Çocuk Gelişimi Üzerine Düşünceleri: Alfred Adler / Serkan ÖZGÜCÜ
Kişiliğin oluşumu tarihte birçok psikolog tarafından ele alınmasına karşın özellikle bu psikologlardan birkaçı öne sürdüğü görüşlerle tarihe mal olmuştur. Bunların başlıcaları Freud, Adler, Jung ve Rogers’tır. Adler ve Freud çalışmalarının ilk yıllarında ortak hareket etmişlerse de sonraki yıllarda Alfred Adler, Freud ile önemli görüş ayrılıklarına düşmüştür. Bunların başlıca nedeni Freud’un kişiliğin ve nevrozların, erken çocukluk dönemindeki cinsellik ve saldırganlık dürtülerinden kaynaklandığını öne sürmesi, buna karşılık Adler’in cinsellikten çok, bu sorunların oluşumunu kişinin kendisinde hissettiği eksiklik duygusuna, aşağılık kompleksine, ailenin çocuğa davranış tarzına, bilinçaltı değil bilincin ön planda olmasına, kişinin gelecekte yapmak istediklerine, kısacası çevre faktörlerine bağlamasıdır. Bundan dolayı bu iki isim de psikanalist olmasına rağmen, Adler sosyal görüşlü olan psikanalistlerden biri olarak anılmıştır.
İlk olarak Adler’in, kişinin davranışlarını oluşturan etkenlerden biri olan “daha iyi olma çabası”(striving for perfection)’na değinilse yerinde bir karar olur düşüncesindeyim. Herkes yaşamında bir amaç belirlemiştir ve bu amaca ulaşmak için çabalar durur. Bu amaç kolay ulaşılır türden olmaz çoğu zaman, bu yüzden de ne yapsak etsek ona ulaşamayabiliriz. Buna ideal denmesi daha yerinde olacaktır. Bazı psikanalistler, insanın kendi içinde oluşturduğu bu idealin insana yarardan çok zarar getirdiği üzerinde durur. Örneğin idealine tüm uğraşılarına rağmen yaklaşamayan insan haliyle büyük psikolojik sıkıntılar yaşayabilecektir. Bu yüzden, esas olarak psikolojik rahatsızlıkların başlangıcındaki önemli etmenlerden biri bu ulaşılamayacak idealin belirlenmesidir. Bu durum, elbette ki çoğu insanda geçerli olmayabilir. Birçok insan idealist olmayabilir. Örneğin zengin bir ailede dünyaya gelen bir insanın olanakları fazla olduğundan dolayı zaten zorlanmasa dahi amacı var ise şayet, o amacına ulaşabilecektir. Bu konuya ideallerin neler olduğu, hangi amaçların ideal olarak tanımlanabileceği de girer fakat konu çok uzayacağından o kısma hiç girmemeyi tercih ediyorum.
Adler’in ele aldığı diğer bir kavram ise sosyal ilgi ya da duyarlılıktır (social interest). Adler’in bu konudaki temel düşüncesi; bir insanın, yaşadığı toplumu düşünmeden ve başkalarına yararlı olmaya çalışmadan kendisini de geliştiremeyeceğidir. Her insanın kendi eksikliklerini gidermesi temel davranış belirleyici nokta olduğuna göre, bu eksiklikleri gidermek için bireyin kendisi değil, toplumu düşünmesi gerektiği, insanın ruhsal bakımdan sağlıklı olabilmesi için ilk şarttır. Hatta Adler, tüm nevrozların ve psikozların temel nedeninin kişinin sosyal ilgi eksikliği olduğu fikrini benimsemiştir. Bu görüşü ortaya atmasında esas neden ise kendisinin oldukça fazla duyarlı bir kişi olması olabilir. Çünkü günümüzde birçok topluma baktığımızda duyarlı kişilerin sayısı gitgide azalmaktadır. Öyleyse insanların çoğu nevrotik midir? Bunun tersi bir düşünce de çok muhtemeldir. Duyarlılığı fazla olan bir insanın çevresinde gördüğü çarpıklıkları kafaya takmasıyla psikolojisi düzeleceğine bozulmayacak mıdır? Sanırım burada Adler, konuyu teorik açıdan ele almış ve toplumun refah sağlaması için, o toplumu oluşturan insanların toplum için çalışması gerektiğini düşünmüş, yani bütün iyi olursa onun en küçük parçası olan birey de iyi olacaktır noktasından hareket etmiştir.
İnsanın temel amacının kendisini geliştirmesi ve üstünlüğe ulaşması olduğunu daha önce belirtmiştik. Bunun üzerinde biraz daha durmak gerekirse Adler’in öne sürdüğü diğer kavramlar olan “üstünlük için çaba harcama”(striving for superiority) ve “yetersiz yönleri telafi etme”(compensation)’den bahsetmek gerekir. Adler, kişinin az gelişmiş olan yönlerinin baş sorumlusunun kişinin kendisi olduğunu belirtmiş ve bu eksikliklerin telafi edilebilmesi için elden geldiğince çaba harcanması gerektiğini düşünmüştür. Zira kendisini bu konuda compatabilist olarak tanımlayabiliriz. Yani kişinin içinde bulunduğu kötü durumun sorumlusunun kendisinin çaba eksikliği olduğunu ve davranışları yönlendiren esas unsurun kişinin kendi iradesi olduğunu benimser. Bu çabalar sonucunda ise birey kendisini psikolojik çöküntüde bulabilecektir. O halde psikolojik sıkıntıların yeterli olanağı olmayan insanlarda daha çabuk ortaya çıktığını söyleyebilir miyiz? Zaten çevremizde gördüğümüz, duyduğumuz nevroz örnekleri bu düşünceyi doğrular niteliktedir. Olanakların kısıtlı olmasından dolayı kendisinin ya da ailesinin durumunu iyileştirmek isterken depresyona giren kişilerle ilgili haberleri her gün okuyoruz. Üstünlük için harcanan çabalar ise insanın yaşı gençlikten orta yaşlılığa doğru ilerledikçe doğal olarak azalır. Bundan dolayı, bireyin yaşının ilerlemesine bağlı olarak Adler yeni ergenlikteki üstü ola isteği ile otuzlu yaşlardan sonraki istek ve çabayı farklı olarak ele almış ve belli bir yaştan sonra olan bu isteği, çabalamaktan ziyade sadece kendini gerçekleştirme isteği olarak ele almıştır. Bunun için yaş ilerlerken kişinin psikolojik rahatsızlığa tutulma olasılığının azalacağı sonucu çıkarılabilir kanısındayım. Gençlikte ise bu üstünlüğü elde edilememesinden dolayı agresifliğin ortaya çıktığını belirtmiştir. Gerçekten de çevremizi gözlemlediğimizde, genellikle saldırgan kişilik özellikleri gösteren bireylerin, kendilerini ve amaçlarını gerçekleştirmekten çok uzak kalmış insanlar olduğunun farkına varabiliriz.
Adler’in ele aldığı diğer bir önemli kon ise erkek ve bayan ayrımıdır. Fiziksel veya zihinsel yetenek olarak erkeklerin üstün olduklarını söylemekten ziyade, toplumların erkek egemen olmalarından dolayı erkekler daha fazla hak ve olanak elde etmişler, gelişim içi daha çok cesaretlendirilmişlerdir. Bundan dolayı erkeklerin daha önemli pozisyonlara gelmiş olmaları ve daha büyük başarı elde etmiş olmaları rastlantı olamaz. Adler’in deyimiyle “masculine protest” (erkeklik protestosu) kendini kültürde ortaya koyar. Kültürlerde erkeklerin daha dayanıklı, daha agresif olmaları ve daha dirençli olmaları istenir. Daha doğrusu toplumlar tarafından erkekler böyle olmaya zorlanırlar. Kızlarda ise bu zorlamalar tersi yöndedir. Onların hanım hanımcık denilen tabirde olmaları istendiğinden kızların kendilerini geliştirebilmelerinin önüne geçilmiş olur. Erkeklerin bayanlığa ilgi duymaları çok daha az ihtimaldir. Çünkü bayan olmak, yetenek ve başarı olarak toplumda daha düşük seviyede olmaktır. Bundan dolayı erkeklerin erkekliği dışlaması kendiliğinden engellenmiş olur. Kızlar ise kendi yetersizliklerinin üstesinden gelebilmeleri için kendine has yollar bulmak zorunda kalırlar. Erkekliğin sınırlarına geçmeden kendilerince yöntemler geliştirerek başarı eşitlenmesini gerçekleştirmek neredeyse tek seçenek olarak görülür (tabi toplumdaki doğal şartlar insanlar tarafından değiştirilmez ve koşullar doğal seyrine bırakıldığı müddetçe).
Bireyin psikolojik yapısını belirleyen diğer, belki de en önemli faktör onun yaşam stilidir. Yaşam stili, Adler’in açıklamasına göre bizim hayattaki amacımızı, o amaca ulaşma yollarımızı, kendimizi nasıl tanımladığımızı, kısaca bireyin hayata bakış açısını kapsar ve bireyin ilk beş yılında ana hatlarıyla şekillenir. Yaşam stilinin, diğer bir ifadeyle kişiliğin oturması ilk beş yılda olduğuna göre bu beşinci yıldan sonra karşılaştığımız olaylar bizi ne derecede ve nasıl etkileyecektir? Açıkçası Adler, hayatın ilk beş-altı yılından sonra karşılaşılan dış etkenlerin insanın kişiliğinde önemli bir değişiklik yapmadığını, bu olayları ilk beş yılda oluşturduğumuz bakış açısına göre yorumladığımızı ve bu oluşmuş olan kişiliğe zorla uydurduğumuzu söyler. Bir bakıma bir olayla karşılaştığımızda bizim o olayı yorumlayış tarzımızın diğer herkesten farklı olması, kişiliğimizin ve düşünce tarzımızın daha erken çocukluk döneminde belirlenmiş olduğundan dolayıdır. Çevremizdeki insanları gözlemlediğimizde bazı kişileri davranışlarından ya da düşünce tarzlarından dolayı kötülediğimiz oluyordur. Belki de o kişiler kişilik olarak gerçekten kötü durumdadırlar, belki ahlaksızca davranışlar sergiliyorlardır, belki çok saygısızdırlar. Fakat bu çeşit davranışlar artık onların seçimi değildir, çünkü onların olaylara bakış tarzı çoktan oluşmuştur bile. Birey ilk beş yılda nasıl geliştiğinin, düşünce tarzının hangi yönde ilerlediğinin farkında olamayacağına göre kişilik oluştuktan sonra kendilerini değiştirmeleri çok olanaklı olmasa gerek. Yani iş büyük oranda bireyin ilk yıllarında rastladığı çevrede bitiyor, onun aile yapısında bitiyor. Adler diğer yandan şunu da belirtir; onun teleoloji ve yaratıcı kendilik(creative self) adını verdiği düşüncesinde compatibilism hâkimdir. Dış faktörler kişiyi ne kadar zorlarsa zorlasın, bir davranış konusunda son kararı kişinin kendisinin verdiğini, bu olanağının olduğunu söyler. Bu bakımdan Adler bir önceki söylediğiyle çelişmiş gibi bir izlenim verir. Hatta daha da ileri gidip, kendi kaderimizi kendimizin belirmediğimiz üzerinde bile durur. Bu, hem kader inancı olan tesitlere, hem de determinizmi mantıklı bulan sol görüşlülere ters gelebilir. Bundan ve değinecek daha başka konular olduğundan dolayı üzerinde daha fazla durmamam gerektiğini düşünüyorum.
Konunun bütünlük oluşturabilmesi açısından değinmemiz gereken bir başka konu da kısmi/kişisel doğrular (partial truth) ve kurgulardır (fiction). Doğruymuş gibi kabul edilen bu yargılar hayatlarımızda vazgeçilmez rol oynar. Düşüncelerimizi ve davranışlarımızı bu kişiye özgü doğrular belirlediği ölçüde onları uç kurgular (fictional finalism) olarak nitelendirir. Örneğin çok bilinen bir örnek olarak, benim rastladığım makalelerde de verilmiş bir örnek olarak cennet ve cehennemin varlığı söylenebilir. Bu gibi metafiziksel öğeler ispatlanamaz fakat neredeyse tüm insanlar tarafından kabul edilirler. Hayatımızı öldükten sonra acı çekme korkusuyla sürdürmemiz bizim davranışlarımızda temel belirleyici faktörlerden birini oluşturur. Buna benzer başka kanıtlanamaz doğruları kendi içimizde oluşturduğumuzda farkında olmadan kendimizi onlara tutsak bulmuş olabiliriz. Böylece aslında biz kendimizi, neden ortaya çıktığını belirleyemediğimiz, bir anda bizi kontrolü altına alan bu düşüncelerin etkisinde buluruz. İşin daha ilginç tarafı hayatımız boyunca bunun farkına varamayabiliriz. Belki de hayatımızı bir hiç uğruna geçiriyoruzdur, bir hiç uğruna zorluklara katlanıyoruzdur. Hemen şunu da belirtmek istiyorum; yukarıdaki cümlem cennet ve cehennemin ya da tanrının varlığı hakkında değildir, genel bir ifade kullandım.
Adler’in, yaşam stiliyle birlikte, bizim psikolojik durumumuzu belirleyen en etkili etmen bizim eksiklik hislerimiz olduğu daha ayrıntılı işlenmesi gerekiyor. Konuyu daha açık bir şekilde anlatabilmek açısından direkt olarak onun düşünceleri üzerinden gitmekte fayda var görüyorum. Yetersizlik hislerinin ilki, buna karşılık az bir kısmını oluşturan bölümü “fiziksel yetersizlik”(organ inferiority)’tir. Çoğu kişinin normal bireylere göre bazı fiziksel eksikliklerinin olması çok karşılaşılan bir durumdur. Buna nazaran psikolojik sorunların oluşmasında önemli bir yer teşkil etmez. Örneğin boyun kısa olması, erkeklerde sesin normalden ince çıkması bunlara örnek olarak verilebilir. Bunlar atlatılması daha kolay olan sorunlardır. Esas sorun bizim kendi içimizde oluşturduğumuz psikolojik yetersizliklerdir. Bizim gerçekte var olan bazı eksik yönlerimizi abartmamız bunun temel sebebidir. Önemli olan bizim gerçekte çirkin olmamız değildir, önemli olan bizim dış görünüşümüzü ne kadar abartıp abartmadığımızdır. Diğer yandan bizim psikolojik yetersizliklerimizin oluşmasında dış faktörler doğal olarak belirleyici unsurdur. Yaşadığımız çağda kendimizi mesleki anlamda da geliştirmek zorunda olduğumuz, önemini artıran unsurlardan birini oluşturur. İnsan kaynakları bölümünün gelişim göstermesi sonucunda şu an, okullardaki birçok bölümde okulda alınan eğitimin yeterli olmadığı, çeşitli sertifikaların alınması gerektiği, başka kurslara da gidilmesi gerektiği vurgulanır. Hayat şartlarının zorlaşması bizim psikolojik yetersizliklerimizi yaratmamızda başlıca sebeptir bir bakıma. Psikolojik yetersizliğin etkilerinin arttığı durumlarda bireyin hayattan beklentisiz bir hal alması, yaşama isteğini ve sevincini kaybetmesi, ya da içine atmayıp şiddet olarak çevreye tepki sunması olasıdır. Adlerci görüşe göre kişileri alkol ve uyuşturucuya iten sebeplerden önemli bir kısmını bu aşağılık/yetersizlik duygularının bastırılamaması oluşturur. Adleryan terapide bu tür sorunlar, danışanı geçmişe değil geleceğe yönlendirerek aşılır. Zira Adleryan terapi ile Freudian terapinin başlıca farkı bundan ibarettir. Çocuklarda görülen yetersizlik hissi, “natural inferiority of children” adıyla ayrıca gruplandırılmıştır. Çocukların kendilerini yetişkin olarak görmek istedikleri, çabucak büyümek istedikleri, kendilerini yetişkinlere göre daha zayıf görmelerinden kaynaklanır ve bu nedenle küçük çocukların psikolojik olarak dış faktörlerden etkilenmeleri çok daha olasıdır. Zaten nevrozların ve psikozların incelenmesinde bu yüzden çocukluk yıllarının araştırılması temel teşkil eder.
Bireyin kendisinde oluşturduğu yetersizlik algısının aşağılık kompleksi haline gelmesinden başka, birey bir de bu eksikliklerini görmezden gelerek, başkalarının daha eksik olduğunu düşünerek psikolojik rahatlama çabasında olurlar ki bu “superiority complex” olarak isimlendirilmiştir. Halk tabiriyle buna bir çeşit “aşırı havalı olmak, kendini bir şey zannetmek” denilebilir. Burada, birey hangi özelliği yönünden eksikse o özellik bakımından diğer insanları aşağılama yoluna gider. Örneğin çalışmasına rağmen derslerinde başarıyı yakalayamıyorsa çevresindeki arkadaşlarını zekâ olarak gerçekte olduğunun aksine kendisinden daha az zeki kişiler olarak görecektir. Ya da zengin olmayan birinin çevresinde zenginmiş gibi görünmek istemesi, bu nedenle giysilerini elinden geldiğince markalardan seçmesi, içtiği sigaranın en pahalısından olması, ailesinin ekonomik durumu çok iyi olmamasına rağmen cep telefonunun üstün bir model olması buna örnek olarak gösterilebilir. Özellikle bununla ilgili çevremizde birçok örnek görüyoruzdur.
Adler, dört kişilik türü belirlemiş ve bunların üçünün sorunlu kişilikler olduğunu belirtmiştir. Diğer bir deyişle psikolojik açıdan sağlıklı insanların hepsini aynı grupta toplamıştır. Bu ne derece doğru bir değerlendirmedir tartışılması gerekir. Eğer yapılmak istenen kişilikleri gruplandırmaksa ve psikolojik rahatsızlıkları olan kişiler toplumun çok çok az bir kısmını oluşturup sağlam kişilikler büyük bir yüzdesini meydana getiriyorsa insanların büyük çoğunluğunu göz ardı etmiş olmayacak mısınız? Burada kişiliklerin belirlenmesinde esas olan sanırım hastalıklı kişilikleri daha iyi analiz edebilmek ve onların sorunlarını gruplandırmaktır. Yani sağlıklı kişiliklerin zaten sorunları olmadığından dolayı onlara değinilmeyip esas uğraşılması gereken kesim olan sorunlu kişiliklerin ele alınmak istenmesidir. Psikolojik olarak sorunlu olan kişilik tiplerine değinecek olursak bunlardan ilki “ruling type”tır (Türkçesini yazmak ne derece doğru olur bilmiyorum, o yüzden kendisinin belirttiği ismi kullanma gereği duydum). Agresif olan ve başkalarını baskı altında tutmak isteyen kişilikler bu kategoride gruplandırılırlar. Kuralların kendi düşündükleri olduğuna inanırlar ve enerjilerini başkalarının üzerinde baskı kurarak uygulamaya çalışırlar. Külhanbeyi havasında olan kişilikler bu gruba girerler. Bu grubun diğer üyeleri alkolikler ve uyuşturucu bağımlılarıdır. Fakat bunlar, külhanbeyi ruhlularının aksine, enerjilerini başkalarının üzerinde baskı ya da şiddet uygulamanın aksine kendi kendilerine bu alışkanlıklarla tüketmek yoluna giderler. İkinci kişilik tipi “leaning type”tır. Bu gruptaki kişilikler normalden fazla çekingen olanlardır ve kendilerinin çevreye karşı başka biri tarafından kollanmalarını beklerler. Kişiliklerin erken çocukluk döneminde şekillendiğini göz önüne alırsak ve erken yaşlarda da çocuğun ailesinin yanında olduğunu varsayarsak aşırı çekingen kişiliğin oluşmasında ailenin çocuğu gereğinden fazla kollamasını sayabiliriz belki. Onu arkadaş ortamına gereği kadar salmayıp, her zor durumunda yanında olarak belki de aileler çocuklarına kötülük ediyorlardır. Bu durum, bireyin sosyalleşmesinin önünde de büyük denilebilecek bir engel oluşturur. Çocuk, ileriki yaşlarında bu durumun farkına varsa ve dışa açılmayı denese dahi her yaş diliminin kendine özgü psikolojik kazanımları olduğundan o yaş dönemi atlandığında ya da sağlıklı geçirilmediğinde geriye dönüş çoğu kez zor olur. Bundan dolayı ailelerin bu konuda bilinçlenmelerinde fayda olabilir. Tabi dışarı salınma derken kendi haline bırakmaktan bahsedilemez, zira o yaştaki çocuk arkadaşlarıyla ne kadar zaman geçirmesi gerektiğini, kendi sorumluluklarına ne kadar zaman ayırması gerektiğini akıl edemeyecektir. Bu ikisi arasındaki doğru oranın tutturulması ve çocuğa öğretilmesi, burada esas olan noktadır. Üçüncü sorunlu kişilik tipi “avoiding type”tır. Bu kişileri de halk tabiriyle suya sabuna dokunmayan kişilikler olarak tanımlayabiliriz. Her sağlıklı kişinin çevresiyle bir derece ilgilenmesi beklendiğinden bu kişiler de sorunlular kategorisine alınmıştır. Zaten özellikle son iki tarzdaki kişiler arkadaş edinememelerinden anlaşılabilirler. Akranlarıyla uyum sorunları vardır anlamına gelir, bu da psikolojik olarak çok da sağlıklı bir birey gibi gelişemediğini ifade eder. Son kişilik tipi (sağlıklı olan herkesin dahil edildiği kişilik tipi) “socially useful type”tır. Adler, tüm psikolojik sorunların sosyal ilginin gelişmemesinden kaynaklandığını belirtmesinden dolayı sağlıklı olan kişilerin hepsinin sosyal bir ilgiye sahip olması olağandır, modelini bu temele göre kurmuştur. Sağlıklı olan kişilik tipi, çevresine karşı belli düzeyde duyarlılık gösteren (buradaki “duyarlı olmak” kelimesi toplum sorunlarına karşı ilgili olmak anlamına gelmez, en basitinden ailevi sorunların çözümüne katılmayıp sessiz kalmayı tercih etmek bile duyarsızlığa örnek gösterilebilir) kişilik tipidir.
Belki de konunun en önemli kısımlarından biri, erken çocukluk dönemindeki, ailenin çocuğa uyguladığı davranış tarzıdır. Burada psikolojik sorunların oluşmasını destekleyen başlıca üç neden ele alınmıştır; birincisi fiziksel ve psikolojik yetersizliklerdir ki daha önceki paragraflarda ele alınmaya çalışıldığından şimdi tekrar girmek istemiyorum, ikincisi “pampering”(şımartma), üçüncüsü ise “neglect”(çocukla yeterince ilgilenmeme)tir. Şımartmak, çocuğa istediklerinin çoğunu temin etmekle ve çocuğa sahip olduğu şeyleri başkasıyla paylaşmaması gerektiğini öğretmekle ortaya çıkar. Çocuk da ileriki yıllarında, kendisine herhangi bir yarar getirmeyecek fakat çevresindeki insanlara faydalı olacak küçük bir davranışı bile yapmaktan kaçınır. Psikolojik sorunların ortaya çıkmasında ve çocuğun akranları arasında ve toplumda dışlanmasında oldukça etkilidir. Özellikle kardeşi olmayan çocuklarda ve aile bireyleri/kardeşler arasında en küçük olanında gözlenir. Tek çocuklu aileler doğal olarak çocuğuna fazla değer verecektir, sonuçta ondan başka evlatları yoktur. Fakat bu durum abartıldığında da yine birçok durumda olduğu gibi aileler çocuklarına iyilik yaptıklarını zannederlerken onların sorunlu birer kişilik geliştirmelerine neden olurlar. Diğer bir önemli durum olan ebeveynlerin ilgisizliğine geçecek olursak burada da çocuğa aslında değer verilmediğini ve sevi eksikliğini görürüz. Bunların eksikliğine maruz kalan çocukta yalnızlık duygusu egemen olacak ve çocuk bir nevi kendini boşlukta hissedecektir. Kendini boşlukta hissetmesi, çocuğu alkol ve uyuşturucuya çok daha kolay bir şekilde yönlendirecektir. Çocuğun ilgisiz kalmasının annesi ya da babası ölmüş çocuklar kadar ikisi de sağ olan çocuklarda da ortaya çıkma şansı gayet fazladır. Burada da yukarıda olduğu gibi iki zıtlık arasındaki dengeyi iyi ayarlamak gerekiyor. Normalden fazla ilgi de, normalden az olanı da çocuğu psikolojik sorunlara sürükleyebiliyor. Ve çocuğun ileride kendi çocuklarına da kendisine davranılan şekilde davranacağını hesaba katmak gerekiyor.
Çocuğun kardeşler arasındaki doğum sırasının psikolojiyi ne derece ve nasıl etkilediğine yazının çok uzamasından dolayı değinemiyorum. İsteyenler “birth order”+ Adler yazıp bu konuyu araştırabilirler. Sonuç olarak Adler’in öne sürdüğü savlar belki çok ileri düzeyde çalışmalar olarak görünmeyebilir. Bunları herkes biraz düşündüğünde kendi kendine elde edebilir diyebilirsiniz. Fakat psikolojinin kurucularından biri olmuş ve çözüm teknikleri halen kullanılan bir bilim insanının, kuramlarını ne derecede ciddi kanıtlara dayandığı ve kuramlarının ne oranda insanlar üzerinde gerçekleştiği düşünüldüğünde önemi rahatça anlaşılacaktır sanırım.
Serkan ÖZGÜCÜ

2007/04 |