahmin edilenden çok daha fazla sorumlu olabileceği iddiaları vardır. Bölgede bulunan Fransa ve ABD katliamı başlatan Hutular’ı engelleyebileceği zaman diliminde Birleşmiş Milletler’i işlevsiz bırakan oyalayıcı diplomatik girişimlerle katliama göz yummuşlardır.

Fransa sorumluluğu reddetmiş; buna karşılık 1992 yılında Ruanda Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nı eğitmekle görevli Ulusal Jandarma Müdahale Grubu Komutan Yardımcısı Thiery Prungnaud, devlet radyosu France-Culture’da yapılan röportajda aynı yıl Fransız askerlerin Ruandalı sivil milislere silahlı eğitim verdiğini gördüğünü açıklamıştır.’’Fransa her zaman inkâr etti. Ama ben doğruluyorum.’’diyerek konuya olan tanıklığını ifade etmiştir.

Human Rights Watch Arms Project (Bir Uluslararası İnsan Hakları Kuruluşu) tarafından yapılan raporda, Ruanda’ya gönderilen silahların başta Fransa’dan olmak üzere Mısır ve Güney Afrika’dan yine Fransa desteği ile saptanmıştır. Gerginliğin yoğun olduğu bölgelerde sivillere silah dağıtılmıştır.

1992’de yapılan Büyük Katliam sonrasında endişelerini bildiren Avrupalı temsilcilere Fransa katılmamıştır.

Yardım isteyen Tutsiler’i ölüme terketmekle, yollara barikat kurup onları tespit ederek kurtulmalarına izin vermemekle suçlanmaktadır. Katliamların yoğunlaştığı dönemde Fransız Hükümeti Büyük Katliam’a taraf olmakla suçlanan o günkü Raunda Hükümeti’ne desteğini arttırmıştır.

Soykırımın gerçekleştiği dönemde Ruanda Hükümet Lideri’nin askeri danışmanı bir Fransız’dı. Bu danışmanın görev yaptığı dönemde Büyük Soykırım’ın gerçekleştiği ana kadar 3 yıl içinde hükümetin asker sayısı 6 binden 35 bine çıkmıştı.

800 bin kişinin öldürülmesiyle ilgili Fransa’nın rolünün tespiti için Ruanda Hükümeti tarafından başlatılan soruşturmada ifade veren 12 kadın; 12 ve 14 yaşlarındayken Fransız askerler tarafından tecavüze uğradıklarını açıklamışlar.Katliamcı Hutular’dan eski bir asker konserve yiyecekler karşılığında genç Tutsi kızları Fransız askerlere teslim etmişler.(15 Aralık,2006-kavkazcenter.center.com)

Saint Benedictine Kilisesi’ne sığınan 7 bin Tutsi katledilmiş. İki rahibe bu katliamdaki rollerinden dolayı Lahey Uluslararası Savaş Suçları mahkemesi tarafından 15 ve 12’şer yıl hapis cezalarına çarptırılmışlardır. Ruanda’da da savaş sonrası kurulan mahkemede bilfiil katliama katıldığı gerekçesiyle iki rahibeye idam cezası verilmiş;Ruanda,Tanzanya ve Belçika’da kurulan çeşitli mahkemelerde de savaş suçu işleyen 20’ye yakın rahibe yargılanmıştır.(Karakalem.net)

Ruanda, Fransa’yı soykırımda suç ortaklığı ile suçluyor. Fransa’nın Ruanda ordusuna katliam için eğitim verdiğini ve malzeme sağladığını ifade ediyor.

Ruanda Hükümeti Fransa ile diplomatik ilişkilerini kesti. Hükümet soruşturma için yeterli kanıt saptarsa Soykırım’la ilgili olarak Fransa’yı dava etmeye hazırlanıyor.

1994’te Fransa ve Ruanda arasında Soykırımla ilgili olarak Fransız Yargıç, Ruanda Devlet Başkanı Ruanda Vatansever Cephesi Lideri de olan Paul Kegame’ve 9 yardımcısı için uluslararası tutuklama kararı çıkartması iki ülke arasındaki gerilimi arttırmıştı.

Kigala –Ruanda’da yaklaşık 25 bin kişinin katılımıyla Fransa karşıtı bir gösteri düzenlendi.Ruanda yönetimi de , Paris Büyükelçisi’ni geri çekti..(4 aralık,2006-NTV Haber)

Fransa, Başkan Kegame’yi bizzat saldırı emri vermekle suçluyor.

Ruanda’nın Kısa Tarihçesi:

 

1890 tarihine kadar bu Afrika ülkesini Mwami yani Kral yönetiyordu..Ruanda Yönetimi 1890 yılında Brüksel Konferansı sonucunda Almanya idaresine verildi.Almanya , doğal kaynaklar açısından fakir gördüğü bu ülkeye hiç yönetici atamadı.Bu ülkenin yönetimine hiç karışmadı.

1. Dünya Paylaşım Savaşı’nda Almanlar yenilince bu ülke Belçika yönetimine geçti.1907’den başlamak üzere yerli halka kahve tarlalarında çalışma zorunluluğu getirdiler. Yerli halk doğal yaşam gereksinimleri dışında çalışmayan bir halktı. Çalışmayanlara kırbaçlanma cezası veriliyordu.

O zamanlar yüzde 90’ı Hutu, yüzde 9’u Tutsi ve yüzde 1’i Pigme olarak biliniyordu. Yönetimi elinde tutmayı sağlamayı garanti altına almak isteyen Belçika Yönetimi geleneksel ‘’öteki’’ mantıklarıyla ırka dayalı bir siyaset izleyerek, azınlıktaki Tutsiler’i destekleyerek herkese ırkını gösteren kimlikler dağıttılar. Tusi ve Hutular’ın aslında ortak sayılan dil ve gelenekleri yok sayılarak yapay bir ırk ayrımına başladılar ve Tutsiler’e ayrıcalıklar verdiler. Tutsiler Hutular’a göre daha iyi yüksek eğitim ve yaşam koşullarına kavuştular.

Hz. Nuh’un soyundan olduğu, ince, narin yapılı güzel insanlar olarak gördükleri, 10 inekten fazla hayvanı olanları Tutsi saymışlardır.

Belçika Yönetimi, üstün ırk saydıkları azınlıkta kalan Tutsiler’i kullanarak ülkeyi 1945 yıllarına kadar yönetmişler.

1945’te 2. Dünya paylaşım Savaşı sonrasında Afrika’da başlayan özgürlük akımlarının ellerindeki yönetimi zayıflatmasından korkan Belçika Yönetimi bu kez de çoğunlukta olan Hutular’ı desteklemeye başlıyorlar.

1959’da Belçika desteği ve silahları ile ayaklanan Hutular 100 bin kadar Tutsi’yi katlediyor;160 bin kadar Tutsi de canını kurtarmak için komşu ülkelere sığınıyorlar.

Ruanda 1962 yılında bağımsızlığını ilan edince, yönetimde ki Hutular, Tutsiler’e her alanda baskıyı yoğunlaştırıyorlar. Öyle ki Tutsi öldüren Hutular yargılanmadan serbest bırakılmaya başlanıyor. Ülkede Tutsiler’e “Hamamböceği’’ denilerek aşağılanıyorlar.

1980’lerde komşu ülkelerde olan Uganda ve Tanzanya’daki mülteci kamplarındaki Tutsi sayısı 500 bini buluyor. Eğitimli de olduklarından bulundukları ülkelerde önemli ordu görevleri elde ediyorlar.

Sürgündeki Tutsiler Ruanda Yurtseverler Birliği’ni kurarak, 1 Ocak 1990’da Uganda’daki kamplarından çıkarak Ruanda ile silahlı mücadeleye başlıyorlar.

Ruanda Hükümeti Yönetimindeki Hutular, sorunu kökünden çözmek için “İnterahamwe’’ adlı yarı askeri, yarı yerel bir örgüt kurarak ülkenin en ücra yerlerine kadar düzenli biçimde ulaşıyorlar. Ülkedeki Tutsiler ile ılımlı Hutular teker teker fişleniyor. Hutu gençleri silahlandırılıyor.

Silah deyince ateşli silah düşünülmemesi gerekiyor. Bu fakir ülke Çin’den ithal ettiği 100 binlerce SATIR’I “ileride böcekleri temizlemek üzere’’ taraftarlarına dağıtıyor; satır veremediklerine “UCU ÇİVİLİ TAHTA SOPALAR’’ veriyor.

5 Nisan 1994 tarihinde Hutu yönetimindeki devlet radyosu ‘’Yarın Bir Şey Olacak!’’anonsu yapıyor.

6 Nisan 1994 Hutu kabilesinden olan Devlet Başkanı’nın uçağı başkent Kigali’ye inerken düşürülüyor.

Bu olaydan bir saat sonra da Interahamwe taraftarları yollara barikatlar kurmaya başlayarak, ellerindeki fişlemelere göre ılımlı Hutular’ı ve eğitimli Tutsiler’i öldürmeye başlayarak Büyük Soykırım’ı başlatıyorlar.

Bu arada ülkede barışı korumak için 5 bin kadar Birleşmiş Milletler askeri bulunuyor. BM komutanı, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a telgraf çekerek ‘’Soykırım başladığını ve bunu durdurabileceklerini’’,ileterek ‘’emir beklediğini’’ifade ediyor.

‘’Size saldırılmadıkça müdahale etmeyin!’’talimatı geliyor. Komutan ile Annan arasında tartışmalar yaşanıyor. Bu arada 10 BM askeri Hutularca öldürülüyor. ABD’nin baskısıyla yardım etmek yerine BM bölgeden çekiliyor.

Böylece soykırım hız kazanıyor. Hutular ellerine geçirdikleri her türlü ‘’SATIR, ÇİVİLİ TAHTA SOPALAR, BIÇAK, BALTA, TAŞ’’ ile Tutsiler’i ve Ilımlı Hutular’ı katlediyorlar.

Devlet radyosu sürekli ‘’Böcek Öldürün!’’ anonsunu devam ettiriyor.

Öldürülen insanlar daha dünkü komşuları…

Ölüler caddelere üst üste yığılmaya başlanıyor. Parası olan Tutsiler özellikle çocukları acı çekmesin diye kurşun parası vererek kolay öldürülmelerini sağlıyorlar. Parası olmayanlar en acımasız biçimde parçalanarak öldürülüyor.

Ceset saklanabilecek her yer dolmuş, köpekler cesetlere saldırmaya başlayınca Hutular neredeyse ülkedeki bütün köpekleri öldürüyorlar.

Hutular mola verdiklerinde, Tutsiler kaçmasın diye ‘’AŞİL TENDOMLARINI’’ kesiyor, dinlenince Büyük Katliama devam ediyorlar.

Toplumsal cinnet sınır tanımıyor. Kiliselere sığınan Tutsiler’i rahipler ve rahibeler; hastanelerdeki hasta ve yaralıları hemşireler ve hekimler Hutular’a teslim ediyorlar.

‘’Ölü sayısı bu şekilde tam 600 bine çıkıyor.’’

Dünya bu olanlara seyirci kalıyor:

1948’de imzaladıkları bir antlaşmaya göre ABD ve Fransa gibi devletler soykırım olan bölgelere yardım etme sözü vermelerine rağmen, sorumluluktan kaçmak için Birleşmiş Milletler’de Ruanda için ‘’SOYKIRIM ‘’ sözünün kayıtlara geçmesini engelliyorlar; soykırım sözcüğünün geçtiği tüm belgelerin kayıtlardan çıkarılmasını sağlıyorlar.

Bu arada Tutsiler’in önderliğindeki Yurtseverler Birliği başkent Kigali’ye giriyor. Soykırıma bulaşmamış Hutular’a dokunmuyor.

Duruma müdahale etmeyen Fransa aniden fikir değiştirerek soykırımı engelleyeceği bahanesiyle, henüz yasal Hutu Hükümetine yani yanlış tarafa silah yardımı yaparak soykırıma Hutular aracılığıyla katkı sağlayarak, Ruanda’ya asker indirerek başkent Kigali’nin batısından Kongo’ya kadar bölgenin yönetimini ele geçiriyor.

Bölgeye Turkuvaz adını veriyor. Turkuvaz’a Yurtseverleri sokmayarak Tutsi katliamının devamına göz yumuyor. “Fransa bölgeye asker indirdikten sonra 200 bin Tutsi daha öldürülüyor.’’

Hutular’ı Avrupa yani Fransa ve Belçika desteklerken, Tutsiler’i ABD destekliyormuş.

Bu kez de Hutular intikamdan korkarak komşu ülkelere sığınıyorlar.Bölgede taş üstünde taş kalmıyor.Her şey yağmalanmış ve tüm devlet kurumları çökmüş durumda..

Ülkede azınlık olarak yaşayan Müslümanlar, çoğunluk olarak izole yaşıyorlarmış. Onlara Hutu ya da Tutsi denmiyor, sadece Müslümanlar diyorlarmış. Bu nedenle soykırıma uğramamışlar. Onlara sığınan Hıristiyan Tutsiler ile Hıristiyan ılımlı Hutular’ı korumuşlar. Evlerinde saklamışlar.

Kiliselere sığınanları korumayan-koruyamayan Katolik rahip ve rahibelere tepki nedeniyle, Müslümanlar’a sığınanların korunmasından dolayı ülkedeki Müslüman nüfus yüzde 15’e yükselmiş.

Soykırım sırasında yüzde 75’i Hıristiyan olan ülkenin yüzde 60 kadarı Katolik imiş. Soykırım sonrası Katolikliğe inancını yitirenler ya Protestan Hıristiyanlığa ya da Müslümanlığa geçiş yapmaya başlamışlar.

Son Durum:

Ülke anasız-babasız kalmış çocuklarla dolu. Akrabası ya da bakacak kimsesi olmayan çocuklar 8–10 kişilik çocuk aileler haline getirilerek evlere yerleştirilmişler. Aile reisleri de yine çocuk. Devletin bu çocuklara bakacak durumu yokmuş. Evlerin gereksinimleri karşılanmaya çalışılıyormuş.

Tutsiler doğumlarla 1994 Tutsi Nüfus seviyesini görece yakalamış. Güvenlik sorunu nispeten azalmış.

Ruanda Hükümeti’nin bütçesinin beşte üçü bağışlardan karşılanıyormış. Ülke tarım ülkesi olmasına rağmen yiyeceklerinin yüzde 30’unu dışarıdan almak zorundaymış.

Ruanda’da da soykırım mahkemeleri kurulmuş ama yargıçlarını da kaybeden ülke iki türlü mahkeme kurmuş.

1-tür yönetici durumda olanların yargılandığı görece daha çağdaş mahkemeler.

2-tür ise halk mahkemeleri. Bu mahkemenin sonuçları bağlayıcıymış. İddialara göre Halk Mahkemeleri halkın kendi acılarını dindirmesi için kurulmuş. Bu mahkemeler 3’ten fazla insan öldürenleri yargılamamış!

Yargılamalar 1996’da başlamış. Yargılanma sırası bekleyen 200 bin kişi varmış. Sıra bekleyenlerin hepsi hapishanelerde değil; bir kısmı köylerinde yaşayamaya devam ederek sıra bekliyorlarmış.

Elbette emperyalistlerin ortaya koyduğu bu vahşi düzenden sonra, bu fakir Afrika ülkesinde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Bunlardan utanması gereken başta vahşi sömürücü siyasetler güden, kendisine nüfuz alanı yaratmak isteyen Belçika, ABDve BM sorumlusu Genel Sekreter Kofi Annan olmak üzere olaylara olumsuz anlamda katkı yapan tüm ülkeler, görmezden gelenlerdir!

Herkes bu insanlık ayıbıyla yaşamaya devam edecektir.

Herkes umsun ve dilesin ki bu acılar tekrarlanmasın!

 

Adnan AYDOĞAN

 

Yararlanılan Kaynaklar:

ulkeler.net kozmopolit.net ntvmsnbc kavkazcenter.net karakalem.net asam.org.tr kadin.bianet.org voanews.com