Aydınlanma Dönemi / Gizem SÖNMEZ
XVIII. yüzyılın ortalarında özellikle Almanya ve Fransa’da etkili olan aydınlanma düşüncesinin temelinde, gelenekçi ve dinci anlayışa tepki görülür. İlerleme ve akıl ile duygu dengesinin kurulmaya çalışıldığı bu dönemde katı usçuluk da yadsınmış ve eleştiri almıştır. Aydınlanma düşüncesinin temelinde Descartes’in kuşkuculuğunu görsek de Descartes’in katı usçuluğu da eleştirilmiş ve verimsiz bulunmuştur. Bu dönemin önemli isimleri arasında d’Alembert, Voltaire, Rousseau gibi düşünürleri görürüz. İlerleme, insanın birey olarak değeri ve özgürlük gibi konular bu dönemde önem kazanmıştır.
Aydınlanma döneminin öncesine baktığımızda özellikle ortaçağ felsefesinde insanın birey olarak değeri olmadığını görürüz. Dinci baskı hakimdir ve insanın özgürlüğü söz konusu bile değildir. Doğaüstü güçlerin etkisine inanılan bu dönemde ilerlemenin önü kapatılmış ve baskıcı bir dönem kendini göstermiştir. Aydınlanma bu tür doğaüstü açıklamaları yıkmayı ve insanı kendine yakınlaştırmayı, onun derinine inmeyi amaç edinmiştir. Aslında aydınlanma düşüncesi felsefi bir etkinlik olmaktan çok toplumsal sorunlara yöneliktir. Kendilerinden önceki filozofların ilgilendikleri birçok konu ile ilgilenmemiş, felsefenin derinlerine inmemiş sadece toplumsal konular ve insana yönelik bir duruşları olduğunu görebiliriz. Bunun nedeni ise dönemdeki karışıklığın bir an önce çözümlenmesinin gerekliliğidir. Aydınlanma döneminin şartlarını hazırlayan ise XVII. Yüzyılın karışıklığı olmuştur.
XVII. yüzyıl felsefesine genel bir bakış
Rönesansın birikimlerini değerlendiren ve sistamatik felsefenin oluştuğu bir yüzyıldır. 17. yy da bilimsel gelişme açısından büyük atılımlar olmuştur. Matematik önem kazanır ve rasyonalizm yani her şeyi akılla açıklama eğilimi başlar. Duyusal veriler önemini yitirir. Bu çağ Descartes ile başlar. Descartes özelle genelin bağlantılarını bulmak için çaba gösterir. Sistematikleşme ve kesin bilgilere ulaşmak için katı usçuluk Descartes’in yönetimidir. Kuşku ile başladığı düşünce etkinliği kesin bilgilere ulaşma yolunda bir araç görevindedir. Daha önceki dönemlerde görülen çelişkileri yok etmek ve sağlam temellere dayanan bilgiler elde etmek için yönteminin temeline kuşkuyu koyar ve usun kullanmanın gerekliliğinden bahsederek kesin bilginin yolunu usta arar. Duyuların yanıltıcı olduğu ve sadece doğuştan gelen bilgilerin gerçek ve sağlam bilgiler olduğunu savunur. Düşünen ben ile duyumsayan beni ayırır. Şüphe duyulmayacak tek gerçekliği zihinsel etkinliklerde bulur. Zihinsel etkinliğin önemini ise fikrin nesneden değil de Tanrı’dan gelmesidir. Gerçekliğin insanın kendini araştırmakta olduğunu savunur.
Descartes’e karşı çıkan 17.yy filozoflarından olan Locke ise fikirlerin doğuştan geldiği görüşünü eleştirerek deneyci bir tutum içine girer. Bilgi konusu üzerine araştırmalar yapan Locke bilginin deney yolu ile elde edilebileceğini savunur. Locke’un toplumsal konulara bakışı önemlidir; çünkü birçok aydınlanma düşünürünü etkileyen Locke olmuştur. Locke’a göre insanın toplum içinde yaşaması doğal bir durum değildir. Toplumsal düzen sadece anlaşmadan ibarettir. Yönetici ile yönetilen arasındaki sözleşme onları birbirine bağlar. Bu görüşe Rousseau’da bağlı kalmıştır. Bir diğer önemli filozof ise Spinoza’dır. Spinoza felsefesini Tanrı araştırması üzerine kurmuş ve hep tanrıcılık fikrini geliştirmiştir. Bütün felsefesinde Tanrının gerçekliğini temellendirme çabası vardır. Tanrı; sonsuzdur, tektir ve zorunludur. Görüldüğü gibi 17. yy karışık ve farklı görüşlerin ortaya atıldığı bir yüzyıl olmuştur. Çok önemli filozofların yetiştiği bir dönem olsa da bu çeşitlilik insanların iyice kafasını karıştırmış ve sorunlar çözülmeye çalışılırken iyice içinden çıkılmaz bir hal alınmış ve yeni sorunları doğurmuştur.
XVII. Yüzyıl felsefe tarihi bakımından da, toplumsal yapı bakımından da çok karışıktı. Bu karışıklık da yenilikleri zorunlu kılıyor ve düşünürlerin üzerine büyük bir sorumluluk veriyordu. Mutlak yönetime bir başkaldırı vardır. Doğaüstünden doğaya yönelim en büyük uğraşlarıdır. İnsanları doğaüstü çevrelemişti; fakat insan bağımsızlığını kazanmak zorundaydı. Özellikle deneyci İngiliz felsefeleri Fransız aydınları için büyük yankı uyandırıcı olmuştur. Locke’un dinle devletin birbirinden ayrılması görüşü birçok aydınlanma düşünürünü de etkilemiştir.
Aydınlanma düşünürlerinin önemi ilk kez topluma bu kadar dönük ve toplumsal sorunları irdeleyen kişiler olmalarıdır. Felsefeyi gündelik yaşama indirgemeyi ve toplumsal yapıda köklü bir değişiklik yapmayı hedefliyorlardı. Toplumsal sorunları bireysel özgürlük çerçevesinde tartışıp, insanın nasıl daha mutlu bir yaşam sürebileceği ve daha iyi yaşam koşullarının nasıl sağlanacağını üzerine düşünüyorlardı.
İnsanı, evrensel boyutu ile ele alıp toplumsal haklarından söz ederler. Hümanizm görüşü yaygındır. Zaman zaman yetersiz kalsalar da, çelişkiye düşseler de toplumsal yapı üzerindeki etkileri yadsınamaz. İnsanların bilinçlenmesi, dogmaları yıkmaları, sorgulamaya başlamaları sağlanmıştır. Tabi ki yerleşik bir düzeni bir anda yok etmek ve insanları yeniliklere alıştırmak çok kolay değildir; ama insanların o güne dek inandıkları değerlerde de bir sarsıntı yaratması ve şüpheye düşürmesi bile büyük bir gelişimdir. Modern toplumların oluşması da bu dönemin sonucudur.
Aydınlanma, yaşamı düzenleme konusunda öneme sahiptir. Doğa sevgisi yoğun bir biçimde hissedilir; ama doğaya olan bu sevgi onların duyguculuğa kaçmasına neden olur. Sanata önem verilir ve insanın kurtuluşunun sanatta olduğu görüşü savunulur. Doğalla sanatı özdeşleştirme çabasına girerken klasik değerleri de sorgulamaya başlar. 17. yy klasik değerler yüzyılı iken aydınlanma dönemi klasik değerleri de yadsıyarak doğaya dönük bir sanat anlayışı içinde, düşünürlerin de çoğu zaman felsefeden çok edebiyata yakın durduğu bir dönemdir.
Aydınlanma döneminde deizm ve ateizmin de önem kazandığını görürüz. Aydınlanma düşünürlerinin çoğu deist ya da ateistti ve din kesinlikle baskı aracı görülerek yadsınmıştı. Felsefe tarihine baktığımızda hep tanrıcılık ya da kayırıcı tanrı anlayışı gibi farklı Tanrı tanımlamaları görürüz. Tanrı, insanı cezalandırır ya da ödüllendirir ve evrene müdahale ederdi. Oysa aydınlanma döneminde Tanrının evrene müdahalesi söz konusu değildir. Sadece yaratıcı olarak görülebilir ve insan üzerinde etkisi yoktur. İnsan ise doğaya aittir ve sahip olduğu bilinç dinin görevini üstlenmiştir. İnsan bilinci ile karar verip, deney ve gözlemle bilgiye ulaşabilir. Dine ve onun dogmalarına, yönlendirmelerine ihtiyaç yoktur. İnsanı bağımsız kılmak, insanın kendini fark etmesini sağlamak ve tüm baskıları ortadan kaldırmak aydınlanmanın amaçlarındandır. 17. yy daki gibi sistem anlayışı da göremeyiz aydınlanma döneminde. Sistemden çok toplumsal sorunlara yönelinir ve sosyal bir sorumluluk hissi ile insanlar bilinçlendirilmeye çalışılır. Bu dönemde filozofun yerini de aydınlar ve düşünürüler almıştır. Filozof nasıl ki sağlam bilgiler arayışında ise düşünürler bilgiden çok güzel tartışma yolunu seçmiş ve toplumun içindeki sıradan insanlar olarak görülmüşlerdir. Her zaman tüm konulara hâkim olamamış, çoğu zaman kendileri de sorunlar arasında kalmışlardır.
Aydınlanma döneminin en önemli ve en etkili düşünürlerinden biri şüphesiz Rousseau’dur. Öğretisi toplumsaldır ve insan sorunları ile ilgilenir. Aydınlanmanın temel çabalarından biri olan us ile duygu arasında denge kurma fikri Rousseau’da kendini gösterir. İnsanın toplumsallaşmasını özgürlüğünü yitirmesi olarak görür. Rousseau’ya göre insanın tek mutlu olduğu yer doğal durumdu. Yani toplumsallaşmadan önceki durumdu ve insan o zaman özgürdü. Toplumsallaşma, yapay gereksinimlerin ortaya çıkışı ile gerçekleşti. Bu gereksinimler ise mülkiyet ve insanın sonu gelmeyen istekleri idi. Oysa insan doğal durumdayken yaşamak için her türlü gereksinimini karşılıyordu. Toplumsallaşma ile birlikte eşitsizlik doğdu, kişi çıkarları için özgürlüğünü yitirdi.
Rousseau, her ne kadar toplumsal düzenin kişinin özgürlüğüne aykırı olduğunu savunsa ve eşitsizlikten söz etse de, doğal duruma dönülmesini amaçlamaz. Doğal durumdan çıkan insan artık ona geri dönemez. Yapılacak tek şey ise toplumsal düzeni bir anlaşma düzeni haline getirmektir. Rousseau, genel istem üzerinde durur. Genel istem, tüm toplumun yararını gözetir, tek tek bireylerin istemi ise çelişkiye müsaittir. Adalet ve eşitlik bu nedenle ancak genel istem ile sağlanabilir; çünkü herkesin ihtiyaçları gözetilmiş olur. Kendinden bir düzen yerine, yasa düzenini seçen Rousseau’nun toplum sözleşme adındaki kitabı da yasaların nasıl olması gerektiği hakkında bilgi verir. Demokrasiye yakın bir duruşu vardır. Rousseau’yu diğer aydınlanma dönemi düşünürlerinden ayıran en önemli özellik sorunları görmüş olması, sanayi düzeninin eksikliklerini fark edebilmesi ve yaşam düzenini yeniden düzenlemek istemesidir.
Aydınlanma düşünürlerinden olan Diderot da, doğa ve toplumsal sorunlarla ilgilenir. Toplumsal sorunlara çok yakındır ve insanı tanımlarken, insanın toplum için dünyaya geldiği görüşünü savunur. Maddecidir. Zaten aydınlanma dönemi filozoflarının çoğunda maddeci bir tutum görülür. Aydınlanma düşüncesinin en kesin olgularından biri olan maddecilik zorunlu olarak olmasa da çok da uzağında değildir aydınlanma düşüncesinin. Diderot’un görüşlerinde ise ruh da maddeye indirgenerek, madde ve ruh ayrımı da ortadan kalkar. İnsanı ahlaki bir varlık olarak değil, bir organizma olarak görür. Dönemin diğer düşünürlerinden olan Voltaire’ de toplumsal sorunlarla ilgilenmiş, insanı özünde bencil bir varlık olarak belirlemiş, ancak hoşgörü ile bu bencilliğin yok olabileceğini savunmuştur. Toplumsal düzendeki sorunların çözümü olarak da hoşgörüyü öne çıkarmış, önyargıların hoşgörü ile aşılacağına inanmıştır.
Aydınlanma dönemi Fransız Devriminin habercisi niteliğinde olmuştur. Aydınlanma dönemi ile birlikte, kişisel haklar öne çıkmış, bireysellik ve özgürlük kavramları insan yaşamı için vazgeçilmez kavramlar haline gelmiştir. O güne değin kullanılmayan; ama Rousseau’nun toplum sözleşmesi ile farkına varılan ve gereksinimi duyulan insan hakları da ilk olarak Fransız Devrimi ile kendini gösterir.
Gizem SÖNMEZ

2007/04 |