Bu bir mecazdır / Erkan KÜÇÜK
1.
Pek çok insan bilgelerin sözcüklerinin yalnızca günlük yaşamda iş görmeyen-ki bu sahip olduğumuz tek yaşamdır- mecazlardan ibaret olmasından yakınmaktadır. Bilge,”öteye geç” dediğinde, eğer geçmenin sonucu buna değecekse kesinlikle yapılacak bir eylemi değil, efsanevi bir “öte”yi kastetmektedir; ne bizim bildiğimiz ne de kendisinin daha özgül bir şekilde tayin edebileceği ve dolayısıyla bize hiç yardımı olmayacak bir şeyi! Tüm bu mecazların bize anlatmak istediği, kavranamayanın kavranamayacağıdır, ki bunu zaten bilmekteyiz. Ancak, her gün uğraştıklarımız bambaşka şeylerdir.
2.
Buna birisi şöyle dedi ; “neden direniyorsun, eğer mecazları izlersen sen de mecaz olursun ve gündelik yaşamın ağır ve sıkıcı işlerinden kurtulursun.”
Diğeri şunu söyledi: “eminim bu da bir mecazdır.”
Birinci şöyle yanıtladı: “kazandın”
İkincisi karşılık verdi: “ama ne yazık ki yalnızca mecazi olarak”
İlki noktayı koydu: “hayır, gerçeklikte mecazi olarak kaybettin”
EMİNİM BU DA BİR MECAZDIR !
Öncelikle işe Kafka’nın bu öyküsünü çözümlemekle başlayalım. Zira üzerinde çözümleyici bir tarzda düşünülmeden öyle kolay hazmedilecek bir metin değil bu. “mecazlar üzerine” adından da anlaşılacağı gibi konusunu mecaz kavramı oluşturuyor. “Adorno’ya göre her Kafka cümlesi hakikate uygundur ve her cümlenin bir anlamı vardır”1ben de bundan hareketle metni bileşenlerine ayırıp,oradan anlama, soyutlamaya doğru gideceğim. Bileşkeleri metne göre anlamlandırdım.
BİLEŞENLER
1.
• Pek çok insan: insanların çoğunluğu, gündelik yaşayanlar.
• Bilge: sözcüklerin, mecazların, metafizik bilginin efendisi.
• Günlük yaşam: somut, yüzeydeki hareket.
• Günlük yaşamda iş görmeyen: soyut, derinde duran.
• Sahip olduğumuz yaşam: ampirik olan, 5 duyunun dünyası
• Mecaz: bilgenin dili, algılayıcının derinliğine bağlı anlamlar içeren dil.
• “öteye geç”: bu bir çağrı, gündelik algının aşılması, başka bir boyutun kavranışı isteği mecazlı bir anlatımla verilmiştir.
• Efsanevi öte: somutta yaşananın ötesinde, başka bir boyut.
• Ne bizim bildiğimiz: bilincimizin ötesinde, metafizik alan, bu daha çok sezgiseldir.
• Ne de kendisinin daha özgül bir şekilde tayin edilebileceği: soyut kıpırtısız, idealar alanında duran
• Bize hiç yardımı olmayacak bir şey: somut yaşanan alana ait olmayan.
• Kavranamayanın kavranamaması: algı alanımızın dışında olduğu için biz somut yaşayan gündelik insanın zihninde uyanmayan. Söylenebilecek olan şeyler açıkça söylenebilir, bu söylenemeyenin olmadığı anlamına gelmez. Kavranamayan vardır.
• Bunu zaten bilmekteyiz: bilmediğimizi yani yokluğu biliriz. bu sınırlılığın farkındalığıdır.
2.
• Buna birisi şöyle dedi: bu kişi “BİLGE” dir.
• Eğer mecazları izlersen sende mecaz olursun: “öteye geç” bu somut bilginin değil, beklide inancın alanıdır, akılla kavranamaz olandır, böyle bir çaba boşa çekilmiş bir kürektir.
• Diğeri: gündelik yaşayan, “pek çok insan”dan biri.
• Eminim buda bir mecazdır: çözümlemeci yaklaşım, bir tanımlama, gündelik aklın işletilmesi. Bu sözün söylenebilmesi için tanımlanmaya çalışılan şeyin dışında olmak, ona dışarıdan bakmak gerekir, buda onu içerden yaşayamamayı beraberinde getirir.
• Kazandın: somut, gündelik dünyada kazandın.
• Ama yalnızca mecazi olarak: bunu söyleyen kişi kendisinin olayın neresinde durduğunun farkında değildir, o gündelik, sıradan hayatın içindedir.
• Hayır gerçeklikte mecazi olarak kaybettin: somut alanda “Diğeri” doğru bir tanımlamayla kazanmıştır, akılla kavranamaz olanın dış çerçevesini tanımlamıştır yalnızca, onun içine girememiştir, (bu inançsaldır) mecazları izle, ( yani “öteye geç”) sözünü yerine getirememiş, çemberin dışına çıkamamıştır, dolayısıyla o mecaz alanında bir kaybedendir.
Metni öykünün içinde onun anlatmak istediğine uyarak açıklarsak birinci bölümde gündelik yaşayan bir insanın algısıyla, bilgelerin sözlerinde barınan gündelik dışı boyutu açıklıyor Kafka. İkinci bölümde buna bir örnek veriyor. Metnin bütününe bakıldığında bu öykü bilge Kafka’nın bir mecazı olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla benim burada yapmaya çalıştığım bir tanımlama, benim otomatik olarak kaybetmeme neden oluyor.
Diğer yandan metin dil ve bilgi alanında bizlere bir şeyler sunuyor. Burada esas yapmamız gereken, bu sunuları açıklamaya çalışmak olacaktır. Bu öyküden yola çıkarak dil alanına, dilin taşıdığı bilginin türlerine genel anlamıyla bakılması gerekiyor. Dil göstergeler sistemidir (gösteren-gösterilen=gösterge), göstergeler dilin kendi iç yasalarına (yapısı, grameri) uygun olarak yan yana gelip anlamlı bir bütün ortaya koyan tümceleri oluştururlar. Tümce alımlayıcıya bir bilgi sunar. Tümcenin ortaya koyduğu bilgi doğru yada yanlış şeklinde yargılanabiliyorsa bu bilgi somutun, duyuların bilgisidir. Kaynağını gerçek hayattan alır. Bilim bu tür bir bilgiyle çalışır. Ör: dünya güneşin çevresinde dolanır, önermesi gibi. Bu önerme ya P (1) doğru , yada q (0) değerinden birini alır. Buna materyalist, maddi bilgide denebilir. Bu çeşit bir bilgiyi taşıyan sözcükler genelde yalın, açık, kesindir. ( tartışmaya kapalıdır)
Diğer yandan dil yalnızca bu tür bir bilgiden hareket etmez. Bunun yanında metafizik kavramlarda dilde yer bulur. Metafizik kavramlar göndergesi (işaret ettiği şey), duyular dünyasında yoktur (somut değildir). Her türlü inanç ve ahlak vb. öğesi bu tür bir bilgi alanına dahildir ( tanrı, ruh, tüm insanlar eşittir vb.) Metafizik alan düşünseldir, idealist felsefenin alanıdır.
Metafizik dil genelde mecazları (bir kelimenin yada tümcenin birincil anlamının dışında başka bir anlama gelecek şekilde kullanılması), metaforları kullanır. örneğin, son derece somut bilimsel bir kullanımı olan “gök yüzü” kelimesi metafizik kullanımda başka bir şeye göndermede bulunur: “gökyüzü=cennet,tanrının evi vb. Öyküdeki “öte” kavramı da bu şekilde mecazlı bir kullanıma sahiptir.
Tüm bunlar düşünülebilir olanda, (Wittgenstein açısından bakıldığında “düşünce düşündüğü olgu durumunun olanağını içerir. Düşünülebilir olan olanaklıdır da”2) gerçekleşir. Hem metafizik hem de maddi bilgi zihin tarafından imgelenebilir, tasarım yaratılabilir.. Bir de kavranamaz, düşünülemez olan vardır, bu da mantıkla ilgilidir; ki “mantıksız olan hiçbir şeyi düşünemeyiz”3 ör: karedaire, bu kelime mantığın özdeşlik ilkesine uymaz, bu yüzden zihinde bir resmi oluşturulamaz. Düşünülemeyen şey ifade de edilemez.
Kafkanın öyküsü bize iki tür bilgi alanını da sunar. Birincisi somut hayatın, (acıkmak, üşümek, taşın yere düşmesi…) olguların bilgisidir. Bu bilgi nesnel yaşayışın zihne bir yansıması olduğu için bu tür bir bilgiyi algılamak insanın yaşayışı için kaçınılmazdır. Diğer bilgi türü ise bilgelerin (peygamberler, filozoflar, düşünenler..) kullandıkları, yarattıkları ve insanların gündelik hayatlarının manevi alanını, (bunun içine toplumun maddi düzenlenişi için oluşturulmuş ahlak, din yasaları da dahil) oluşturan dildir (yukarıda metafizik kısmında bundan bahsetmiştik), bu dil genelde anlamı metaforları ve mecazları kullanarak üretir. Kelimenin birincil anlamı somut olsada böyle bir kullanımda soyut bir şey kastedilir.
Bu öyküde yukarda belirttiğimiz birinci tür bilgiyi öykünün ikinci bölümündeki diyalogda bilgenin karşısındaki kişi (ikincisi.) ortaya kor. O, olayın dışında kalarak bir tanımlamaya girişir. Bu, bilge tarafından kurulan tümcenin niteliğinin tanımlanmasıdır ve bir taşın, elementin özelliklerinin belirtilmesine benzer.
Diğer bilgi çeşidi ise özellikle birkaç tümcenin ardından gidilerek anlaşılabilir. Üzerinde durulması gereken söz bilgelerin söylediği “öteye geç” ve “mecazları izlersen sen de mecaz olursun” ifadeleri; ki özü itibariyle ikisi de aynı anlama geliyor. Bu yüzden burada “öteye geç” ifadesi üzerine düşünelim. Bu nasıl bir tümcedir. Kelimeyi bağlamsız olarak, birincil anlamına göre düşündüğümüzde bir yakadan diğer yakaya yada bir köprüden karşıya geçme fiilini bize ifade ediyor. Bu, dilin somut bilgisidir. Eğer bu tümceyi söyleyen kişi bir köprü başındayken arkadaşına bunu ifade ediyorsa anlaşılacak şey hiç kuşkusuz yalnızca bu anlamıdır. Çünkü mekan, söyleyen kişi yani bağlam tümcenin anlamını açımlar.
Fakat burada başka bir durum var. Tümceyi söyleyen kişinin niteliği tümcenin mecazi, soyut anlamda olduğunu ve onu yukarıda ki (metafizik )şekilde algılamamız gerektiğini belirler. Tümce “mecazlar üzerine” bir dil kullanımı olan ve kendini bu şekilde ifade eden biri tarafından (bilge) söylenmiştir; dolayısıyla “öteye geç” bildirimi somut yaşamda mevcut olamayan, duyu organlarıyla algılanamayan Wittgenstein’in söylenemeyecek olanına gönderme yapar. Burada ki “öte” düşsel bir yerdir ve (düşsel de olsa) mevcuttur. Buradaki kullanım dinler tarihindeki Buda’nın nirvanaya, Muhammedin miraca, isa’nın göğe yükseltilmesi cinsinden mitsel, başka bir anlama göndermesi olan bir anlatımdır.
Öyküde bu iki bilgi alanı karşı karşıya gelir ve kendilerini yaşarlar. Burada bir geçişlilik yaşanmaz (eğer kişi mecazların ardına düşüp transandantal bir deneyimin içine girseydi başka bir durum ortaya çıkacaktı), bu nedenle bilgenin karşısındaki kişi kendi alanında kalarak, kendi bilgi dünyasından olaylara baktığı için kendi alanı içinde, somut, gündelik alanda kazanır. Fakat ifade edilen mecazi bildirim uygulanamadığı için bu alanda kaybeder.
Bilgenin “mecazları takip et” (öteye geç) metafizik bildirimi, diğer bilgi alanı (somut, bilimselin yararlandığı alan) tarafından tanımlanır. Bilge açısından bu bir etiketlemedir ve tümcenin o kişiden beklediği şey ancak yaşanarak, ruhsal bir deneyimlemeyle algılanabilir.
EK:
BU BİR KOANDIR
Kafkanın bu öyküsü uzak doğulu bilgelerin öğrencilerini eğitmek için kullandıkları “koan” lara benzemektedir. Özellikle Zen Budistleri tarafından algının çeperinin genişlemesi, insan zihnini saran sınırlılıkların aşılmasına yönelik çalışmalardır bunlar. Örnek olarak zen ustası seung sahn’ın (ki biz ona Bilge, diyebiliriz.) bir koanını verelim.
-“Zen merkezine biri girer, sigarasını tüttüre tüttüre gider, küllerini Buda’nın heykelinin başına silker. Sen o sırada orada olsan ne yaparsın?”
-“Külü oraya dökme derim; bir şey söylemeden külleri temizlerim; kül tablası veririm; onu dövüp dışarı atarım…” gibi yanıtlar verenlere usta şunu söylüyor:
-sen ne yaparsan ne söylesen, bu adam sana vuracak ve bildiğini okuyacaktır. Çok da güçlüdür o. Çünkü kutsal ve kutsal olmayan ayrımının sahteliğini anlamıştır: tüm evren bir bütündür. Ve o kendi, bu birliğin ta kendisidir. Öyleyse yasak olan şey yoktur. Sigara külü Buda, Buda sigara külüdür..”4
Koanlar gündelik aklın aşılmasını bir başka kavrayış boyutunu gerektirirler ,Seung sahn şöyle demektedir koan için. “çoğu zen öğrencisi anlıyor bunu (koanı), ama anlamanın bir yararı yok. Yaşamdan ve ölümden özgür olma durumuna ermelisin-yoksa yaşamdan ve ölümden özgür olmak ne demek, bunu “anlamanın” hiçbir yararı yok sana!”
Erkan KÜÇÜK

2007/04 |