Biz… / Gizem PEKCAN
Kırmızı pabuçlarım vardı benim, senin lastiklerin, ben topaç oynayalım diye tuttururken sen bahçelere dalmanın teorisiyle gelirdin peğ’in önüne… Anneannemin uzun dişli çatallarını gömdüğümüz peğ, hani uzun oklavasıyla uzun bir gezintiye çıkarmıştı ya bizi e tabi sen nerden hatırlayacaksın, sen o yaşlardaki düş arkadaşımdın, o zamandan var etmiştim seni hiç ayrılmamacasına.’Ya hevalim biz burayı neden bu kadar seviyoruz?’derdin, bende hep kolayına kaçıp,’başka nerde böyle dalınası bahçeler var akıllım’ diyerek geçiştirirdim işte. Bak büyüdük, bahçelerine vurulduğumuz topraklarda vurulduk, seversek güzelleşir dedik sevdik ölesiye sevdik. Okula başladık bir vakit, kominikin kızı der dururdun, ölesiye sinir olurdum o anlar ama belli etmezdim içim sızlardı kırılırsın diye, en azından anarşik değil seninki gibin derdim küserdin. Ne güzel şivemiz vardı, bütün kelimeleri kestirmeden söylemeye ve uzatmaya bayılırdık, hele halaylarımız kendimizden geçerdik sanki birde Neriman teyze vardı, bahçesindeki bütün çakkalaları yediydik de nasıl küfür etmiş idi arkamızdan, o da o gün oradaydı ‘benim yerime sen mi girdin o kara mahzene’ dedi de başka bir şey demedi. Büyüdükçe umutlarımız hiç körelmedi, gelecek biziz dedik inatla bataklıkta gül olmak için direndik.’Yaşamak direnmektir’ cümlesi adeta beynimize kazındı o günlerden, çocuktuk bir o kadarda çocuk değildik, çetin kasırgalar arasında kaybettik uçurtmalarımızı, ölümün soğuk geldiği günlerden yetişiyorduk. Gerçek diye bildiğimiz her şeyin inatla yalanlandığı günlerden, zılgıtların sevinçten mi kahırdan mı yükseldiğini karıştırdığımız günlerden… Evlerimizin duvarlarını kör mermiler süslüyordu, sanatsal portreler yerine. O haldeyken bile ‘çok sanatsal bir atış oldu diyerek mizahlaştırıyorduk karanlık günlerimizi. Büyüyünce ne olacaksın sorularıyla hiç karşılaşmadığımız bir çocukluktu bizimkisi, gerçekten kaçmak mıydı bilinmez ama sanki sonumuz bilinirdi, alnımıza yazılan kader misali. İnansak da inanmasak da…
Hani bu işin hamalları olur dediydin de aynı yaşamı 24 saat paylaşmak gibi bir deliliğe sürüklemiştin beni, pilavın pilaç olduğu bir yaşamdı, elbette benim hazır ve bir o kadar da dağılmış mantılarımı unutmadan. Her şeye yeni başlamış gibi sorular soran küçük bir kız çocuğu misali, bıkmadan usanmadan öğreten baba, ağabey bir âşık misali… Doğru ya bir türlü anlaşamadığımız ve itiraf edemediğimiz bir aşk, hani sen hep ‘istediğimiz dünyada aşk bir başka olur, sınırsız, adına yakışır’…Sevdalı ölmek. Derdin, gecekondu mahallelerinde gezintilerimiz olurdu, gözler dolu dolu bakardık etrafa, utanırdık sıkılırdık kimi zaman çaresizliğimizden miydi bilinmez ama bu utanç bir yerde özümüzü bulmamızı sağlardı. Ülkenin tahlilini tartışırdık ben inatla ve büyük bir ciddiyetle Kapitalist derdim, buna kanman ve bir o kadarda kızman öyle hoşuma giderdi ki büyük bir muziplik gibi gelirdi bana, sen kapalı kapıları yıkmak için sürüklerdin beni kenar mahallelere, hani göster bana derdin ispatla derdin, öyle ki tavukları göstererek ‘bunlara da kapitalist diyorsun ya helal valla’ diye patlardın sonunda, öyle durup izlerdim seni,’analar ne yiğitler doğurur’ sözünü kazırdın beynime her bakışımda.
Bir umut daha vuracağız.
…bir zincir daha fırlatacağız yarın
Bir pranga daha kıracağız…
En mahrem sırlarımızı, en yakıcı isteklerimizi
Ve yoldaşlarımızı ihmal etmediğimiz…
Kucak dolusu sevgilerimizi çıkaracağız ‘YARIN’…
Hatırladın mı bu satırları senden geriye kalanların en belirgini, en anlamlısı…’Barış Cem hakikatli adam, şu dizelere bak bu kadar mı bizi anlatır’ derdin. Saatlerin birbirini kovaladığı gecelerde hiç susmadan düşünürdük, ne yapmalı? Beynimizi kemiren soruların ardı arkası kesilmezdi, komşularla dedikodu yapmaya başladığın günleri ve bu da yetmezmiş gibi gelip bana anlatışların, unutulur diyenlere bir tokat mıdır sorarım şimdi…
O gün okulun bahçesindeydin, aynı umutla bakıyordun, aynı kararlılıkla etkiliyordun hepimizi güç alıyorduk senden, kapıda biriken vatansız gözleri unutuyorduk sen konuşunca, vız gelir diyorduk, bizim yıkılmayan binlerce milyonlarca yüreğimiz var diyorduk, ulumalar anlamsızlaşıyordu o anlarda… Bir kıyamet misali geçti gün, yara bere içinde eve girişimiz vardı kahkahalarla, beni korumaya çalışan biri vardı kafası kırıldı dediğimde sinirden köpürürdün bir yandan da kafanı tutardın… O gün bir şeyler tetikler gibiydi beni, seni gözlemeleri sanki mimlercesine bakışları korkutmuştu beni, senden ayrılmayı bırak bir an habersiz kalmak bile beynimi kemirirken sana bakan vatansız gözler kâbuslarım oluyordu. Kâbuslar gerçekleşmez ya… Hastaydım doktora sürükleyerek götürmüştün o gün, muayenedeyken bir sigara içip geleceğini söyledin ve çıktın, doktor kalp atışlarımın çok hızlı olduğunu söyleyince kendime geldim, bir sesti, uğultuları yırtan bir ses, hayatı durduracak kadar kuvvetli, korkunun bile korktuğu bir an, cesaretimin ve cüretimin ilk defa bu denli zayıf olduğunu hissettim ve o çığlıklar… Neyi aldılar benden canımı mı, düşlerimi mi, onurumu mu, yüreğimi mi yüreğimizi mi hangisi daha önemli bir diğerinden, koştum kapıya koştum sanki dünyanın en uzak yolu gibiydi o an, bir şey yerdeydi kırmızı bir şey, kan denemez buna, yaşam gibi bir şey, kırmızıdan da öte sendin yerdeki, bendim yerdeki, bizdik… Kalkmalısın dedim, bu kadar basit değil dedim, düşlerimiz dedim, biz dedim, vatan dedim. Baktın, aynı umutla, dolu dolu utanırcasına, sık elimi hadi bak bana gül bana, sev yine, dokundukça utan dedim, sevdim seni, senin gibi beni bizi… Ellerimdeki kan mıdır, kim vuruldu, kim vurdu. Ey uyanın dağlar taşlar, uyanın körpe bebeler, hangimiz yenildik, el pençe divan duranlar mı, namlunun ardındakiler mi. kaybeden olduktan sonra zaferin tadını alanlar, kalkın bakın bize, vuruldukça çoğalıyoruz, vurdukça ölüyorsunuz.’Olsun be, ölümün kıyısında bile buram buram toprağımızı hissederiz, feda olsun bin can’ derdin, oldu da hevalim, feda oldu binlerce can. Senden geriye anılar ve ben kaldım birde uğruna candan önce onur dediğimiz topraklarımız, halklarımız şimdi kucaklıyoruz seni, bir an bile tereddüt etmeden…
Sonra bir boşluk, kendimden geçmişim, uyandığımda yoktun halmiş demek için neleri vermezdim ki, can mı önemliydi hemen feda ederdim. Nafile yoktu artık, dokunurken utanamayacaktı, meydan okuyamayacaktı cellâdına, şimdi onurlu muydu cellât, vurdukça ölen bir ucubede onur ne gezerdi ki. Eve evimize yol aldım, doktor ‘kalmalısınız’ dedikçe gitmek istedim, son kez görmeliydim, aşağıya morga indim, ne garip değil mi morg yerin burası mıydı bile diyemiyorum, dilim varmıyor. Kapının önünde telsizli insanlar, bakışlarda seninde dediğin gibi vatansızlık hissediyorum, giremezsiniz demelerine izin vermeden içeri dalıyorum, sana çekmişim işte sınır tanımıyorum o an bile, baktım ordaydın, doğacağım der gibi yatıyordun, ben ölmedim hiç düşünce ölür mü dedin, gülümsedim son kez sarı bıyıklarından öptüm, öğlen yediğimiz çiğköftenin tadı, her şey öyle taze ki, şimdi kimdi yatan, kimdi öpen… Eve geldim, kapıyı açtım giremiyorum ki sensiz neyin tadı kaldı ki, ağladım doyasıya ağladım, zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım. Çığlıklar duyuyordum, Sakine abla dedikodu arkadaşın doğum yapıyormuş meğer yardıma indim, küçücük bir erkek elime doğdu, kanlar içinde küçücük suratıyla meydan okuyordu hepimize, Sakine abla haberleri izlemiş ve kriz geçirmişti erken doğumdu bu, seni çok severdi dayanamamış yüreği, bana ismini sen koy dediği an aklımda canlanan tek şey oldu, doğdun sen Mehmet, adı Mehmet dedim o yeniden doğdu, bak analar ne yiğitler doğurur sözüne yaraşır bir yiğit daha.
Sıkılırcasına elimi sıktın, sıkıldıkça utandın, utandıkça sıkıldın, öptüm öptüm öptüm. Kör namlu paramparça oldu o an…
Gizem PEKCAN

2007/04 |