Genler ve Davranışların Kontrolü Üzerine / Serkan ÖZGÜCÜ
İnsan davranışlarının içgüdüsel mi yoksa öğrenilmiş mi olduğu konusu, sosyal bilimlerin atılım gerçekleştirdiği 20. yy. çokça tartışılmıştır. Bilim çevrelerinde içgüdü dediğimiz kavramın daha basit canlılara has bir özellik olduğu, canlı kompleksliği arttıkça içgüdülerden söz edilemeyeceği, ya da en azından etkisinin büyük oranda azaldığı kabul edilmiştir. Hayvanlar yaşamlarını devam ettirebilmek için doğdukları ilk andan itibaren bazı davranışları gerçekleştirmek zorunda olduğundan insan yavrusundan ayrılırlar, bu yüzden bazı hayati öneme sahip davranışları bilmeleri zorunludur. Fakat evrim dikkate alındığında -ki bu durumda insanlarla hayvanların aynı atadan türedikleri sonucu kabul edilmiş olur- insanlarda da aynen akrabalarında olduğu gibi içgüdülerinin olduğu sonucuna ulaşılır. Darvin’in, kuramında bahsettiği hayatta kalma mücadelesi bireyler arasında değil, türler arasında olduğundan aynı türden canlıların yardımlaşması gerektiğine varılabilir. İşte sosyo biyoloji denilen akım, büyük oranda bu noktadan türemiştir. Sosyo biyoloji aynı zamanda Sosyal Darwinizm ve Evrimci Psikoloji olarak adlandırılır, biyolojik determinizmi işaret eder. Daha açık konuşmak gerekirse; insan davranışlarının belirlenmesinde genetik yapısının önemli olduğu vurgulanır. Sosyo biyolojinin ortaya çıkmasında önemli etkenlerden biri de William Hamilton’un okuduğu makaledir. Bu makalede bir kişi, yakın akrabaları için canını vereceğini belirtmiş, buradan da Hamilton “akrabalık seleksiyonu” kavramına ulaşmıştır (birbirine yakın genleri taşıyan canlılar, uzak akrabalara ve hiç tanımadıkları kişilere nazaran birbirlerine karşı çok daha fazla fedakâr olurlar). Bir kişinin kendi ailesine karşı fedakâr olması su götürmez bir gerçektir elbette, fakat bunun başka bir bilim dalı olacak şekilde büyütülmesi ne derece bilimseldir tartışılması gerekir. Bu ne derece olağan bir durumsa bundan dolayı evrimin ve biyolojik determinizmin desteklenmesi o derece olağandışı bir durumdur. İnsanın biyolojik yapısının davranışlarını büyük ölçüde etkilediğini destekleyen kanıtlardan biri de Sigmund Freud’un görüşleridir. O’nun, davranışları şekillendiren iki etmen olarak şiddet eğilimini ve cinselliği belirlemesi, bunların da insanın biyolojik yapısıyla yakından ilgili olması bizi böyle bir sonuca ulaştırabilir. O’na göre bu iki özellik de doğuştan gelir ve tüm insanlarda ortaktır. Bu iki özelliğin doğuşta ve her insanda ortak olarak meydana gelmesi, sosyo biyoloji yönünde önemli bir destektir. Zira sosyo biyolojinin öne sürülmesindeki önemli etkenlerden ikisi cinsel ve ebeveyni (parental) davranışların her tür organizmalarda ortak olmasıdır. Yirminci yüzyılın ortalarına doğru etolojistlerin(davranışların hem insanın genetiksel-biyolojik yapısından, hem de dış faktörlerden kaynaklandığını savunanlar) görüşlerinin önem kazanmasıyla sosyo biyolojinin eski ağırlığını kaybettiği söylenebilir ( Etolojistlerin en önemli savunucuları Konrad Lorenz ve Nicolas Tinbergen’dir, dileyenler bu kişileri araştırarak etoloji hakkında daha ayrıntılı bilgi edinebilirler). Ayrıca K. Lorenz’in içgüdülerin nasıl meydana geldiğini hidrolik modelle açıklaması biyolojik ispat olarak kabul edilebilir. Şu noktanın ilk paragrafta hatırlatılmasında yarar vardır; sosyobiyoloji insan davranışlarının tamamının değil, önemli bir bölümünün genlerden ve biyolojik yapıdan kaynaklandığını ileri sürüyor. Yani insanın iradeli bir canlı olması nedeniyle genlerine ters olan davranışları sergilemesi de mümkündür. Bunun göz önünde bulundurulmasında büyük yarar vardır, çünkü günümüzde evrim dâhil birçok konuda kuramlar, açıklamaların tamamı değil, yalnız belli bir bölümü alınarak bilinçli bir şekilde saptırılmaya çalışılıyor. Diğer yandan sosyobiyolojinin en önemli iki isminin J. Edward Wilson ve Richard Dawkins olduğunu söylemek, insanları araştırmaya yönlendirmek bakımından kolaylaştırıcı bir rol oynayacaktır diye düşünüyorum.
John Watson’ın önemli bir destekçisi olduğu Akraba Seleksiyonu (Kin Selection) ve Özveri Hipotezi’ne (Altruistic Hypotesis) göre bir türde başka bireyler için ne kadar çok fedakâr olan birey varsa o türün hayatta kalma şansı o derece artacaktır. Bu, hayvan davranışları için düşünüldüğünde çok anlamlıdır ama insan davranışları için aynı şey söylenemez. İnsan ırkı, başka herhangi bir tür tarafından tehdit altında olmadığından, aksine her türe hükmettiğinden soyunun tükenmemesi için toplumsal fedakârlıktan söz edilemez. Bundan toplumsal refahın artmasını sağlaması yönünde bahsedilebilir fakat bu noktada insanoğlunun hayvanlarda olduğu gibi bir zorunluluğu yoktur.
Sosyobiyolojinin temellerinden biri olan içgüdünün çeşitlerinin anlatılması yerinde olacaktır sanırım. Bilim çevrelerince iki tür içgüdü tanımlanır. Bunlardan birincisi olan “assertive instinct”e göre insan, bu içgüdüsü yardımıyla diğer insanlardan üstün bir konuma gelir, yani insanın önce kendisini düşünmesi, bunu düşünürken başkalarına zarar vermemesidir (adil bir şekilde oyununu oynamasıdır). Bir bakıma saldırganlığın fizikselliğe dönüşmemiş biçimi veya hırs olarak alınabilir. İkinci tür olan “nurturant inctinct”e göre bir insanı diğer insanlardan fazla korumamızdır. Aile üyelerine karşı olan ve annenin çocuğuna karşı olan içgüdü bu çeşit bir içgüdüdür.
Richard Dawkins’in “Bencil Gen” adlı kitabı sosyobiyolojinin ortaya çıkmasını sağlayan iki eserden biri olarak kabul edilmiştir. Ona göre, bir kişinin akrabasını korumasında bireysel fayda da çok fazladır. Çünkü o kişi, akrabasını koruyarak ya da ona karşı özveride bulunarak bir bakıma kendisinin yaşam şansını da artırmış olur. Çünkü aile ve akrabalar kendisine en çok benzeyen genlere sahiptir ve benzer genin fazla olması oranında hayat şatı da artacaktır. Annenin çocuğuna karşı bunları düşünüyor olabileceğini farz edersek bu marjinal bir yaklaşım olacaktır. Hiçbir anne çocuğuna ondan hayatta kalma faydası elde etmek amacıyla bakmaz, üstelik onunla aynı genlerinden dolayı hayatta kalma şansının artacağını düşüneceğini bile sanmıyorum. Bunu doğru olarak kabul etsek dahi yukarıda da bahsettiğimiz gibi bir insanı tehdit eden başka bir tür yoktur. Bu anne hangi türden sağ kurtulmak için bu çeşit bir davranışı sergileyebilir ki? Fikrin normal vatandaşın düşüncelerine ne kadar ters geldiğini bir kenara bırakırsak, bilimsel olarak bir temele dayandığı söylenebilir. Sonuçta karşılıklı yarar sağlama ve türün sürekliliğini sağlama varsayımı vardır. Fedakâr davranışın bir başka yolu “herd behaviour”, yani sürü halinde yaşamaktır. Hayvanlarda bu tür yaşam şeklinin yırtıcılara karşı korunmak konusunda hayati öneme sahip olduğu açıktır. Burada fedakâr davranmanın ortaya çıktığı esas neden; hayvan sürüsündeki bir üyenin, zamanı geldiğinde ön saflarda durması, türe bağlı olarak tehlike anında türdeşlerini uyarmak amacıyla ses çıkararak yırtıcının dikkatini kendi üzerine çekmesi sayılabilir. Sosyal dayanışmayı uygulayan, eskiden yaşamış primat türlerinin ortaya çıkarılması ile insanoğlunun da sürü halinde yaşadığı ve hayvanlardaki anlamında kullanılabilecek bir “kin selection”ı benimsediği söylenebilir, tabi burada sosyobiyoloji taraftarlarının aynı zamanda evrimi savunan kişiler olduklarından hareket ediyoruz.
Sosyobiyolojide önemli olan diğer bir konu eş seçimidir. Türün devamlılığını belirleyen temel faktörlerden biri biyolojik yapının sağlamlığı olduğundan eş seçiminde hayvanlar için bakacak olursak etobur bir hayvandan daha koruyucu olan erkeklerin çoğu kez öncelikli tercih olduğu görülmüştür. Kuşlarda ve memeli türlerinde bu durum çok daha belirgindir. Örneğin bir memeli türü olan insanda da bayanların erkekte aradıkları esas kriterlerden bazılarının uzun boy olması, maddi durumun ve sağlığın yerinde olması vb. faktörler ileriki yıllarda yaşamı tehlikeye atmamak istemek ise sosyobiyolojinin bu konuda doğruyu söylediği çıkartılabilir. Erkeklerinse öncelikli olarak güzelliğe ve vücut tipine dikkat etmesi yine aynı nedenle açıklanabilir. “Sexual Dimorphism”e erkeklerin daha fazla dikkat ettikleri bir gerçek olarak kabul edilmektedir. Burada erkeklerin daha fazla “sexual dimorphic” oldukları, yani işin eğlencesinde oldukları söylenebilir. Daha az “dimorphic” olan bayanların böyle davranmalarının nedeni hamilelikteki ve doğum sırasındaki riskler, hamilelikte beslenme ihtiyaçlarının artmasından dolayı sıkıntı çelime olasılığı, dünyaya getirilecek olan çocuğu iyi bir aile ortamında yetiştirmek zorunda hissetmeleri, kendilerinden yaşça daha büyük bir erkekle evlenmek istemeleri gibi faktörlerdir. Bu isteklerin şiddetleri bayanın yaşadığı ülkenin gelişmişlik düzeyiyle doğru orantılıdır. Üçüncü dünya ülkelerinde bu faktörlerin bayanlar tarafından daha fazla dikkate alındıkları gözlenir. Bunun başlıca nedeni üçüncü dünya ülkelerinde bayanların ekonomik özgürlüklerinin olmaması nedeniyle aile yapısının daha ataerkil olmasıdır. Zira AB üyesi ülkelerde ve ABD’de boşanan ve eşini aldatan kadınların oranına bakıldığında Asya ülkelerinden çok daha fazla olması, kadınların sosyal yaşamda daha serbest olmalarının ve toplumun ataerkilliğinin azaldığının açık bir göstergesidir. Diğer yandan, Orta Doğu ve Orta Asya gibi kültürel seviyesi düşük olan ülkelerde görücü usulünün daha yaygın olmasında, kısırlıktan kaynaklanan boşanmaların daha sık yaşanmasında başlıca nedenlerden biri yine kadınların ekonomik hayata katkı sağlayamamalarıdır. Bütün bunlardan dolayı gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde erkeğe bağlılık (sosyal anlamda bir nevi sosyobiyolojinin gerçekleşmesi) oldukça yüksek seviyelerdedir. Ayrıca türün devamlılığının daha sağlıklı bir şekilde sağlanabilmesi için çocuklara çoğu zaman kadınların bakması (annelerin babadan daha fazla ilgiyle çocuk yetiştirdiklerinden dolayı) ve genel trend olarak evlenme yaşının yükselmesi (evlilik yaşı artıkça çocuk yetiştirme ve aile sorumluluğunu üstlenme bilinci artacak ve aynı zamanda kadının gençlik-deli doluluk yılları geçtiğinden dolayı yeterli düzeyde olgunlaşmış olacaktır) gözlenir. Yine tüm bunların gözlenme nedeni gelecek neslin daha iyi ortamda yetişmesini sağlamak, bir nevi türün devamlılığını sağlıklı bir şekilde sağlamaktır.
Arı ve karıcalar gibi sosyal hayvanlarla ilgili “altrustic” (özveri, fedakârlık) örnekleri bilinen örnekler olduğundan üzerinde durma gereği duymadım. Daha tehlikeli ortamlarda yaşayan türlerin ve yeni doğmuş oğul döllerin yaşamlarının zor olduğu bölgelerde yaşayan türlerde dişilerin sayıca çok daha fazla sayıda yavru dünyaya getirmeleri yine türün devamlılığıyla ilgilidir ve canlıların yaptığı tüm bu davranışlar/çevreye karşı alınan önlemler onların biyolojik yapıları ya da genleri tarafından belirlendiğinden bir nevi sosyobiyolojinin gerçekliğinden bahsedilebilir.
Önceki paragraflarda insanlarda içgüdünün çok kısıtlı olduğundan bahsedilmişti. İnsanda bu içgüdünün kısıtlı olması doğal halinden dolayı mı bu şekilde kısıtlıdır yoksa toplumsal etmenler bu içgüdülerin kısıtlanmasına mı neden olur? Örneğin, insanlarda da aynen diğer hayvanlarda olduğu gibi çoğu kez üreme isteği vardır. Fakat bu isteği uygulamaya dönüşmüyor diye cinsellik dürtüsünün yokluğundan bahsetmek yanlış olur sanırım. Zaten psikanalizde insan psikolojisinin temel iki unsurundan birinin cinsellik olması ve kişilik gelişimi evrelerinde daha oral dönemden başlanarak cinsel sembollerle birleşim yoluna gidilmesi işin esasında bu dürtülerin ne derece ileri olduğunun göstergeleridir. İnsanda erkek ve dişilin cinsel eğilim farklılıkları için Arthur Shopenhauer’in “Aşkın Metafiziği” adlı eserine bakmak yararlı olacaktır.
Kültürle sosyobiyolojinin ispat içeren bir ilişkisi olamaz elbette, ama kültürün nesilden nesile aktarılan hayat tarzı olduğunu göz önüne aldığımızda ana hatlarıyla değişmediğini görürüz. Oğul döller boyunca devam ettirilen davranışlar bütününün varlığı bariz bir şekilde ortada ise ebeveynler kültürü oğullarına aktarıyorlar demektir ve biyolojik anlamda olmasa bile sosyal anlamda devam ettirme işi vardır. Bu yüzden sosyobiyolojinin geçerli olduğundan söz etmek mantıksız olmasa gerek. Sosyobiyoloji bir davranışın genlerle devam ettirilmesini ister ve sonuçta o davranış eğer genlere bağımlıysa devam eder. Kültürde de davranışlar bütünü genlere bağımlı olmamakla birlikte hayat tarzı olduğu için ana çizgileriyle yüzyıllar boyunca değişmez ya da çok az değişime uğrar. Bu nedenle davranış bütünü sabitliğine yol açan nedenler farklı olmakla birlikte ikisinde de sonuç aynıdır; kültürün devamı. Anal ve genital dönemdeyken aileden öğrenilen kabul edilebilir davranış tarzlarının hayat boyunca devam etmesi muhtemeldir, çünkü aile çocuğa toplumun benimsettiği davranışları öğretecektir. Sonuçta biyolojik olmasa bile beyinsel olarak hayat tarzının nesilden nesile geçtiği söylenebilir. Genleri ve kültürün ortak evrimini merak edenler İtalyan genetikçi Luigi Cavalli Sforza’yı araştırabilirler.
Sosyo biyologlara göre bir toplumdaki ahlak ve inanç sistemleri de o toplumun nesiller boyunca devam etmesi için yardım sağladığından dolayı sosyobiyolojinin, daha özelleşmiş biçimiyle evrimci etiğin (evolutionary ethics, evrimsel psikolojinin alt dallarından biri) konusu içersine girer. Bir toplumda hangi dine inanılıyorsa, o din o toplumda insanların bir arada kalmasını, üremeyi ve hayatta kalmayı psikolojik anlamda kolaylaştırdığı söylenebilir. Dünya üzerindeki nedeyse her toplumda, toplumu oluşturan insanların büyük çoğunluğu aynı dindendir. İnanılan din, o toplumun bireylerinin hayatında ortaya koyacağı davranışları biçimlendiği kabul edilir (kültürü oluşturan temel unsurlardan birinin din olduğundan dolayı). Üstelik aynı toplumda aynı dine inanılması yüzyıllardır devam ettiği de kabul edilir. Bir toplumun etik değerlerinin (bunların büyük bölümünü toplumun inandığı dini değerler oluşturur) zaman içinde değişim göstermesi kaçınılmazdır, fakat dinin ya da başka bir hayat felsefesinin tamamen ortadan kalkması olanaklı değildir. Bu yüzden de inanç değerleri nesilden nesile aktarılacaktır. İnanç değerlerinin benimsenmesiyle bir toplumu oluşturan insanların ortak hareket ettikleri alanlar genişler ve bir dayanışma meydana geldiğinden toplumun hayatta kalma şansı da artmış olur.
Sosyobiyolojiye karşı çıkılmasının nedenlerinin başlıcaları; ırkçılığı, emperyalizmi, cinsiyet ayrımcılığını ve insanlar arasındaki yetenek eşitsizliğini savunmasıdır. Irkçığı ve emperyalizmi desteklemesinin nedeni şudur; tarih öncesi devirlerde insan davranışları ve hayat tarzı daha basit olduğundan genlerin insan davranışları üzerindeki etkisinin daha fazla olduğu söylenebilir. İnsan evrimsel bir süreçle bugüne geldiği için bir bakıma tarih öncesi insanının özelliklerini biyolojik olarak hissedecektir. Hatta tarih öncesi insanları ile modern insanın biyolojik uyuşması ve dolaylı olarak o çağlardaki davranışların genler tarafından etkilenmesinin kabul edilme olasılığı evrimi reddeden kişilerde çok daha fazla olmalı, çünkü onlara göre on binlerce yıl önceki insan ile şimdiki insan biyolojik olarak anıdır. Sosyobiyoloji, tarih öncesi insanların yaşayış tarzına yakın derecede hayat süren ilkel kabileler üzerinde modern diye tabir edilen beyaz adamın egemenlik kurmasını kolaylaştırmış ve bir anlamda meşrulaştırmıştır. Bu bakımdan birçok sol örgüt tarafından ırkçılığı ve emperyalizmi savunduğu kanısına varılmıştır. Cinsiyet ayrımcılığına sebep olduğu rahatlıkla söylenebilir. Erkek ve kadının cinsel eğilim farklılığının ve bu farklılık nedeniyle ortaya çıkan kadın-erkek rollerinin (ataerkil bir toplumda kadın-erkek eşitsizliği anlamına gelir) insanın biyolojik yapısından kaynaklandığını ve değiştirilemeyeceğini savunur.
Sosyobiyoloji hakkında söylenmesi gereken son sözler şunlardır; insanların iradeleri nedeniyle biyolojik yapılarına ters davranışlarda bulunmaları ve genlerinin yönlendirmesini engelleyebilmeleri muhtemeldir. Yani sosyobiyoloji, davranışlar üzerinde yüzde yüz genler etkilidir demez. Konunun daha ayrıntılı incelenebilmesi için Arthur Schopenhauer, Sigmund Freud (psikanaliz) ve Edward Wilson’un yazıları araştırılabilir.
Serkan ÖZGÜCÜ

2007/04 |