27 Nisan Muhtırası Darbe Önleyen Darbe mi? / Safa KAÇMAZ
Dün gece yarısına doğru, saat 23.10′dan sonra, haber ve gazetelerin Internet sitelerinde, Genelkurmay Başkanlığı sitesinde yayınlanan açıklamanın yer almasından bu yana, bilinmezliklerin azalmadığı görülüyor.
Uzaktan değerlendirmeler, küresel medyamızın mensubu gazetecilerimizin önemli bir bölümüne göre ‘geri’ kalabilir..Onların epey bir kısmı ‘yakın kaynak’lara sahipler; eli-kolu ve genellikle de burunları uzun… Yalancılık ve koku almak yönünden.
Biz olsa olsa, genel bir takım doğrulardan yola çıkarak değerlendirmeler yapabiliriz; ama olsun.Yorumun gücü bazen olguları elinde tutanların değerlendirme gücünü asabilir..
Sabah gazetesinin sitesinde,gece yarısından sonra, ilk önce “Genelkurmay basın Açıklaması” diye aktarılan, bu açıklama Hükümete verilen, eğer daha fazlasının bir yansıtıcısı değilse, açıkça bir muhtıra idi. Demokrasi’yi genel bir ‘asker karşıtlığı’ olarak anlayan ve uygulayan Sabah gazetesi yayın çizgisini oluşturanlar, askerlere gece yarısına doğru bir “basın açıklaması” yaptırma gibi aptalca başlıklarla bu olayın önemini güya küçümsetebileceklerini düşünüyorlar. Hükümetin dudak arası demokrasisi aşığı bu çapsız insanlar, gerçeğin yok sayılmakla gerçek olmaktan çıkabileceğini sanacak kadar da aptalca davranışlar sergilemeye devam ediyorlar.
“Bu memlekette gündüzlerin suyu mu çıktı?”
Gece yarısına doğru bir ‘basın açıklaması’ karşısında, Demirel olsa,herhalde,”bu memlekette gündüzün suyumu çıktı?” diye pek sevdiği metotla,soruyla yanıt verme tutumunu benimseyebilirdi.
Gerçekten de gece yarısında bir ‘basın açıklaması’ olacak iş değil. Öyle de olmuşa benzemiyor zaten. Vatan’dan M.Tezkan’ın açıklamasına göre,medya el altından uyarılmış ve “Beş dakika sonra sitemize bakın” diye (yazılı-sözlü) bilgilerle harekete geçirilmiştir.
Bu gece yarısı açıklama’nın gücü öylesine büyüktü ki, ‘asker karşıtlığı’na rağmen Sabah’ın da, Yeni Şafak’ın da, ilgili açıklamayı ‘tam metin’ vermelerine yetmiş görünüyor.
Türkiye’de ordunun bir darbe olasılığından epeydir söz ediliyor.Bunu görmemek için, M.Ali Birand veya Candan gibi, ‘haber kaynağı’ olarak sadece ABD yetkililerinin dezenformasyon bölümleriyle ilişkili olmak gerek. Oradan bir işaret gelince veya bu olasılığı yok göstermek işlerine geldiğinde,bunlar, ‘yok canim,darbe donemi geçmiştir.’ türü yazılar yazarlar.
Aslında Türkiye’de ‘darbe’ denilince bunun sadece askeri biçiminin algılanmasının yanlışlığına bir çok kezdir dikkat çekiyoruz. Türkiye’de,artık ‘askeri darbe olasılığı’ deyince de bundan sadece tankların sokağa inmesinin algılanması yanlış olacak.
Uzun bir sureden beri Türkiye, derinden giden ’sivil darbe’ biçimlerini yaşamakta olduğu için, aslında bugün açıkca bir ‘askeri darbe’ olasılığı konuşulmaya başlanmıştır.
Türkiye’nin mevcut siyasal düzeni, küresel ekonominin beklentileri doğrultusunda, sosyal devleti yapısını, laik tarzını sivil darbelerle yıkarak, dudak arası demokrasi noktasına ulaştırılmış; ılımlı islami cumhuriyet adim inşa edilmiştir. Devlet yapısında kadrolaşmanın boyutları buna açıkça gösteriyor. İslama renk taşıyan her terör olayından sonra “kınıyorum” diye demeç vermesi artık alay konusu olan her devrin İçişleri bakanının yönetimindeki kadrolaşmanın boyutları,asker ve polis arasındaki görünür çatışmanın boyutlarından da belli zaten.
“Yüce Meclis’in İradesi”
Türkiye’de özellikle Cumhurbaşkanlığı seçim sureci, “Meclis’in iradesi” ile eşitlenerek ele alınıp tanıtılmaya özen gösterilen demokrasi’nin ne kadar boş bir görüntüye dayandığını açıkça ortaya koymuştur. Bu tur bir demokrasiye kargalar güler.
Tayyip beyin dudak arasında duran bu demokrasiye, normal literatürde padişahlık tarzı,cemaat halifeliği falan demek daha uygun belki.
M.Ağar’ın yanında ‘tuvalet ihtiyacım var’ diye kalkıp oturuma katılan, öteki vekilin de “durun,ben onu alıp geleyim” diye gidip oturuma katıldığı şartlarda, bu tur vekillerin her tarafları demokrasi akıtsa,ne olur. RTE’nin dudak arasından çıkanın belirlediği bir “meclis kararı”, aynı zamanda “Türkiye’nin de kararı” olarak yansıtılacaksa, burada her şey var olabilir ama demokrasi denilen isleyiş tarzının bulunmadığı çok açıktır.
R.T.Erdoğan ve A.Gül ikilisinin bir dizi kritik konuda,devletin öteki organlarını dışlayarak aldıkları ikili kararları, ’sivil otorite’nin kararı diye alkışlayan, “Ankara’nın kararı” diye gösteren Medya’nın ‘demokrasi’den anladığı,aslında son derece şekilsel, içerikten yoksun, küresel patronların dileklerine uygun bir ‘demokrasi’dir.
Ilımlı islamın Türkiye’nin ‘ulus sınırları’, onun koruyucusu bakımından en önemli durumda kalan ordunun yıkımı hedefi, çok açıktır ki, bugünkü küresel sermayenin hedefidir. Bu sadece Türkiye için böyle değil. Dünyanın her tarafında, küresel sermayeye engel çıkanlar ‘muhafazakar’, ‘demokrasi karşıtı’ olarak suçlanıyor ve küresel sermaye savunucuları, “patronum Aydın Doğan.” diye yazısına başlayan Barkanlar,Türkiye tarihinde açıkça ‘küresel tekelci sermaye’ söylemi yapmış Cumhurbaşkanı Sezer’e, “Atatürk sizi ‘adam’dan sayar mıydı? ” biçimlerinde saldırabilecek gücü bulabiliyorlar.
Terazinin Kefeleri
Su açıkça görülmektedir ki, bugün ‘ulusal devlet’, ’sosyal devlet’, ‘laik devlet’ vurgusunu yapan ve bu özellikleri savunanlar, gerçekten savunma konumunda bulunuyorlar.Saldıran,devletin ve toplumun bu özelliklerini islami cumhuriyetinde eritmek isteyenler, saldıran, ilerleyen kuşak durumundalar.
Üçüncü sınıf kasaba avukatı diye tanıtılan ‘şey’, bugün bu denli saldırgan bir üslup kullanıyorsa ; ‘hop hop hop’ çekmesi ile ünlü başbakan ,dudak arası çıktılarına bu kadar güveniyorlarsa, bu onların ‘efeliklerinden’, ‘Kasımpaşalı’ özelliklerinden değil. Aldıkları küresel sermaye temsilcilerinin dış ve iç temsilci desteğindendir. Bu kişilerin yetkinliklerinin gazetecilerin bile alay konusu olduğunu unutmamak gerekir. Bay Erdoğan, ardına aldığı Türkiye gücüyle vardır. O ise, bunun kendi hikmetinden menkul olduğuna kani olmaya başladı. Ilımlı islami yükseliş ile laik, sosyal yapıyı savunanları ayni kefeye koymak, bugün artık yanlıştır.
Açıklamanın İçeriği
Hükümet içindeki görüş ayrılıkları ve görev dağılımı hakkında bile çok az şey biliniyor. Son dakika dudak arasını, Müneccim Mükremin’in bile tahmin edemediğini düşünürsek, ordu içinde hangi iç saflaşmaların oluştuğu veya oluşabileceği hakkında çok daha az şey bildiğimiz ortaya çıkar.
Böyle bir şeyi bilme olanağı olmadığı gibi, gereği de yok. Bunlar eskiden subay darbelerine düşkün çevrelerin konu ve uzmanlık alanıydı. Biz olgulara bakmalıyız.
Bu noktada karsımızda, önce açıklamanın hem dağıtım zamanı ve hem de ‘imza’ sorunu kafa karıştırıyor. Sonra da açıklamanın içeriği; kurgusal - kelimesel yapısı.
27 Nisan Muhtırası, metin olarak, hiç de gece yarısı, acilen yayınlanacak bir metin özelliğinde görünmüyor. Laiklik karşıtı olayların son derece ayrıntılı,detaylar aktaran yapısı,onun ‘geceyarisi’ yayınlanma ivediliği ile pek uyum sağlamıyor. Bu Muhtıra’yı görür görmez yeniden baktığım,12 Mart Muhtırasındaki ’sadelik’ ve vurguya önem verme özelliğini burada hiç görmüyoruz, en azından başlangıcı dahil büyük bölümünde. Üstelik, genelkurmayımızın önceki açıklamalarını okuyanlar da,oralarda son derece, öz ağırlığı olan kavram kullanımı alışkanlığı olduğunu görürler.
Muhtıra, uzun uzun ve hükümeti uyarma doğrudan hedefli değil de, kitleleri ikna etme, kazanmaya yönelik irticai faaliyet dökümlerini verdikten hemen sonra, bir ‘özetleme’ yapmakta ve söyle bitmektedir:
” Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.”
Muhtıra’nın önceki kısımlarıyla sonuç bolumu, yaklaşım ve tarz itibariyle bağdaşıyor görünmemektedir. En azından ben, muhtırayı ilk okuduğum andan itibaren bu bolumu, bir ekleme, ‘işi uzatmama’, ‘irticai faaliyet dökümü’ ile oynayıp durmaya tepki haliyle algıladım.
Bu ifade, tarz ve hedef farkı, muhtıra’nın, A.Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilme ihtimaline karşı hazırlanmış bir askeri harekatın tarafları arasında, bir uzlaşma, bir ” zaman kazanma veya kaybettirmeme ” motifleri ile yüklü olduğunu düşündürüyor ve muhtıranın neden gece yarısı yayınlanmış olabileceğini gösteren bir işaret gibi ele alınabilir.
Bu tür ayrıntıları belki hiç öğrenemeyeceğiz. Ama,bir sure önce eski genelkurmay başkanının, öteki dört komutan tarafından askeri darbeye zorlandığı üzerine bir dizi söylem; özellikle 1960 darbesinde alt komutanların hareket içindeki etkinlikleri ve ‘yukarıyı’ zorlamaları, bu tür olasılıkları hesaba katmayı gerektiriyor.
İktidar Mücadelesi
Bugünkü ‘ laiklik’ vurgusu etrafında donen bütün söylemler, son çözümlemede, aslında küresel sermayeye evet diyenler ile hayır diyenler arasında bir iktidar mücadelesi halini almaya doğru gidiyor.
Soros’un evlatlarının, hiç de dinci, islamcı olmadıkları halde bugünkü islami hükümeti destekliyor olmaları; buna karşılık, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün, kısa veya uzun dönem ‘misafir’leri olan bir dizi aydının ‘laiklik’ kanalı üzerinden ordu ile buluşmasını ancak böyle anlayabiliriz.
Bu saflaşma kaçınılmaz olarak orduya da sirayet edecek görünüyor. Hatta çoktan var olmuş olduğu bile düşünülebilir. Bugün gündüz harbiyelilerin Ankara mitingine ilettikleri söylenen yazılı mesaj, ‘tam bağımsızlık’ söyleminin artması, ordu içindeki durumu da gösteriyor biraz. Radikalleşmeye doğru bir gidiş halinde…
Dış ve İç sermaye çevrelerinin desteğine sahip hükümetin ’serte sert’, ‘yanıta yanıt’ tutumu, Türkiye’nin maceralarına kapıyı iyice açıyor.
Bir yeni genel seçim, bu atmosferi yumuşatır mi? Çok şüpheli…
Hükümet bildirisinde “Genelkurmay bize bağlı” üzerine açıklamalar yapanların, dudak demokrasisi uygulayanların, giderek daha saldırgan bir siyaset izleyecekleri görülüyor.
Takiyyeci Hükümet
RTE ekibi, herhalde takiyye konusunda, hoca’ya rahmet okutturacak…
Öyle ki,bunlar, çok yakında “esas laik bizleriz” noktasına bile gelecek görünüyorlar. Kaldı ki, Tayyip bey bunu arada bir de yapıyor zaten.
Doğal olarak o laiklik,devletin dine,giyime,kusama hiç karışmaması, Recep Tayyip Erdoğan’ın bakanlar kurulu toplantısını, denk gelen mescitlerden birinde yapması olanağını kullanabilmesi falan gibi şeyler olmalı. İrticai faaliyetlere karsı yargı ve güvenlik güçlerinin başları olan Çiçek ile Aksu’yu sağına soluna yerleştirip Muhtıra değerlendiren bir hükümetin, ‘yargının elini tutmuyoruz’, ‘polisimiz gerekeni yapıyor’ türü açıklamaları tam bir komedidir.
Safa KAÇMAZ

2007/04 |