Fransız Sineması ve Amelie Poulin Prof.Dr.Nazan BİLGEL
Gözlem ve gerçek, hayal ve hayal gücü… Sinemanın çevresinde gelişeceği iki kutup, ilk defa Fransız Lumière ve Méliès ile hayat buldu. İlk sinema denemeleri yapan Louis Lumière kendi buluşu olan makineden, açık havada haber filmleri, röportajlar ve belgesel filmler yapmak için yararlandı. L’ Arrivè du Train en Gare de la Ciotat (1895) (Ciotat Garına Trenin Gelişi) düzenleme ve görüntü çerçevelemesi ile şaşırtıcı bir belgeseldi. Ancak Lumière buluşunun geleceğinden ümitli değildi. Bir illüzyonist ve hayalgücü ustası olan George Méliès sinemanın büyüsünü ve parlak geleceğini sezen ilk kişi oldu ve 1895–1914 yılları arasında 400 kadar film çekti. Bunların içinde en ünlüsü Jules Verne’nin romanından uyarlanmış olan Voyage Dans La Lune (1902) (Aya Seyahat) dir. Charles Pathè 1900 yılında aldığı maddi destek ile Vincennes’te bir film evi kurdu. Bu ev daha sonra hızla genişleyerek, ünlü Fransız Pathè Film Şirketini oluşturacaktı. Film yapımcıları her türlü zevke hitap edebilmek için film çeşitlerini arttırdılar. Haber filmleri, gerçekçi dramlar, kovalamaca filmleri o yıllarda en çok yapılan film türleriydi. Bu arada Pathè Film Şirketi genişlemiş, film tekelini eline almış ve New York’ta şubelerini açmıştı. ABD’ye Amerikan şirketlerinin sattığından iki kat daha fazla film satıyordu. Léon Gaumont, Pathé Şirketinin bu atılımından etkilenerek Buttes –Chaumont’ta büyük bir film stüdyosu yaptırdı ve Pathé’nin La Passion’u (İsa’nın Çilesi) ile rekabet edebilmek için Vie du Christ (İsa’nın Hayatı) filmini çevirdi. 1907 yılında kurulan Éclair Şirketi de Pathé’nin diğer bir rakibi olarak sinemaya girdi. Böylece dünyada sinemanın ilk yıllarında belirgin bir Fransız üstünlüğü ortaya çıkmış oldu.
1907–1908 yıllarında Avrupa’da sinema endüstrisinde ciddi bir kriz yaşandı. Bunun nedeni olarak senaryoların yetersizliği öne sürüldü ve sinema bu krizi aşabilmek için sanat filmlerine yöneldi. Böylece bütün Fransız tiyatrosu oyunları ve bu tiyatronun oyuncuları (örneğin Sarah Bernhart, Mounet-Suly vb.) beyaz perdede gözüktü. Böylece sinemada bir yıldızlar devri başladı. Tiyatrodan sinemaya uyarlanan bu yapımların içinde en ünlü olanı 1908 yılında çevrilen L’Assasinat du Duc de Guisé ‘dir (Guise Dükünün Öldürülmesi). Sinemayı perdeye aktarılmış bir tiyatro haline getiren bu dönemde, edebiyatçılar ve soylular da sinema ile ilgilenmeye başlamışlardır. Pathé bu dönemde Yazarlar ve Edebiyaçılar Sinema Topluluğunu kurarak edebi eserleri sinemaya aktarmıştır. Bu arada Gaumont Şirketi de boş durmamış ve rakibi ile baş edebilmek için sineroman türünde dizi filmler çekmeye girişmiştir. Bunların arasında daha sonraki dönemlerde yeni uyarlamaları da yapılacak olan Fantomas gibi ünlü dizi filmler de vardı.
Fransız Komedi Okulunun (Ecole Comédie-Française ) etkisiyle komedi filmleri Fransız sinemasına hâkim olmuştur. Sinemaya özel komedi tipinin esasları bu dönemde gelişmiştir. Pek çok usta Fransız komedi oyuncusu beyaz perdede gösterilmiştir. Bunların arasında en ünlü olanı Max tiplemesiyle dünya çapında üne kavuşan ilk sinema yıldızı olan Max Linder’dir. Max et L’İnauguration (1910) (Max ve Açılış Töreni) ve Max, Victim du Quinquina (1911) (Kınakına Kurbanı Max) gibi filmler gerçek birer komedi şaheseridir ve Chaplin’in görsel komedi sanatının habercisidir. Savaş yüzünden sinemadan yavaş yavaş uzaklaşan ve yerini Chaplin’e bırakan Linder 1914’te intihar etmiştir.
Birinci Dünya Savaşı ve sonrasınsa Fransız sineması eski görkemini yitirdi. Amerikan Sineması üstünlüğü ele geçirdi. Komedi sineması Buster Keaton, Harold Lloyd ve Charlie Chaplin gibi yeni yıldızlarla tanıştı. Amerika’daki bu gelişmeler, Fransız sinemacılarını umutsuzluğa itti ve Fransız sinemasının geleceğinden ümitlerini kestikleri için de şirketlerini satışa çıkardılar. Pathé Şirketi Kodak’a satıldı.
Birinci Dünya Savaşından sonra Fransız film yapımcıları ayrıntılara girmeksizin bireyin ruh dünyasını anlatan filmler yapmaya eğilim gösterdiler. Bu filmler arasında Les Trois Mousquetaires (1921) (Üç Silahşörler) ve La Bataille (Savaş) en ünlüleridir. 1919 yılından itibaren ise sinemada Louis Delluc’un başını çektiği Fransız izlenimciliğinin etkileri görülür ve bu etkiyle anılmaya değer filmler yaratılmıştır. Bunların arasında: Fièvre (1921) (Ateş), J’Accuse (1919) (Suçluyorum), La Femme de Nulle Part (1922) (Memleketsiz Kadın), La Roue (1922) (Tekerlek), L’İnhumaine (1923) (İnsanlık Dışı), Coeur Fidèle (1923) (Sadık Kalp) ve Le Bècheur d’İslande (1924) (İzlanda Balıkçısı) anılmaya değer olanlardandır.
1925–1928 yılları arasındaki sessiz sinemanın klasik çağı döneminde ise Fransa’da gerçeküstücülüğe dayalı yeni bir akım başladı. Bu akım sinema klüpleri ve özel salaonların üyelerince de desteklendi ve sinemada çeşitli anlatım yolları bulma çabasına girişildi. Bu genç Fransız okulundan yeni yetişenler arasında kendisini geniş kitlelere ilk sevdiren yönetmen René Clair olmuştur. Atlantide (1921) (Atlantis), Visages d’Enfants (1923) (Çocuk Yüzleri) onun önemli eserleridir.
1910 yılında Fransız sinemacılar Baron, Joly, Lausta ve Gaumont tarafından başlatılan ancak daha sonra terk edilen sesli sinema girişimi 1929-1934 yılları arasında Amerika’da yeniden canlandı ve sesli filmler yapılmaya başlandı. Ancak seslendirme konusunda düşülen hatalar, filme alınmış tiyatro yapmak eğilimi, filmlerde en büyük payı söze vermek gibi anlayışlar nedeniyle sesli Fransız sineması başarısızlığa uğradı. Ancak sesli filmler Fransız sinemasına yeni bir atılım da kazandırdı. 1929 yılında 52 olan film sayısı, 1932’de 157’e ulaştı. Ancak bu filmlerin çoğu orta kalitede filmlerdi. Bu dönemde René Clair, Jean Renoir gibi bazı yönetmenler kaliteli filmler de yapmışlardır. Fransız sinemasının içine düştüğü kriz, Fransız sinemacıların yurt dışına gitmelerine neden olmuştur ve Fransız sinemasına yok olmuş gözüyle bakılmaya başlanmıştır.
Artık yok olduğuna inanılan bir anda, Fransız sineması tarihinin en parlak dönemlerinden birini yaşamaya başlamıştır. Jean Renoir’in kişisel bir duyarlılıkla ve sade bir biçimde sunduğu, insanlık gerçeğinin anlatıldığı yapımlarının bu uyanışa katkısı büyük olmuştur. Toni (1934), Le Crime de Monsieur Lange (1935) (Monsinyör Lange Cinayeti), Les Bas Fonds (1936) (Ayaktakımı), La Bete Humaine (1939) (Hayvanlaşan İnsan) bu yapımlardan bazılarıdır. Fransa dışına giden yapımcılar da Fransa’ya geri dönerek önemli yapımlara imza atmışlardır. Bunlardan biri olan Feyder’in yardımcılarından Martcel Carné şiirsel gerçekçilik akımını sinemaya uyarlamış ve Quai des Brumes (1938) (Sisler Rıhtımı), Le Jour se Lève (1939) (Son Ümit) gibi filmleri ortaya çıkarmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgali altındaki Fransa Renoir, Clair, Feyder ve Duvivier gibi büyük yönetmenlerini yabancı ülkelere kaptırdı. Ancak bu durum Fransız sineması ölmedi ve iki farklı akıma bağlı yönetmenlerin çabalarıyla kaliteli filmler yaptı.
Bu akımlardan birisi işgalin baskısı altında gelişen irrealizmdi. Bu akımın en ilgi çeken filmi ise Prévert ve Pierre Laroche’un hayalinden doğan ve bir ortaçağ efsanesine dayanan Les Visiteurs du Soir (1942) (Akşam Ziyaretçileri) dir. Daha sonra ise yine ses getiren bir film olan Les Enfants du Paradis (1945) (Cennetin Çocukları) çekilmiştir. Bu filmlerde gerçekdışılık ağır basmaktadır. Bu dönem Fransız sinemasının en belirgin özelliği film yapımcılarının büyük yazarlarla işbirliği içindeki çalışmalarıdır.
İşgal yıllarında Fransız sineması etkisi altına alan akımlardan ikincisi ise kara filmler (ganster ve polis filmleri) ve natüralizmin etkisiyle oluşmuş olan akımdır. Bu akımın en büyük temsilcisi Henri Georges Clouzot’tur ve 1943’de yaptığı Le Corbeau (Karga) filmi ile teknik ustalığını ortaya koymuştur. 1943 yılında Fransa’da Yüksek Sinema Araştırmaları Enstitüsünün kurulması ile sesli sinema da olgunluk çağına ulaşmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında sayısız güçlüklere rağmen Fransa’da çok sayıda film çevrilmiştir. Le diable au Corps (1947) (İçimizdeki Şeytan), Manon (1949), La Ronde ( 1950) (Halka), Le Plasir (1952) (Zevk), Le Salaire de La Peur (1953) (Korkunun Bedeli), Les Diabolique (1954) (Şeytan Ruhlu İnsanlar), Les Grandes Manoevres (1955) ( Hileli Aşk), Mon Oncle (1958) (Amcam) gibi filmer bunlar arasında sayılabilir. Bu dönemde, tezli filmler, kara seri filmler, dengesiz gençlik üzerine filmler, tarihi filmler, ince alaylı filmler ve belgesel filmler yapıldı.
1957 yılında yeni dalga akımına (nouvelle vague) bağlı yönetmenlerin filmleri ortaya çıkmaya başladı. Malle’nin Les Amants (1958) (Aşıklar), Alain Resnais’in Hirosima Mon Amour (1959)(Hiroşima Sevgilim), Francois Truffaut’un Les 400 Coups (1958) (400 Darbe), Claude Chabrol’un Le Beau Serge (1958) (Güzel Serge), Jean Louis Godard’ın (1959) A Bout de Souffle ( Serseri Aşıklar), Jaques Demy’in Les Parapuies de Cherbourg (1963) Şerburg Şemsiyeleri, bu akımın örnekleri olarak sinema tarihine geçmişlerdir. Aslında yeni dalga akımı sinema alanında herşeyi bütünüyle yenileştiren bir akım değildi ama yine de bu akım bazı kuralları temelinden sarstı. Filmlerde yaratılan tiplemelerin daha gerçekçi olmasına çalışıldı, film yapmayı kolaylaştırıcı çabalar desteklendi ve küçük bütçeli filmler yapılmaya başlandı. Yeni dalga akımı filmleri, estetik, anlayış ve ekonomi bakımından geleneksel sinemadan uzak olan filmlerdir. Geleneksel Fransız sinemasında estetik, süslü sözcüklerle konuşan ünlü aktörlerin yer aldığı, simgelerden oluşan bir estetikti oysa yeni dalga, olaylarla sonuçları birbirine bağlayan yalın ve daha özgür bir anlayış getirmiştir. Yeni dalga akımı sadece Fransa’da değil tüm dünyada yankı yaptı. Ancak bu akımında modası geçince ticari başarısı yüksek sinema filmleri yapmak geleneği ağır bastı. Buna rağmen bazı Fransız yönetmenler hem ticari başarı sağlayacak hem de kaliteli olacak filmler, üretmeyi başardılar. 1965 yılından başlayarak yeni dalga akımı önemini kaybetmeye başladı.
1968 yılındaki toplumsal olaylar Fransız sinemasını da etkiledi. Sinema toplumsal ve siyasi olayları gözlemleyen ve bunları yansıtan bir biçim almaya başladı. 1970′li yılların başında Fransız sinema izleyicisi 180 milyon civarındadır. Üretilen film sayısında da artış kaydedilmiştir. Jean-Pierre Mocky’nin 1970 yılında çektiği Solo, Jacques Doillon’un 1972 yılında çektiği L’An 01, Jean-Luc Godard’ın çektiğ La Chinoise, Jacques Doillon’un 1974 yılında çektiği Les Doigts dan la tête, Bertrand Blier’nin 1974 yılında çektiği Les Valseuses, René Féret’nin 1975 yılında çektiği Histoire de Paul bu dönemin önemli filmleri arasında yer almaktadır. Bu dönemde Fransız sinemasının her düzeyde siyasal soruna eğildiğini söylemek olasıdır. Ele alınan bir diğer önemli konu ise tarih konusu olmuştur. Özgürleşmeyle birlikte pornografik filmler akımı da ön plana çıkmaya başlamıştır. 1974 yılında ilk Emanuelle filmi çekilmiştir. 1975 yılında X olarak sınıflandırılan pornografik yapıtların yayınlanmasını yasaklayan yasa yürürlüğe girmiştir. 1978 yılında 142 film X sınıfında yer almıştır.
Bunun dışında ortaya çıkan yeni yönetmenler otobiyografik ya da görüntünün metinle anlatımına ağırlık veren yapıtlara yönelmişlerdir. Otobiyografik yapıtlar daha çok benliğini arayan çağdaş insanı anlatmaktadır. Görüntü ile metni birleştiren yapıtlar ise daha çok izleyicinin hayal gücüne yönelik olarak çalışmaktadırlar. Otobiyografik yapıtlara örnek olarak şunları saymak olasıdır: Philippe Garrel 1967 yılında Marie Pour Mémoire, 1971 yılında La Cicatrice Intérieure; Jeun Eustache 1973 yılında La Maman et la Putain. Görüntü ile metni birleştiren yapıtlara örnek olarak ise şunlar verilebilir: Jean-Marie Straub-Danièle Huillet 1969 yılında Othon, 1974 yılında Moïse et Aaron; Marguerite Duras 1975 yılında India Song, 1976 yılında Son nom de Venise dans Calcutta Désert, 1981 yılında L’Homme Atlantique.
1980′li yıllarda Fransız sineması yeni dalga akımı öncesi Fransız sinemasına dönmeye çabalamıştır. Bu dönemde ortaya çıkan Canal +, la Cinq ve M 6 gibi yeni televizyon kanalları sinema filmlerine yatırım yapmaya başlamıştır. 1990 yılına gelindiğinde üretilen filmlerin yarısı televizyonlarla ortak yapım olarak karşımıza çıkmaktadır. Televizyon kanallarının izleyici toplayabilme kaygısı senaryoların önem kazanmasına yol açmıştır. Bu dönemde komedi filmleri de ağırlık kazanmıştır.
1983 yılında izleyicilerin sinemaya ilgileri yeniden azalmıştır. 1990 yılında sinema izleyicisi sayısı 120 milyondur. Oysa 70′li yıllarda bu sayı 200 milyona ulaşmaktadır. Sinemacılar izleyicileri yeniden kazanabilmek amacıyla büyük bütçeli ve reklama dayalı filmler üretmeye başlamışlardır. Daha sonra yeni anlatım biçimlerine yönelmişlerdir.
Fransız sinemasında gerçekçi sinema okuluna bağlıymış gibi gösterilmek istenilen ve Fransız film yapımcılığını bir ölçüde röportajcılığa, sosyal soruşturmaya, etnografik belge filmlerine veya psikolojik dramlara yönelten yönetmenlerde vardır. Cinèma vèritè denilen bu akımın yapımcılarına da tüm dönemlerde rastlamak mümkündür. Bu akımın ünlü yönetmenlerinden olan Jean- Luc Godard şöyle demektedir: “Fotograf gerçektir. Sinema ise saniyede 24 kez daha gerçektir.
( Photography is truth. The cinema is truth twenty-for times per second)
Dünya sinemasının gelişmesine öncülük eden ve günümüzde de kendine has uslubu kullanarak zaman zaman katı bir gerçeklik, zaman zaman şiirsellik ve natüralizm ile ve çoğu kez ticari kaygılardan uzak, bazen anlaşılması zor derin psikolojik ve sosyolojk incelemeleri, genellikle tüm dünyada tabu olarak nitelendirilip fazlaca beyaz perdeye aktarılamayan cinselliği yalın ve açık bir biçimde ortaya koyması özelliği ile Fransız sineması, Hollywood endüstrisine rağmen var olmayı hep sağlamıştır ve sağlayacaktır. Steven Jay Schneider’in editörlüğünde 2003 yılında yayımlanan “Ölmeden önce görmeniz gereken 1001 film” kitabında yer alan filmlerden 52 tanesinin Fransız filmleri olması da bunun bir göstergesi değil midir?
Bugün sinema, Fransız halkının çok rağbet gösterdiği bir faaliyet alanı olarak varlığını sürdürmektedir. Fransızların % 57’si yılda en az bir kez ve % 39’u ise ayda en az bir kez sinemaya gitmektedir. 2002 yılında, 185,1 milyon kişi sinemaya gitmiştir, bu gidişlerin 63 milyonu Fransız filmleri içindir. Sadece, Alain Chabat’nın Astérix et Obélix, Mission Cléopâtre filmi, 14,5 milyon seyirci çekmiştir.
Fransa, sahip olduğu 400 sinema salonuyla, Rusya’dan sonra Avrupa’da 2’nci sıradadır. Ürettiği film sayısı ile ise (2001 yılında üretilen 171 filmin % 85’i büyük bir çoğunlukla Fransız ortakların ürünüdür), dünya çapında 3’üncü sıraya oturmaktadır. Ayrıca her yıl yapılan Cannes Uluslararası Film Festivali de Fransa’nın sinemadaki uluslararası rolünü pekiştirmektedir.
2001 yılındaki verilere göre yabancı ülkelerde 62,5 milyon kişi Fransız filmlerini izlemiştir. Fransız filmlerinin son on yıldaki bu başarısında Luc Besson gibi dışarıya açık yönetmenlerin yetişmesi, gençlere yönelik aksiyon filmlerine ağırlık verilmesi, film dağıtım şirketlerinin Fransız filmlerinin tanıtımı için daha çok ödenek ayırmaları ve daha iyi reklam yapmaları gibi nedenler sayılabilir.
Fransız semiyolojist Jean Baudrillard’ın söylediği gibi sinema Avrupa’da kültürün bir parçasıdır ve bu kültür de otantiktir.
Le Fabuleux destin d’Amelié Poulain
Yönetmen: Jean Pierre Jeunet
Senaryo: Jean Pierre Jeunet & Guillaume Laurant
Gösterim tarihi: 26 Kasım 2001
Müzik: Yann Tiersen
Görüntü yönetmeni: Bruno Delbonnel
Yapım: Fransa/Almanya
Süre: 120 dakika
Mösyo Poulain’in bahçesinde ne oldu?
Paris sokaklarında yırtılmış portreleri dolaşan esrarengiz adam kim?
Yakışıklı Nino’nun fotograf albümü ile alıp veremediği ne var?
Ve, Amelie Poulin’i kim mutlu edecek?
Jean Pierre Jeunet tüm bu sorulara varoluşcu bir yaklaşım, masalsı bir gerçeklik, şiirsel bir anlatım ile yaklaşıyor.
2002 yılında en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi film müziği dallarında Fransız Sinema Akedemisinin Cesar ödülünü kazandı.
Konusu:
Film şu sözlerle başlıyor:
“On September 3rd 1973, at 6:28pm and 32 seconds, a bluebottle fly capable of 14,670 wing beats a minute landed on Rue St Vincent, Montmartre. At the same moment, on a restaurant terrace nearby, the wind magically made two glasses dance unseen on a tablecloth…”
Çocukluğunu fobileriyle evi çileden cıkaran anne ve babasıyla geciren Amelie, okula gidemedigi icin kendi kendine eğlenmesini öğrenek zamanını geçirir. Küçük fotograf makinesi, kırmızı balığı, kropon kağıtları vs. 16 yasina geldiğinde ise çantasını toplayıp kendi yaşamını kurmaya koyulur. Yine Paris’te yaşamaya devam eden Amelie, bir cafe’de calışmaya baslar. Aslında ev atmosferinden pek farkı olmayan bu mekanda da calışanlarin ve cafe mudavimlerinin korkuları, alışkanlıkları ön plandadır. Amelie bütün bunlar arasında, cok fazla suya sabuna dokunmayan yasayıp giden bir hayalet gibidir. Hiçbir arkadaşı ve hayattan beklentisi olmayan bu utangaç ve sevimli genç kadının hayatı kısa zaman içinde değişmek üzeredir. Bir gün, banyosunda yıllar öncesinden kalma bir kutu bulur. İçinde bu kutuyu sahibine iletme isteği uyanır ve kutuyu sahibine ilettiğinde eğer sahibi duygulanırsa, Amelie bundan sonra hayatını insanları mutlu etmeye adayarak geçirecektir. Nitekim de öyle olur!
Tabii bütün bu ‘başkalarını mutlu etme’ çabaları arasında, kendi hayatını neredeyse unutan Amelie’nin de yardıma ihtiyacı vardır. Amelie tren istasyonlarindaki Polaroid makinelerinde çekilen fotografların beğenilmeyip atılanlarını toplayarak bunları birlestirmeyi hobi edinen, kendi gibi ilginç, Nino isimli bir gence ilgi duymaya başlar ama bu ilgisini gence bir türlü belli edemez. Amelie ile genç arasında bir tür kovalamaca başlar. Hadi artık yeter şu birbirini beğenen iki genç buluşsun artık dedirtecek türdeki sahnelerden sonra nihayet kavuşma gerçekleşir ve film mutlu bir son ile biter.
Muzikleriyle, renkleriyle, Paris ev içi çekimleriyle cok sevimli çok hayat dolu eğlenceli bir film Amelie.
Bu basit gibi görünen konunun içinde o kadar güzel ayrıntılar ve saptamalar var ki, bunların bir kısmı ilk izleyişte yakalanamayabilir. Amelie’nin ailesinin ve çocukluğunun anlatıldığı ilk bölüm, hızlı kurgusu ve zekice esprileri ile izleyeni filme sıkı sıkıya bağlayan kısım. Jeunet, çekimlerin yapıldığı Paris’i fantastik bir mekana dönüştürmüş. Yerinde kullandığı görüntü efektleri ve kamera teknikleri ile de filmi her an dinamik tutmayı başarmış. Yann Tiersen’in akordiyon ağırlıklı müzikleri ise filmin havasını mükemmel bir şekilde tamamlamış. Özellikle Le Valse d’Amelie çok etkileyici. Film, çok evrensel bir konuyu son derece sıcak ve tatlı bir şekilde anlatıyor. Sinemadan çıkarken kendinizi iyi hissediyor ve sonrasında filmi hatırladığınızda ister istemez gülümsiyorsunuz. Ilk karesinden son karesine kadar muthis bir yasama heyecanı ve detaylara hakimiyet soz konusu. Bu filmde masalı, şiiri, katı gerçekliği ve romantizmi birarada bulmak mümkün. Aynı zamanda Fransız sinemasını ve yaşamını inceden inceye alaya alan bir yanı da var. Montmartre’ ın o çok renkli yaşantısının içindesiniz gibi geliyor sanki… Kısaca bu film insanlara bir yaşama sevinci ve umudu veriyor.
Kaynaklar:
- Grand Larousse Encyclopedique, 1960
- Ana Britannica, 1988
- The American Heritage Dictionary of the English Language 4 th Ed., 2000
- The Columbia World of Quotations, 1996
- Scheider S.J. Ölmeden önce görmeniz gereken 1001 film . Quintet Books, 2003.
- Yücedoğa Güleda: Son dönem Fransız Sineması http://www.istanbul.edu.tr/4boyut/fransizsinemasi.guleda.html
- http://www.ambafrance-tr.org/
- http://www.beyazperde.com/film/990
- http://www.imdb.com/title/tt0211915/
- http://www.hollywoodjesus.com/amelie.htm
- http://www.ecrannoir.fr/films/01/amelie/

2007/04 |