Artık Ölüm Umurumda Değil / Emre MUTLU
Gecenin yada sessizliğin karanlığından daha yoğun bir karartıda bir çiçek asice doğruldu toprağın dibine itilmiş yerinden.
Yıllarca ezilmeye çalışılıp, başı koparılmak istenen çiçek bütün hıncıyla ve gururuyla doğruldu, karanlığın bağrında, etrafına ışık olarak. Sanayi Devriminden sonra ortaya çıkan işçi sınıfı, Avrupa ülkelerinde hızla üzerlerinden rant etmeye çalışan burjuva sınıfı tarafından eziliyor, aydınlığın yüzü bir türlü onlara gösterilmiyor, karanlık işçilerin en büyük yoldaşı oluyordu. Fransa’da da durum pek farklı değildi, hızla sanayileşen Paris, Marsilya, Lyon kentlerinde işçi sınıfı hunharca aç bırakılıyor, adeta işkence gibi bir hayat sürüyorlardı. İşçi sınıfı oldukça yoksuldu ve çocuk yaşlı denmeden saatlerce çalıştırılıyor ve sadece hayatta kalabilecek kadar para alıp yaşantılarına devam ediyorlardı. Avrupa’yla beraber Fransa’da da işçi sınıfının üzerindeki kara bulutlar işçiler için adeta ölüm kusuyordu soludukları havaya. Ancak Avrupa işçi sınıfıyla Fransa işçileri arasında bir fark vardı. Fransız işçiler hayata ve zulme karşı direneceklerdi.
Paris Komünü tarihi olan 1871′den önceki 50 yıl bu iktidar sürecini hazırlayan direnişlerle, eylemlerle doluydu. İşçi sınıfı bu kalkışmaların hepsinde büyük bedeller ödese de hiç bir şekilde yılmayıp, her seferinde devrim sahnesine kokusuzca yürümüşlerdi. İşçi sınıfı, 1848 Haziran barikatlarında büyük bedeller ödedi. Bir hafta süren savaşta binlerce işçi hunharca katledildi. Haziran savaşında eşi benzeri olmayan bir kıyım yaşandığına değinen Engels, işçi sınıfı kendi öz çıkarları ve kendi öz istemleriyle ayrı bir sınıf olarak burjuvazinin karşısına çıkma cüretinde bulunduğunda, burjuvazinin çılgına döndüğünü ve sınır tanımaz bir yırtıcılıkla öç almaya giriştiğinin altını çizer. Ölümlerle, direnişlerle yıllar yılları kovalar, işçi sınıfı daha da hırslı bir şekilde ve daha da kararlıca iktidar yolunda ilerler durur.
Aralık 1852’de Louis Bonaparte’ ın önce hükümet darbesi yaptı, daha sonra da imparatorluğunu ilan etti. Hiç bir burjuva kesimden cumhuriyeti’ni koruma girişimi gelmedi. Hatta giderek güçlenen işçi sınıfından korktukları için Bonaparte’ ın yeni düzenine alkış tuttular. İktidara gelen III. Napolyon, Fransa’daki kötü gidişatı daha da hızlandırdı. Büyük bir yoksulluk içinde yaşayan işçiler, köylüler, işsizler aynı zamanda bir yozluğa gömülüyordu. Fakirliğin ve ahlaksızlığın içinde debeleniyordu Fransa halkı. Siyasi birliğini sağladıktan sonra da büyük bir güç haline gelen Almanya’da sömürge yarışına girince imparatorluğun durumu iyice kötü duruma düşmeye başladı. Fransa için adeta son yaklaşıyordu.
O dönem sürekli güçlenen Almanya’ya karşı imparatorluk savaş ilan etti, bu karar Fransa tarihini değiştirecek ve bir ilki gerçekleştirecek duruma yeşil ışık yakıyordu. Savaş Fransa aleyhine hızla sürüyordu, Alman orduları durdurulmaz biçimde Fransa sınırlarını geçiyor, halkı katlediyordu. Bismarck gözü dönmüş bir şekilde insanları keserek Fransa topraklarını işgal ediyordu. O dönemde de Marks, Enternasyonal’in savaşa karşı çağrısında şunları yazıyordu: “Louis Bonaparte’ın Prusya’ya karşı açtığı savaşın gidişi ne olursa olsun, İkinci İmparatorluğun ölüm çanı, Paris’te daha şimdiden çalmış bulunuyor. İmparatorluk, başlamış olduğu gibi, bir parodi ile bitecektir.”Durum Fransa için büyük bir bozguna doğru kayıyordu. Kısa sürede Fransa sınırına dayanan Prusyalılar, adım adım Fransa’nın istilasına giriştiler. Ülkeyi yıkım ve felakete sürükleyen gerici meclisin temsiliyetinde Fransız burjuvazisi bu kez de ülkenin anahtarını Prusyalılara teslim etmek niyetindeydi. Başka bazı tarihsel örneklerde olduğu gibi alenen kendisini kurtarmak için memleketi satışa çıkaran Fransız patronları halka direnişe geçmemeleri çağrısında bulunurken, bir yandan da orduyu tasfiyeye, silahları Prusya ordusuna teslim etmeye girişmişti. 1 Mart’ta ise Paris’in anahtarını Almanlara verdiler.
İşçi-emekçi sınıfı teslimiyetçi ve satıcı burjuvazi sınıfına karşı, teslim olmayı reddetti. Büyük bir direnişe geçmeye başladılar. Hızla silahlandılar. Ülkeyi teslim etmek istemeyen ulusal muhafızlar da direnişe geçince, Paris artık aşılması zor bir hedef durumuna geldi. Bunun yanı sıra Paris’in yirmi ilçesinde işçi ve emekçiler bir araya gelmiş ve her ilçe kendi savunma komitesini kurmuştu. Bu komiteler tez zamanda, kendiliğinden, mevcut belediyelerin (komünlerin) yerine geçiyor ve ilçelerde idareyi fiilen ele almaya başlıyordu. İlçe komiteleri daha sonra bir araya gelerek Ulusal Savunma Merkez Komitesini kurdular. Savunma Komitesi 14 Eylül 1870’te yayınladığı bir bildiride, polisin yerini Milli Muhafızın almasını, yüksek görevlilerin seçilmesini ve sorumluluk almasını, gıda maddeleri için eşitlik temeline dayalı bir karne ile dağıtım sisteminin kurulmasını, savunma amacıyla alınmış tüm önlemlerin üzerinde bir halk denetimi kurulmasını ve kendisine yararlı olabilecek her şeye el koyma hakkını istediğini bildiriyordu.
Devrimi ateşleyen şey, Hükümetin Ulusal Muhafızların silahlarına el koyma girişimi oldu. Kalabalıklar toplanmaya başladı; Almanlara teslim edilecek olan silahları Paris halkı Montmartre’ ye götürdü. Buradaki askeri birlikler halka ateş açmayı reddederek Ulusal Muhafızlara katıldılar. Generallerinin kalabalığa ateş açılması yönündeki emirlerini dinlemediler. Ulusal Hükümet Versailles’ e çekilmek zorunda kaldı ve “ayaklanmacılar yavaş yavaş şehri işgal ettiler; tüm ana yollara barikatlar kurarak mitralyözler yerleştirdiler”. Daha zengin semtlerde oturanların çoğu şehri terk etti. Korkak Burjuvazi kaçmış, imparatorluk korkmuştu Prusya ordusuna karşı, ancak işçiler direnişleriyle bir tarih yazıyordu Paris’te. Burjuva hükümet, ani bir baskınla Ulusal Muhafızları silahsızlandırmak, işçi sınıfının kolunu kanadını kırarak onu kesin yenilgiye uğratmak istiyordu. 18 Martta sabaha karşı 10 bin asker, Paris’in tepelerine konuşlandırılmış mitralyözleri ve topları ele geçirmek üzere harekete geçti. Ancak beklenmedik bir direnişle karşılaştılar. Başlangıçta birkaç kadın ve muhafızın direnişi, dalga dalga Paris’e yayıldı ve hemen her yerde barikatlar yükseldi. Saat 11’e doğru burjuva ordusunun başındaki General Lecomte kurşuna diziliyor ve askerler işçilerin safına geçiyordu. Akşama doğru tüm kışlalar, devlet binaları ve Belediye Sarayı ele geçirilecekti. Fakat burjuva hükümet, kesin sonucu beklemeden, öğleden sonra telâşla Paris’ten kaçmıştı bile. Böylece Paris’i fiilen elinde tutan işçi sınıfı onu resmen ele geçirmiş oluyordu: işçi sınıfı artık iktidardaydı
Ancak Paris’in durumu pek de iç açıcı değildi. Versaye’ dan kaçan ve işçileri arasına bir tampon olarak alan burjuvazi bir yandan, Prusya orduları bir yandan şehri kuşatmışlardı. İşbirlikçi Burjuvazi kendi ülkesini önemsemiyor işçileri yok etmek için Prusya ordularıyla anlaşmalar imzalıyorlardı. Ve sonunda 21 Mayıs günü şehrin etrafı 130 bin askerle kuşatıldı, buna karşılık komünün sadece 40 bin askeri vardı, ve bunların ne silahları ne de askeri eğitimleri vardı. Savaş 28′ine kadar sürdü. Kadınlar, çocuklar, erkekler inanılmaz bir direniş gösteriyordu. İkiyüzlü burjuvazi ilk önce ülkeyi korkudan terk etmişti, şimdi de düşmanla iş birliği yapıp vatan savunmasına karşı saf almışlardı. Bu kesimin bu iğrençliğini gören işçiler bulundukları bölgeyi her şeyi göze alarak savundular. Ama savunma yarıldı ve şehir düştü. Karşı koymak yarısından az bir kuvvetle ve çok az silahla mümkün değildi. İnanılmaz bir savunma örneği gösteren işçiler son barikatlar olan Pere Lachaise’in mezarlığındaki mezar taşları da düşünce artık şehri kaybetmişlerdi.
Bundan sonra ise burjuvazinin katliamı başladı. Katliam korkunçtu. Barikatlarda binlerce direnişçi can vermişken, ele geçirilen 17 bin direnişçi günlerce süren kurşuna dizmeyle katledildiler. Direnişçileri tek tek öldürmekle başa çıkamayan burjuva ordusu, mitralyözler kurarak onları yüzerli gruplar halinde kurşuna dizmeye başlamıştı.
Paris sokakları parçalanmış ceset ve kanla kaplıydı. Cesetlerden boşalan kanla Seine nehri kızıla boyandı. Mitralyözlerle taranan direnişçilerin bedenleri –henüz ölmemiş olanlar da dâhil– açılan toplu çukurlara atılarak ortadan kaldırıldı. Burjuvazi, modern tarihin ilk toplu katliamı ve mezarlığı üzerinde zafer sarhoşluğu yaşıyordu. 43 bin komünar tutsak alınarak mahzenlere ve zindanlara kapatılmıştı. Binlerce komünar Paris sokaklarında dolaştırılıyor, burjuva ahalinin önünden geçiriliyor ve onların aşağılamalarına maruz bırakılıyordu. Yargılama ve imha işlemleri 1874’e kadar sürdü. Bugün hâlâ kaç bin kişinin öldürüldüğü kesin olarak bilinmemekle birlikte, en az 30 bin komünarın katledildiği tahmin edilmektedir.
Böylece son buldu ilk işçi iktidarı. Gurularıyla, onurlarıyla ülkelerini hem iç düşmanlara hem de dış düşmanlara karşı inançlıca savunmuşlardı. Dünya tarihine şereflice geçerek, aslında yurtseverliğin gerçekte emekçi sınıfına ait olduğunu kanıtlamışlardı. İşte bu haklı gururun içinde ölümüne az kalan bir işçi silah namlularının önünde şöyle bağırıyordu:
“71 gün özgür yaşadım, artık ölüm umurumda değil”
Kaynaklar
Pyotr Kropotkin, 20 Mart 1880 makalesi
http://dusunceveeylem.org/index.php?option=com_content&task=view&id=229&Itemid=39
http://marksist.com/utku_kizilok/proleter_devrimin_safagi_paris_komunu.htm
http://tr.wikipedia.org/wiki/Paris_Kom%C3%BCn%C3%BC
Emre MUTLU

2007/04 |