1 Mayıs / Aslı YAMAN

 

 

 

Türkiye işçi sınıfına selam!

Selam yaratana

Tohumların tohumuna

Serpilip gelişene selam!

Nazım Usta bu dizeleri yazarken, emekçiler dünyanın dört bir yanında var olma ve ayakta kalma mücadelesi veriyorlardı. Bazen bir fabrika, bazen küçük bir atölye, bazen tarlada, bazense meydanlarda.. Seslerini duyurmak için toplandıklarında, beraberce hareket edip, en temel hakları olan “insanca yaşam” için mücadele etmek istediklerinde her daim karşılarında bir duvar gibi örülmüş burjuvayı buldular. Sermaye için işçi sınıfının her ne koşulda olursa olsun örgütlü bir şekilde hareket etmesi çok tehlikeliydi ve bu durum burjuvada artık bir paranoya halini aldı. Ne olursa olsun emekçilerin örgütlenmesinin, birlikte hareket etmesinin önüne geçilmeliydi. Sermayenin yıllardan beri korktuğu, çekindiği bir oluşum mevcuttu 1 Mayıs…

1890 yılından sonraki her 1 Mayıs gerek dünyada, gerekse ülkemizde sıkıntılı bir şekilde kutlanmıştır. Yerkürenin hangi noktasında olurlarsa olsunlar, emekçi sınıfı sermayenin ezici sömürü politikası ile karşı karşıyaydı ve her 1 Mayıs’ta topluca başkaldırma, seslerini duyurma eylemine giriyorlardı. Bu hak arama mücadelesi ise çoğu zaman kan dökülmesi ile acı bir şekilde sonlanıyordu. Ülke tarihimize baktığımızda durumun hiçte iç açıcı olmadığını çok net bir şekilde görmekteyiz. Tarih 4Mart 1923’ü gösterdiğinde İzmir İktisat Kongresi’nde görüşülen konular arasında 8 saatlik çalışma süreleri ve 1 Mayıs’ın işçi bayramı olarak kabul edilmesi de vardı. Kongre de her şey yolunda gitmiş ve hem 8saatlik çalışma süresi, hem de 1Mayıs’ın işçi bayramı olarak kutlanması kabul edilmişti. Bütün bunlar emekçiler adına oldukça olumlu gelişmelerdir ve onlara umut ışığı olur.  Fakat karanlık günler hiçte uzak değildir. 1923’ün 1 Mayısında yani İzmir İktisat Kongresi’nden sadece 2ay sonra, emekçiler kendileri adına alınan kararların rahatlığı ile bayramlarını kutlamaya hazırlanıyorlardı. Fakat bu hiçte sanıldığı kadar kolay olmadı. Bu ilk resmi 1 Mayıs kutlamaları sonucunda Türkiye Sosyalist İşçi ve Çiftçi Partisi üyesi olan onlarca kişi tutuklandı. İstanbul Milli İşçi Birliği kapatıldı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen İstanbul ve Ankara’daki kutlamalara devam edildi. Bu arada Adapazarı’ndaki askeri fabrika çalışanları da bu kutlamalara katılmaya karar vermişlerdi. 1 Mayıs’ın resmi olarak kabulünden sonra ilk kutlamaların sıkıntılı bir şekilde sonlanmasıyla, düşüncelerin sadece kağıt üzerinde kaldığı, realite ile bağdaşmadığı açık bir şekilde görülüyordu. Ertesi yıl İstanbul’da kutlamalar yapılmadı, ağırlık Ankara’daydı. Fakat sonuç yine değişmedi.1 Mayıs günü 8saatlik çalışma süresi için bildiri dağıtan bir çok kişi gözaltına alındı ayrıca Amele Teali Cemiyeti’ne ait olan “Çelik Kol” gazetesi kapatıldı. 1925’te ise çıkartılan yasa ile 1 Mayıs işçi bayramı “Bahar Bayramı” olarak ilan edildi. Bütün bu olanlar işçi sınıfının direnişini çökertmekten başka bir anlam ifade etmiyordu. O günden sonra İstanbul, Ankara, Adapazarı, Eskişehir gibi illerde yasa dışı olarak kutlamalar devam etti fakat bu kutlamalar kitlesellikten ve direniş ruhundan uzak, sönük kutlamalardı. Bu şekilde geçen 35yılın ardından 1960 yılında Türk-İş ‘in desteği ile İşçi Bayramı 24 Temmuz olarak ilan edildi. Bu, tüm dünya emekçileri için özel bir anlam taşıyan 1 Mayıs’ı belleklerden silme çabasından başka bir amaç taşımamaktaydı. Bu adımın bir sendika desteği ile atılması ise üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir konu.

1967 yılında büyük bir umutla kurulan ve oldukça yoğun bir emekçi sınıfını arkasına alan DİSK artık yeni bir umut kaynağı oldu ve bu kaynak 1976 yılında –yaklaşık 50yıl sonra- ilk büyük 1 Mayıs mitingini düzenledi. Emekçilerin tekrar bir araya gelmesiyle onbinlerce işçi ve emekçi destekçisi Taksim Alanı’nda buluştu. Uzun bir sessizliğin ardından DİSK’in açılması ile yeniden uyanan emekçi sınıfı tam anlamıyla boy gösterisi yapıp “bu ülkede bizde varız” mesajını verdiler. Verilen mesajın yerine ulaşması fazla zaman almadı ve burjuva yıllardan sonra gerçekleşen 1 Mayıs kutlamalarında katılımın çokluğu, kitlelerin kararlı olması, sonucu büyük tedirginliğe düştü. Bu tedirginliğin bir diğer sebebi de DİSK’ti. Bu sendika geniş kitlelere ulaşmış ve tehlikeli(!) boyuta gelmişti. Biran önce bu oluşumların önü alınmalıydı hem DİSK’in hem de 1 Mayıs’ın…

Büyük eylemin bu tarihe rastlaması elbette tesadüf değildi. Ülke yavaş yavaş iç savaşa sürükleniyor, gelir dağılımındaki adaletsizlik başta olmak üzere sınıflar arasındaki fark günden güne artıyor, hem siyasal hem de ekonomik anlamda tam bir kaos yaşanıyordu. Ülkedeki siyasal duruma bakacak olursak, “sola karşı milliyetçi cephe güçleniyor, öte yandan milliyetçi cepheye katılan partiler 1970’ler Türkiye’ sindeki yerlerini ve değişken ülke sorunları karşısında neler düşündüklerini etraflıca belirleyebilmiş değillerdi. Ekonominin de hiç iyi gitmediğini belirtmek gerekir. Dünya petrol bunalımının etkilediği fiyat artışları1976’da enflasyonu %20–30 lara çıkarmış, 1977’de ise bu rakam %40–50 düzeyine kadar fırlamıştı.”(Yakınçağ Türkiye Tarihi/Hikmet Özdemir syf. 275)

İşçiler arasında büyük heyecana, sermaye açısından da aynı büyüklükte korkuya sebep olan 1976dan 1 yıl sonra, 1977’deki 1 Mayıs ülke tarihine “kanlı” sıfatı ile geçip, ne tarihten ne de hafızalardan silinmeyecekti. Sermayede ciddi bir tedirginliğe yol açan, 50 yıl sonra kutlanan ilk işçi bayramı, “emekçi ruhu direnişi”nin bir simgesi haline gelmişti adeta. Çoşku ile kutlanan bu 1 Mayıs’ın ertesi yıl daha da kalabalık ve inançlı bir kitle tarafından kutlanacağı da yadsınamayacak bir gerçekti. Gerçek tüm çıplaklığıyla karşılarında boylu boyunca duruyorken, işçiyi potansiyel tehlike olarak görenler de bütün bu gelişmelere sessiz kalma niyetinde değillerdi. 77 yılının Nisan ayında DİSK bir açıklama yaparak, 1Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını, kutlamalara katılacak örgütleri, atılacak sloganları kamuoyuna duyurdu. Bir yandan da basında, 1Mayıs, DİSk ve sol aleyhinde yazıların çıkmaya başlaması ile havadaki gerginlik günden güne artarken bir tanesi İstanbul, bir tanesi İzmir’de düzenlenecek eylemler için pankart asan iki öğrenci öldürüldü. Bu faili meçhul cinayetler basından halka “ sol’un kendi içindeki hesaplaşması” başlığı ile duyuruldu.

Ülke genelinde tüm bu olumsuzluklar yaşanırken 1 Mayıs günü Taksim Meydanı’nda 500bin’e yakın bir katılımla miting başladı. Katılımın beklenenden çok fazla olması, İstanbul dışından da birçok emekçinin Taksim’e akmasıyla kutlamalar büyük bir coşku ile devam ediyordu. Saat 19.00’u gösterdiğinde DİSK başkanı Kemal Türkler konuşmak için kürsüye çıktı ve meydanı hınca hınç dolduran, hak alma arzusuyla sokaklara çıkmış olan işçi kardeşlerine seslendi. Konuşması sona yaklaşırken bugün kamuoyunda “katliam” olarak nitelendirilen acı olaylar baş göstermeye başladı.

Çekilen tetikler…

Çığlıklar…

Çıkan kargaşa…

Bedenlere saplanan mermiler…

Kan…

36 Ölü ve 126 yaralı…

1977 1 Mayıs’ ı ardından elde kalanlar bunlardı. Ne silahı tutan eller ne de emri verenler bulunabildi. Emekçileri yıldırma, korkutma ve birlikte hareketi engelleme amacı ile yapılan bu katliamın suçluları bulunamadı ve bu tarih ülke geçmişinde kara bir leke olarak kaldı.

Tüm bu baskı ve şiddet karşısında yılmayan emekçiler 1978 1 Mayıs’ında da yine Taksim’delerdi. Bir yıl önce ölen arkadaşlarının ruhu ile birlikte daha inançlı ve kararlıydılar. Binlerce kişinin katılımı ile 78 yılı İşçi Bayramı kutlandı. Fakat burjuva tüm bu olanlar karşısında iyiden iyiye rahatsızlık duymaya başlamış ve emekçilere son bir darbe indirme planları yapmaya girişmişti. 79 yılında sıkıyönetim ilan edilen İstanbul’da kutlamalar yasaklandı ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yasağa rağmen meydanlara çıkan işçiler tutuklandılar. İstanbul’da yapılamayan kutlamalar bu sefer Ankara’ da yapılmıştı. 80 yılında İstanbul’un yanı sıra Ankara ve İzmir’de de sıkıyönetim ilan edilip, gösteriler yasaklandı. Aynı yıl içinde yapılan askeri darbe ile ülkede hayatla birlikte işçi hareketi de durdu.

Bu yıllar oldukça sıkıntılı bir şekilde geçmişti ve maalesef sermaye amacına ulaşarak, işçi direnişini, örgütlenmesini kökünden söküp attı. Savaş bitmiş, zafer sermayenin olmuştu. Emekçilerde de yorgunlukla beraber yılgınlık ve umutsuzluk baş göstermeye başladı.

1986’daki “Netaş Grevi” bu karanlık perdeyi biraz olsun aralanmıştı. Ardından gelen “Bahar Eylemleri”  ve 1991’de Zonguldak’ta başlayan hareket, baskıya baş kaldırıştı fakat hiçbir tanesinde 80öncesi ruh yoktu maalesef ve kitlesellikten uzaktı.

Bu durum günümüze kadar geldi. Bu yıl “77 Katliamı”nın 30. yıl dönümü ve halen kutlamaların Taksim’de yapılıp yapılmayacağı tartışılıyor. Emekçiler ise sömürü ve baskının olmadığı bir ülke hayal ediyor. Disk Başkanı Süleyman Çelebi Taksim’de yapılmak istenen kutlamalarla ilgili olarak “Bu meydan okumak anlamında değil, sadece başkalarına gösterilen anlayışın işçilere de gösterilmesini istiyoruz” derken, emekçiler tüm engellemelere, yıldırmalara, korkutmalara, baskılara, adaletsizliğe, sömürüye rağmen kapitalizm denen canavara başkaldırmak ve meydan okumak istiyor…

Meydanlarda hasretimizi haykıranlara,

Toprağa, kitaba, işe hasretimizi,

Hasretimizi, ay yıldızı esir bayrağımıza,

Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selam!

Paranın padişahlığını, karanlığın yobazlığını

Ve yabancıların roketini yenecek işçi sınıfına selam!

Türkiye’nin işçi sınıfına selam! Selam yaratana!

* Yazıda geçen mısralar, Nazım Hikmet Ran’ ın “Türkiye işçi sınıfına selam! ” isimli eserinden alıntılanmıştır.

Aslı YAMAN