Şehit Cenazesi / N.Gülendam DELEN
Koşarak tutuşturuyorlar mesajını ellerimin arasına. Sen şehit düşerken, ben hazırlamışım mutlu hafta sonları için kendimi. Saat altıya beş kala üstelik…
Durduruyorsun adeta mesajınla, diyorsun ki “mutluluğa gitmek için henüz erken. Bak ben öldüm işte, şehit düştüm, sen huzurla evine gideceğini sanarken..”
“Olamaz, bu gün de mi Tanrım!” diyorum daha okumadan. Bu saatte iyi bir mesajın gelmesi imkânsızdı zaten. Alıştım, biliyorum ne çıkacağını içinden!. Çöküyorum elime tutuşturulan mesajla henüz kalktığım koltuğa. Okumaya bile mecalim yok. Dünyanın bütün yükü elime tutuşturuluyor sanki yine bir mesajla. Birden halsiz ve yorgunum düşüyorum. Hüzün, isyan, acı… çığlık çığlığa hepsi bir anda sarıp sarmalıyor yüreğimi. Hatta öyle ki, seni tanımadığımı bile bilmiyorum şu anda.
Kara kara bulutlar dolaşıyor artık tatile hazırlanmış havamda. Güneş yok, aydınlık yok oluyor birden. Sen ülkemin bir ucunda şehit düşmüş gelirken, ben bu ucunda cenazeni ağırlamak için plan üstüne plan kurmak zorundayım şimdiden.
Her gün her gün bir klavyenin ucunda türlü türlü planları çizerken, her gün her gün o komşu ülke, bu sözde komşu, harita harita konuşlanıp dururken, neden bu görev de bana verildi sanki, daha duyarsız, daha dünyevi yürekler üstesinden gelebilecekken?! Ne adamlar duruyor oysaki ölümle dalga geçen, ha yaşamak ha ölmek diye gülümseyen. Ve ne kadınlar var duygulardan arınmış, ölüm bu Allah’ın emri, mantıktan dem vurup, alışmak gerek diyen! Niye benim ellerim, bu duygulara yabancı yüreğim, niye ben seçilmişim ki onlar dururken?! Zahir biliyorlar da sevdalı başımı, biliyorlar da hakkını verdirmek istiyorlar yüreğimden gelecek acıyla, böylesi bir ölümün karşılığını.
Uyanmam gerekiyor hemen şimdi düştüğüm ölüm uykusundan. Senin için uyanıp, senin ölümünü hazırlamam.
Son bir gayretle açıyorum mesajını, titriyor yine ellerim, emir üstüne emir yağdırıyorum o sinirle dört yanıma. Bir trafiktir başlıyor senin için.
Adın denizmiş, hani şu bildiğimiz mavi, dalgalı, güzel deniz… Çalmışlar rengini senden, durulup havuz olmuşsun üstelik. Dalgalanarak gittiğin yere, öyle boylu boyunca uzanmış, tahtadan bir fanusun içinde geliyormuşsun uyuyarak. 20’li yaşlardaymışsın. Hani hayatının baharında olanlardan. Hani şu dağlarda koşup oynayacak çocuklardan.
Soldurmuşlar da baharları yazları, yeni bir mevsim icat etmişler de “ölün, hakkınız bir kara topraktır bu genç yaşta” diye ve atıvermişler sizi o uydurma mevsimin içine. Bir pelerin bile giydirmeden salmışlar o kara mevsimin kucağına. Hava soğukmuş, üşüyecekmişsiniz, donacakmışsınız, vurulacakmışsınız, bir zalim kurşunun ucundaymış canınız… Kimin umurunda? İşte bunlardan bir haber, dönüyorsun suların buz tutmuş uyuyarak.
Gülüyorlar, bakıyorlar zavallı gençliğini vurduranlar. Vuran vicdanından arınmış yaşayan ölüye dönüştürülüyor, vurulan gerçekten ölüyor sürekli. Yer değiştiriyor her gün isimleri. Dünya oynatıyor geçmişte olduğu gibi ipleri elinde. Kuklalarsa oynuyor ipleri onların elinde. Hak diyorlar, mücadele diyorlar, savaş diyorlar bunun adına. Avutuyorlar, bastırıyorlar vicdanları, yok ediyorlar insanlığı günden güne. Bir ölen için fark ediyor sadece.
Çok yakınımda geleceğin yer. Keşke daha uzağımda olsaydın. Bacaklarım, yüreğim… Gelip de uğurlamazsa seni bunca yakınken, biliyorum rahat da edemem.
Annene gelişini gördüm dün. Gidişin gibi sıcak değildi yüzün, susmuştu ona şakıyan dilin. Sarılıverdi tahtadan tabutuna, yavru kuşunun kafesini açıp salıvermek istedi. İzin vermediler ama. Bu kez bırakın ben de gireyim dedi. Yine izin vermediler. Hangi yuvaya konacağını, hangi dünyaya uçacağını bilemeyen kuşlar gibi, dolanıp durdu kafesinin etrafında. Dolanırken de gözü yaşlı, seni oraya hapsedenlere yağdırdı bütün acısını. Yuvasından alanların ellerini kesti gözlerinde, cehenneme gönderdi bedenlerini, Rabbinin lanetiyle buluşturdu dağlarda ve nihayetinde insanlıktan çıkardı onları bir kez daha. Görmedim, duymadım evvelinden bunca ağır lanetleri, acıdım böylesi laneti alanlara da. Çünkü insanlığın unutulduğu, vicdanların parmağı oynattığı yerde, acılı bir ananın bedduasında, bitiyordu sözde bahanelerde, davalarda, kandırmacalarda…
Bir bayrağa sardılar kafesini. Kutsandı böylece ölümün, şereflendi göremediğinden ziyade. Kim bilir hayalini bile kurmuştun böyle bir cenazenin ve kim bilir ne gururlanmıştın kendinle. Ve işte düşlediğin gibi gururlandı bir millet, eğildi saygıyla önünde ve acı duydu böyle oluşuna.
Sen yine en öndeydin. Başını çekiyordun bir düğün halayının. Arkandan yüzlerce el tutuyordu elini. Böylece götürdün düğün evine. Sonra verdiler orada seni toprağa. Anladık ki o anda, düğün değildi bunca törenin nedeni, ne bir gelin vardı orada, ne de sen damattın artık. Kefenden damatlık olmazdı zira.
Şefkatli, ılık, anaç, başka bir kucağına uzattılar gencecik bedenini. Yüzlerce yüreğin duaları eşlik etti sen son yolculuğuna çıkarken. Oluk oluk aktı yaşlar hem de seni hiç tanımıyorken..
İyi ki mecbur olmasam da girmişim gönüllü din dersine. İyi ki öğrenmeye sevdalı ruhum bilmez bırakmamış dilimi dualardan. İyi ki dostlarımı anlamak istemişim kendi dinleriyle, dualarıyla. Kalbim bilerek atsın, eşlik etsin istemişim acılarına, cenazelerine, bayramlarına, mutluluklarına. Nasılsa ömrüm olduğunca beraber yaşamayı dilediklerim değil mi?! Ne utanırdım o an, ne üzülürdüm eşlik edemeseydim dualarına. Ardından kendi dualarımla yolcu etmiş olsam bile seni. Üstelik sen göremedin ama yanı başımda duran dostum da vardı Alevi ve o da kendi inancıyla uğurladı seni. Ve o da tanımıyordu seni.
Ne şanslısın görüyor musun be genç adam? İki dinin, iki mezhebin duaları eşliğinde ayrılıyorsun bu dünyadan. Aldırmam kutsal duaların insanı dinden çıkaracak safsatasına. Aldırmam kendi inancıyla böbürlenenlere. Gösteriş meraklısı azınlık sevdalılarına, din bezirgânlarına. Zaten bu zihniyet değil miydi seni gönderen toprağın altına?!
Söylendiğine göre duyuyormuşsun o anda bizi. Duydun mu gerçekten sana söylediklerimi toprağın altından?! Unutma, unutma yeniden dirileceğin güne dek, hatırla ki uyurken eşlik etsin her kelimesi. Uyansan hani şimdi, uyansan bir an ve görsen dünyanın gelecek günlerini ve kim bilir ne vaziyette öleceğimizi, belki de ne şanslıyım diyeceksin be genç adam!
Tanrı sevecek artık seni. Onun toprağında huzurla, mutlulukla uyurken, ana kucağındaki gibi mutlu da olacaksın inan.
N. Gülendam DELEN

2007/03 |