İşkencemizi Seçme Özgürlüğü / Sadettin KOŞAR

 

 

 

Önümüzde milletvekili genel seçimleri var ve emek cephesi darmadağınık!

Yanlışlar kendiliğinden doğrulara dönüşemez. Siyaset gibi çok fazla yanlış ve yanıltmaların cirit oynadığı bir alanda ne kadar net değerlendirmeler yapılırsa yapılsın; kafaların birden bire değişmesi beklenemez.

Kapitalizmde emek, sunucusunu köleleştirir. Din-tarım toplumlarında iktidarı devralacak enerjiyi biriktirmek, endüstri toplumlarına göre imkânsız gibi bir şeydir

Neo liberalizm”, “küreselleşme”, “yeni tip ırkçılık”, “garnizon emperyalizmi” deyin; (ben son uygulamalara “nöbet savaşları modeli” diyorum) adı her neyse; sermayenin gezintiye çıktığı alanda önüne geleni devirdiği, kırıp döktüğü bir süreci yaşıyoruz. Bu süreç, ülkemize has kimi farklı uygulamalar barındırsa da tüm gezegen ölçülerinde aynı acımasızlıkta sürdürülüyor. Hırslı, bencil, arsız ve bir o kadar da ahlaksızca!

Önümüzde seçimler var ve emek cephesi darmadağınık. İktidarı devralacak enerjiyi biriktiremediği görünüyor. Küreselleşmenin yoksullaştırdığı, açlığa sürüklediği, güvencesiz bıraktığı kesimlerde bir kıpırdanma yok. Arayış olup olmadığı bile kuşku götürür! Bu kesimlerde daha çok bir “sığınma”, bir “büyük güçten kopmama”, bir “kendini eklemleme” eğilimleri gözleniyor.

Düzgün bir değerlendirme için ulusal ölçek yetmeyeceğinden birkaç başlığın uluslararası planda açıklığa kavuşturulması gerekiyor.

Sermaye dünyanın her yerinde kendini besletecek ilişkileri egemen kılmanın yolunu buluyor. Yonca kokusuna toplanan eşekleri deve katarlarının önüne bağlayıp işine bakıyor. Ambarda eksilen malzemenin üretim yerine kervan yolluyor, olmadı seferler düzenliyor.

Bu haliyle küreselleşme hep vardı.

ABD, Batı Avrupa ve Japonya’nın kolektif emperyalizmi dün; aslında birer iktisadi araç olan Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Dünya Bankası gibi örgütleri siyasal araç olarak kullanırken bugün; MB örgütünün yerine de NATO’yu geçirerek yoluna devam ediyor. Uygulamayı “Neo” yapan bu! Sistemi salt savaşlara değil, çekişme alanlarına yüklenmiş bumerang etkisine besletiyor.

Sürekli militarizm”, “sürekli (iç) savaşlar”, “sürekli ırkçılık”, “sürekli terör” ve “sürekli erken önleme”yi bir “sürekli iktidar” (gelişme ve istikrar) için şart sayma yeniliği(!). Soğuk savaş bitince bu durum, aynı zamanda korku nöbetlerini sıklaştırmaya yarıyor. Yeni model, “post-emperyal” ötesi hedeflerin modeli oluyor.

Dün bölgesel uygulama hedefliydiler bugün Afrika, Asya ve Latin Amerika başta, tüm gezegene yöneldiler. Japonya’yı da az kenara ittirdiler. Birleşik Devletler denildiğinde Batı Avrupa da dahil oluyor; Batı Avrupa kavramı ise ABD’yi de kapsıyor. Tüm küreyi, “NATO kontrol etsin!” istiyorlar. Bunun için “sürekli terör”, “sürekli erken önleme” diyorlar.

Temelsiz olan havada duramaz, bir yerlere yaslanması gerek.

İnsana ve onun haklarına (sözde kültürel özerklik, azınlık, çevre, vb), emek hariç diğerlerine, insanın refahı ve huzuruna, bayrağa, vatana, millete dayandırılırsa sermaye iktidarının sorgulanmasına sıra geç gelir, din ve inanışlara yaslanırsa hiç sorgulanamaz(!) diye düşünüyorlar.

Ülkemizde yapılan da işte tamı tamına budur. İslamcının, ulusalcının, milliyetçinin ve hatta kafası karışık solcunun eline aynı bayrak, aynı silah; aynı el tarafından veriliyor. O el silahları eşit dağıtıyor ki; içerideki sürekli didişme bir “sürekli iç savaşa” dönüşebilsin!

Sermaye tüm kürede iktidarını bekleyecek öbekleri kendisi belirliyor. Siyasal örgütlerini buna programlıyor. İşkencecisine sığınanların, kendi işkence aletini seçmeyi “özgürlük” sanmasını onlar sağlıyor. Büyük güçle bütünleşme onlar eliyle öğretiliyor, ulül-emre itaat öğütleniyor. Sınıfın karşısına sınıf çıkarma yerine; parti karşısına bir başka parti çıkarmanın “mücadele” sanılmasını onlar sağlıyorlar.

Sermaye-emek”ten başka, “sermaye-devlet”, “sermaye-ordu” ilişkilerinin sorgulanmasını da bu siyasal örgütler önlüyor. Altında halkın olmadığı bir “ulusal çıkar” değerlemesi yapıyor ve çerez niyetine etrafına kümelendirilen öteki değerlerle kafaları karıştırıyorlar. Milliyetçileri, liberal ve milliyetçi solcuları “Bizi yerli sermaye sömürsün!” tercihinin ilanında yarışa kaldırıyorlar. Bunu, sanki bir sömürüye karşı duruşmuş gibi sol jargonla sunuyorlar…

Tek başına “sermaye” denildiğinde kısmen seçilebilen kimi ilişkiler, “sermaye-ordu” denildiğinde karmaşıklaşıyor. Liberal değerler dizisi de milliyetçi değerler dizisi de orduyu kendi iktidarlarının merkezine sabitliyor çünkü! Böylece, bir paradigmal saadet zinciriyle birbirine bağlı bu iki yaklaşımın partileri de aynı zincirle birbirine bağlanmış oluyor. Gerektiğinde birbirlerine güç aktarıyor, gerektiğinde açık, gizli işbirliği yapıyorlar. (Bir adlarını da yazmadığım kaldı herhalde!)

Ülkemizde “asker partisi” olarak anılanların yanı sıra “aday asker partileri” de çoğalıyor. (Sermayeye usulca eklemlenmenin yolu bu!) Bu durum oldukça önemli çünkü sermaye, askeri hep yanında istiyor. Tıpkı, uygulamanın anavatanındaki “İktidar-Pentagon-silah ve petrol tekelleri” modelindeki gibi! Beri yandan, iktidara getirilen “asker partileri”nin edindiği dokunulmazlığı merkezdeki orduya, askerin de sermaye sınıfına aktaracağı düzenlemeler “Kriterler” ve “Müktesebat” ölçeğinde yapılıyor.

Küresel kapitalizmin Türkiye uygulamasında düzenin siyasal kadro açığı, girişimci ihtiyacı ta kuruluş döneminden beri ordudan karşılana geldiği için bu ilişki hiç yadırganmıyor; sistemin temel koordinatları korunmuş ve yanı sıra bir siyasal taşımacılık daha içeridenleştirilmiş oluyor. Hesap bu ve tutmuş görünüyor. Bir başka siyasal sistem arayışının önüne geçilmesi ise ikramiyesi!

Sermaye-iktidar ilişkileri böylece yoluna konuyor, bekçileri de tayin ediliyor ama kapitalizm “pazar sorunu”nu hala çözemiyor. Bunun için bir sürekli müşteriye, sürekliliği kesintiye uğramayan bir ucuz işgücüne, sürekliliği kesilmeyecek hammadde kaynaklarına ve bu ilişkilerin bekletilmesi için de bir sürekli askeri güce ihtiyaç devam ediyor.

Sistemin bütününü kavrayabilmek kadar özel uygulamalardaki sistem taşıyıcıları ve rol yüklenicileri kavramak da önemli oluyor. Kafa karıştırıcıları teşhis etmeyi kolaylaştırıyor!..

Sermaye sınıfı, kendi devletinden uluslararası alanda kendi haklarının korunmasını beklerken içeride de emekçi sınıfların baskı ve kontrol altında tutulmasını istiyor. Devlet ise kendi sermaye sınıfının rekabet gücünün dünyada görünür kılınmasını, kendi güçlülüğü çerçevesinde sunmak istiyor. Çok karmaşık gibi görünen ilişkilerin özü burada!

Karmaşa istenen bir durum ve bir uluslararası olgu olan sermayenin sınır tanımazlığını saklıyor. Şiddet kullanmaktan hak saymazlığa, ithalat ihracattan ticarete konu edilecek “mal”ın seçimine; bölgesel, ulusal sınırların yok sayılmasına değin saklanacak ne varsa bu karmaşanın içine tıkıştırılıyor!..

 Sınır ötesi aktörlerden yardım isteme konusunda ise tam bir ahlaksızlık ve ölçü tanımazlık sistemin göbeğinde yerini alıyor.

Bu durumda “ulusal çıkarcı patron”, “işbirlikçi patron” ayrımı irice bir yalandır…

Küresel kapitalizm için her yol ve yöntemin, halkın ve devletinkiyle değil ama sermaye sınıfının çıkarlarıyla örtüşmesi esastır. Sermaye, başta kurduğu siyasal partiler ve rol yüklediği güç karargâhlarına kendi referans aralıklarını belletmiş, ezberlerini de kontrol etmiştir.

Önümüzde seçimler var!

Referans aralığı dışında programa sahip partilerde bir kıpırdanma yok. Yoksullar, emeğiyle geçinenler, emeğini bile pazarlayacak kapı bulamayan işsizlerde bir hareketlenme görünmüyor.

Yine bize “kendi işkencecimizi seçme özgürlüğü” sunulmuş demek!…

Emeğin kitle partisiyle sermaye sınıfının karşısına dikilemiyorsak; bir kitlesel partide “emek” tercihini öne geçirecek çalışmaları yapmak gerekiyor…

Sadettin KOŞAR