Devrimi Devrimciler mi Engelledi ? / Seha TISOĞLU
Baskıya karşı muhalefet, eşitsizliği sürdüren sisteme karşı hareket etmek sınıflı toplum yapısının doğasından ileri gelmektedir. Tarih boyunca irili ufaklı pek çok örneği görünen bu hareketlerin en önemli özelliği ise sürekliliğinin olmamasıdır. Baskıya ve eşitsizliğe karşı hareketlerde çeşitli sebeplerle var olmayan ya da olamayan süreklilik aynı zamanda baskının ve eşitsizliğinin sürekliliğinin de en önemli sebebidir.
Kapitalist dünya ekonomisinin egemen olmaya başladığı dönemden itibaren sistem karşıtı hareket de kendini daha fazla göstermeye başlamıştır. Feodalizmin egemen olduğu süreçte bu karşıtlık feodal düzenin getirdiği baskıya (şiddet ya da maddi şiddet yani vergiler) karşı küçük ölçekli ve kısa süreli bir karşıtlık iken Fransız İhtilali’nden (radikal bir sistem karşıtlığından) sonra feodalizmin sonu, karşıtlığın farklı kaynaklardan beslenmesine yol açmıştır. Karşıtlık artık yeni ekonomik düzene yani kapitalizme yöneliktir. Ve artık iki ana kola sahiptir: Fransız İhtilali ile birlikte gelişen ulusal hareketler ve doğrudan sistemin eşitsizliğini hedef alan toplumsal hareketler.
Bu iki ana koldan biri olan ulusal hareketler, Fransız ihtilalinin yarattığı ulus devlet dalgasının bir yansımasıydı ve belirli bir ulusun, devletin iktidarını ele geçirmesi mücadelesini öncelikli görüyordu. Bu sebeple kapitalizme çıkarları çakışmadığı sürece çatışmıyordu.
Toplumsal hareketler ise doğrudan kapitalizmi hedef alıyor ve endüstrileşmenin getirdiği eşitsizliğin altını çiziyordu. Sosyalizmin endüstrileşmenin en şiddetli bir biçimde görüldüğü 18. yüzyılın sonunda, endüstrileşmenin en ileri seviyede olduğu başta İngiltere olmak üzere Fransa ve Almanya’da tasarlanması da bunun bir göstergesidir Tıpkı Marks’ın devrimi sanayileşmiş toplumlarda (ve özellikle İngiltere’de) beklemesi gibi.
Sosyalizm, kapitalizmin ve bireyselciliğin yerine komünal, iş birliğine dayanan bir üretim biçimini yerleştirmeyi amaç ederek ortaya çıkmıştır. Ütopik sosyalizmden, marksist sosyalizme oradan da komünizme giden tüm bu süreç içerisinde inceleme alanı kapitalizm ve onun yarattığı eşitsizlik olmuştur ve bu eşitsizlikten en fazla etkilenen emek gücünü oluşturan işçilerde bu ideoloji grubunun öznesi konumundadır. Ütopik sosyalistler kapitalizmin yarattığı bu emek sermaye çelişkisini genellikle kısa vadede uygulaması güç modeller doğrultusunda giderme yoluna giderken. Marks’tan sonra bu çelişkinin devrim ile ortadan kaldırabileceği öngörülmüştür. Tüm bu düşüncelerin tarihsel maceralarını bir kenara bırakıp bugüne baktığımızda bu ideolojiler grubunun öngördükleri gelişmelerin son tahlilde gerçekleşmediğini; kapitalizmin halen ve kuvvetle dünyaya egemen olduğunu görmekteyiz.
Marks’ın kapitalizm tahlilleri, sosyalistlerin sisteme karşı olan eleştirileri teoride karşılığını bulurken pratikte neden sıra dışı bir Sovyet deneyimi dışında karşılığını bulamadı? Bu soruya verilebilecek sayısız cevap mevcut. Bunlardan biri de devrimi devrimcilerin engellemiş olabileceği.
Devrim, toplumsal hareketlerin radikal bir şekilde gerçekleşmesidir. Fransız İhtilali bunun en güzel örneğidir. Fransız İhtilali toplumsal hareketin tarihsel süreç içerisinde biriken bir baskıya karşı muhalefetin, aydınlanma düşünceleriyle birleşip harekete geçmesinden ileri gelmiştir. Bu radikal hareket, feodalizmin mutlak otoritesini geri dönüşü olmayacak bir şekilde sarsmıştır. Aydınlanma düşünürleri ortaya attıkları fikirler doğrudan bir sistem olarak feodalizme değil, baskıyla kontrol altında tutulan insana, insan aklına yönelik olduğundan ve feodalizmin egemenlerinin sınırlı ve kısmen bağlantısız olduğundan feodalizm bu hareketten kaçamamıştır. Kapitalizm ise feodalizm gibi değildir. Egemenleri sınırlı değildir ve birbirleriyle ilişki içerisindedir. Üretim araçlarının mülkiyetine sahip egemen sınıf, çıkarlarını korumak ve üretim ilişkilerindeki çelişkinin bir toplumsal hareket haline bürünmesini engellemek için değişen şartlara uyum sağlama yoluna gitmiştir. Devrimcilerin kapitalizm çözümlemeleri, kapitalizmin değişen şartlara uyumuna yardımcı olmuş olabilir mi?
Ortak mülkiyete dayalı belirli sayıda kişilerin yaşadığı farklı farklı yapılar içerisinde yaşamı öngören ütopik sosyalist Robert Owen 19.yy’ın başında kapitalizmin insan emeğine olan insafsız saldırısını gördüğünde buna karşı çözümler düşünmeye başlamıştı. Owen kendi fabrikasında çocuk işçi çalıştırmadı. Çalışma saatlerini makul ölçülere indirdi. En önemlisi işçilerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir yapılanma içine gitti. Owen’ın bu çabası, sermayeyi katlamak için her türlü yolun denendiği kapitalist piyasada fabrikasının sonunu getirdi. Ama pek çok devrimciye de ilham verdi. Ancak bu çabasının kapitalistlere de ilham vermediği söylenemez. Modern anlamda kooperatiflerin temeli Owen’ın bu fikrinden gelmektedir. Ve modern anlamda kooperatiflerin ücretlilerin sisteme eklemlenmesini sağlayan bir araç olduğu da gerçektir.
Bu ve bunun gibi insanın makinelerin gelişmesine kurban edilmesine ve kapitalist üretim örgütlenmesinin beraberinde getirdiği işsizliğin, yoksulluğun araştırılması ve çözümlenmesi çabaları kapitalizmin eksik yanlarının ortaya çıkmasına ve radikal bir toplumsal harekete gidebilecek şartların gözler önüne serilmesine aracı olmuştur.
Owen ve diğerleri İngiltere’de kapitalizmin açıklarını gözler önüne sererken, Fransa’da benzer bir süreçten geçiyordu. 1871 tarihi sistem karşıtı hareketler tarihinde önemli bir yere sahiptir. 1871, Paris Komününün kısa bir süre de olsa bir devlet örgütlenmesinden bağımsız bir idare oluşturduğu tarihtir. 1871, uluslararası sistemden pay alma mücadelesi içerisindeki devletlerin silahlı mücadeleleri altında yaşayan insanların yaşadığı baskı, kapitalizmin emekçiler üzerinde yarattığı eşitsizliğin isyanı olarak ortaya çıktı ve emekçilerin büyük desteğini aldı. Komün sadece 2 ay gibi kısa bir süre dayanabildi. Aniden beliriveren Komün, kanlı bir şekilde ortadan da kısa bir sürede kaldırıldı. Ortadan kalkan sadece Komün değildi. Aynı zamanda Fransa’daki olası bir devrim de ortadan kalkıyordu.
Endüstrileşmenin ileri seviyede görüldüğü kabul edilebilecek bir diğer ülke olan Almanya’nın ulusal birliğini geç ve oldukça dolambaçlı bir yoldan sağlaması onların ulus devlete sıkı sıkıya sarılmasına yol açmıştır. Bu durumun Almanya’da devrimci hareketlerden çok değişimci kabul edilebilecek hareketlerin egemen olmasına neden olduğu söylenebilir.( Devlete olan bağlılıkta Hegel etkisinin daha belirleyici olduğu da kabul edilebilir.) Yine de Almanya’da da 1.Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda Marksist hareket yer yer vücut bulmuş, kısa süreli de olsa İşçi Sovyetleri kurulmuştur. Ancak bunların sonu da tıpkı komün gibi olmuş ve şiddet kullanılarak ortadan kaldırılmışlardır.
Marks, Das Kapital’de kapitalizmi tahlil edip, eşitsizliklerin kaynaklarını ortaya koyması her ne kadar devrimci mücadelenin temelini oluştursa da bu kapitalizme çelişkilerini giderme ya da gizleme yoluna gitmesi için verilen bir şanstır. Tıpkı 8 saat çalışma süresi mücadelesinde olduğu gibi kapitalizm statüko için atacağı geri adımı düşünme şansı yakalamıştır böylece. Devrim düşüncesine karşı devletin ideolojik aygıtlarını sokmuş, emekçilerin taleplerine geçici çözümler ve uzlaşılar getirmiştir.
İki dünya savaşı geçirmiş, bu sırada Büyük Buhran ile dibe vurmuş kapitalizmin 1945′den sonra altın çağını yaşamasının açıklanamayan sebebi bu nedenle devrimciler olabilir. Kapitalizm, karşıtlarına karşı devlet aygıtının arkasında gizli bir mücadele verirken, sosyalistler çoğu zaman tüm stratejileri ortada bir şekilde mücadele ederek ve kimi zaman erken davranıp devletin eline koz vererek kendi mücadelelerini engellemiş olabilir. Kapitalizmin altın çağında, sosyal demokrasinin de yükselişte olduğu düşünülürse kapitalizmin, sosyalistlerin gözler önüne serdiği eksiklikleri kendi konumlarını sarsmaya niyeti olmayan sosyal demokratlar aracılığıyla giderdikleri de öngörülebilir.
Günümüzde hak ve özgürlükler olarak nitelenen pek çok hakkın sosyalistlerin mücadeleleri sonucunda elde edildiği bir gerçektir. Kapitalizmin göstermelik olarak vaat ettiği bu haklar, sosyalist mücadelenin etkisiyle hayata geçmiştir. İşçilerin çalışma saatlerinden, hafta sonu tatiline, oy verme hakkından, seyahat hakkına pek çok hak sıralanabilir. Ancak en başa geri dönüp sınıflı toplumların doğasından gelen baskıya karşı muhalefetin oluşmasını sağlayacak koşulların ortadan kalkmasına ya da devlet tarafından ortadan kaldırılmasına da istemeden ortak olduğu söylenebilir. Günümüzde sosyalist hareketin, kapitalizmin çelişkilerinin eskisinden daha fazla kendisini göstermesine rağmen, radikal toplumsal hareketten çok marjinal toplumsal hareket olarak algılanması, geçmiş kazanımların ya da kayıpların devrimin gerçekleşmemesinde ne kadar belirleyici olduğunu anlamamıza yardımcı olabilmektedir.
Seha TISOĞLU

2007/04 |