Tan Kızıllığı ve Tarçın Kokusu / Misal ÖZ

 

 

 

Kimdim ben, neydim? Aslımın neresindeydim? Aslım ve suretimdi birbirine karışan… Evrende her şey zıddıyla kaimdi, tıpkı benim gibi. Yaşamla ölüm, güzelle çirkin, meczup ile eren, deveyle cüce, melekle şeytan, ateşle su…

Önceleri anlayamamıştım kendimi. Kendimi bildim bileli hissediyordum herkesten farklı olduğumu. Futbol oynamaktan hoşlanmıyordum mesela. Sonra kısa saçlı olmak da korkunçtu benim için. Bir ara saçlarımı uzatıyordum. Öyle güzeldi ki kıvır kıvır ta omuzlarıma değin. Esti mi rüzgar dağıtırdı saçlarımı. Hatırlıyorum bir gün elimden tutup götürmüştü babam. Koltuğa oturup, usturayı eline alınca berber amca derinlerde bir yerlerde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Gözlerimi kapadım ve yirmiye kadar saydım. Aynaya baktığımda suretim başka bir ete kemiğe bürünmüştü sanki. Boğazım düğümlendi, bir şey söylemek istedim ya da bir çığlık atmak ama hepsi bir hıçkırık denizinde boğulup gitti. İşte o gün sızım sızım sızlarken içim çözmüştüm, bilmiştim kendimi. Ailem farkına varmamıştı ya da varmıştı ama kimse dillendirmeye cesaret etmemişti. Arada bir fısıldaşmalardan şüphelendiklerini anlıyordum. Benim diğerlerinden farklı ilgi alanlarım, konuşmalarım ve davranışlarım sürekli batıp can acıtan ve kendini hatırlatan bir diken gibi hayatımızdaydı.

Sınıftan bir arkadaşım vardı. Adı Nesli. Ailem Nesli ile tanıştığında şaşkınlıkla karışık bir sevinç duymuşlardı. Evet, işte yanılmışlardı. Benim bir kız arkadaşım vardı. Onunla iyi anlaşıyorduk. Bazı şeyleri dillendirmeden, suskunca gevezelik ediyorduk. Galiba âşıktı bana. Ama hiç söylemedi, bende hiç sormadım o güne değin. Benimse içimde şefkat ve dostça bir sevgi vardı. Ona sarılınca bir okyanusu kucaklamış kadar ferahlardı yüreğim ama bir o kadar da hüzünlenirdim. Çünkü bu dostluk yetmeyecekti ona. Dudaklarını dudaklarıma değdirmek, soğumak isteyecekti bende. Bu ilişkiden en hoşnut olan tabii ki ailemdi. İçlerini kemiren kuşkudan eser kalmamıştı.

Lise bitince askere gitme vakti geldi. Gitmeden önceki gün vedalaşmak için Nesli geldi. Yüzü kıpkırmızıydı, derin bir öfkeyi yüreğine sımsıkı bastırmış, acı sözlerini yanında getirmişti.

-“Bir erkeğe âşık olduğumu sanmıştım”.

-“Efendim?”

-“Biliyordum, hissediyordum. Ama artık eminim. Sen asla kimseyi mutlu edemezsin. Sen adi bir ibnesin, sen ibnesin, ibne…”

Sesi odada asılı kaldı. Kulaklarımı yırttı çığlıkları. Kurşundan ağırdı bakışları, deldi geçti. Şakağıma dayalı bir silah gibi beynimi dağıttı. Beni parçalara böldü, cesedime acıyan gözlerle baktı ve bir katil soğukluğuyla çekip gitti.

Ertesi gün büyük bir coşku ve biraz da buruklukla askere uğurlandım. Bu kutsal askerlik görevini taşıyabilecek miydim omuzlarımda? Düşüncemi zorlayan bu soruları süpürüp zihnimden bir kenara attım. Çünkü bazı soruların cevapları yoktu. Yola serilelim yol bizi götürür deyip uykuya daldım. Puslu ve serin bir Ankara sabahına uyanmıştım. Kendini asker gibi hissetmen için biçilmiş kaftandı bu şehir. Kışlama gittim ve teslim oldum. Evet, teslim ettim kendimi şerefli orduya. İlk günler ağır geçti. Sonraları alıştım palaskama ve postallarıma.

Ali’yle tanıştım ve hayatın başka bir dönemecinde buldum kendimi. Oysa bugüne kadar bastırabilmiştim duygularımı yanılmıştım demek. Gözlerinde şimşekler çakardı Ali’nin, alev alev tutuştururdu her yanı. Hayatı boyunca öfke ve hüzün biriktirmiş gibiydi. Sesi çok uzaklardan gelirdi, unutulmaya yüz tutmuş sözcüklerin yeniden söylendiğinde hissettirdiği yabancılıkla… Ölesiye susardı, suskunluğunda çok şey anlatırdı. Buram buram tarçın kokardı birde. Yan yanaydı yataklarımız. Saatlerce izlerdim yorganın altından.

Zaman tozu dumana katıp fethediyordu dünyayı. Sayılı gündü, geçti. Terli ve epeyce hasretli bir haziran gününde kışlanın kapısındaydım. Yüreğimle bavulumu değiş tokuş etmiştim. Bavulum boş yüreğimse Ali’yle doluydu. Komutanım sivil hayatta başarılar diledi. Başarabilecek miydim?

Günlerce gezdim Ankara sokaklarında. Kararlıydım, dönmeyecektim. Burada hiç değilse onunla aynı şehirde kalacaktım. İş buldum ve çok çalıştım. Mevsim güze döndüğünde, güneşin nazlandığı ve yüzünü göstermediği bir günde kapı açıldı ve içeri çokça tanıdık bir tarçın kokusu doldu. Başım döndü, yandaki sandalyeye iliştim. Karşımda duruyordu işte elinde bavulu ve başında kasketiyle. Uzun uzun sarıldık hasretle. Sonra kaldığım pansiyona gittik. Ne kadar oturduk öyle hatırlamıyorum. Elimi tuttu, dudaklarımı soğuttu ve karanlık bir gece sabaha varana dek seviştik. Tenimde tarçın kokusu… Oysa hiç sevişmemiştim Ankara’da, bir tan kızıllığında, hüzünlü ve tarçın kokusuyla dolu bir yatakta…

Günler akıp gidiyordu. Ali ile her şey geçip gidiyordu. Onu yeni yeni keşfediyordum. İçini, benliğini, zihnini ve tenini. Şimdiden kutu gibi bir evimiz olmuştu bile Cebeci’nin en güzel yerinde. Birkaç tane de eşya aldık. Eskiydi ama olsundu. Eve yorgun geliyorduk ve ikimizde çok çalışıyorduk. Ali’nin suskunluğundan eser kalmamıştı. Bazen elinde güllerle geliyordu, bazen gül rengi bir şarapla. Saatlerce dans ediyorduk, bazen kahkahalar atıyor ama çokça ağlıyorduk. Çocukça bir hüzündü bizimkisi, şımarıklık bile sayılabilirdi aslında. Ama ağlamak güzeldir diyordu Sezen Aksu. Ağladıkça arınıyorduk günahlarımızdan, öfkemizden ve geçmişimizden.

Bir kaç tane dost edindik Ali’nin iş yerinden. Güzel vakit geçiriyorduk ve onların yanında rahat hissediyorduk kendimizi. Ne tarafından tutarsan tut zordu hayatımız. Maskelerle donatılmış yüzlere sahiptik ikimizde. Başka başka roller biçilmiş bedenlerimiz ve sürgün edilmiş ruhlarımız vardı. Ama birlikteydik işte ve bu birliktelik tüm bu sorunların üstünü titizce örtmeye yetiyordu. Klasik bir hikâyeydi bizimkisi. Abartılacak bir yanı yoktu yani tüm olağan dışılıkların dışında.

Yaz çoktan gelmişti bile. Ama bir şeyler eksikti yine de. Ya da ben öyle hissediyordum. Son zamanlarda bir şeyler yolunda gitmiyordu. Ali hiç olmadığı kadar gergin ve sinirliydi. Ara sıra anlam veremediğim cevapsız telefonlar geliyordu. Yine kabuğuna çekilmişti. Onun bu hali beni mahvediyordu. Sanki bir şeyler söylemek istiyor ama susuyordu. Pazar günü güzel bir kahvaltı sofrası kurdum. Bu gün bize aitti ve güzel olmalıydı.

Ali son günlerdeki bildik sıkıntılı ifadesiyle masaya oturdu ve konuşmak istediğini söyledi. Bir ürperti duydum derinlerde çünkü bu benim âşık olduğum erkeğin sesi değildi bir yabancının sözleriydi dilinden dökülenler. Önce kısa bir giriş yaptı ve sanki bir yerlere yetişecekmişçesine hızlı hızlı ve ardı ardına sıraladı cümleleri. Köylerinden bir kızla evli olduğunu ve gitme vaktinin geldiğini mırıldandı. Ben seni sevdim dedi giderken ve ardında büyük boşluklar ve onarılamaz yaralar bırakıp gitti.

Hiç şikâyet etmedim, ağlamadım da. Yalnızca bir çığlık savurdum havaya, boşlukta kaybolup gitti. Sonu yoktu sevdaların bizim hikâyemizde. Mutlak ayrılıklara gebeydi. Bir ibnenin aşkının ömrü yalnızca bir güz ve bir bahardan ibaretti. Bu gün bize aitti ve güzel olmalıydı ama olmadı, olamadı…

MİSAL ÖZ