Komünist Enternasyonalizm Anti-Emparyelizme Karşı Neden Çaresiz? / Özge KURTULAN

 

 

 

Sol cenah tarafından “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz!” sloganıyla ve “Enternasyonalizm” ismiyle sahiplenilen “Evrenselcilik” fikri esasında Komünizm dışında da pek çok ütopyanın hatta distopyaların nihai hedefi niteliğinde bir klişedir. Özünde birlik olmanın ve hiçbir ayrımın bulunmadığı evrensel bir dünyanın hayali elbette tüm insanlığın en muhteşem rüyasıdır. Ve şahsi düşüncem şudur ki; bir gün gerçekleşmesi gereken bir hayaldir. Ama bu hayalin, insanın insanca yaşayabilmesine uygun bir düzenin getirisi olarak gerçekleşmesi gerekir. Bu bağlamda “nasıl bir düzen içerisinde evrensellik?” sorusu, dünyayı cehenneme dönüştürecek bir distopyanın gerçekleşmesinin önündeki tek engeldir.

Hedeflere ulaşmakta önceliklerin belirlenmesi büyük önem taşır. Öncelik sırasının bilinçsizce ve yanlış yapılması, esas hedefe ulaşmanın önündeki mevcut engellerin üzerine başka engellerin de eklenmesine ve hedef şaşmasına neden olur. Günlük hayatımızda önceliklerimizi sıralarken çok fazla zorlanmasak da iş siyasete, ülke ve dünya sorunlarına geldiğinde biraz daha karmaşıklaşıyor, rasyonel olmak zorlaşıyor. Bununla beraber belirli dünya görüşlerini hap haline getirerek insanlığa sunan ideolojiler ve bu ideolojilere körü körüne sahip çıkılması, rasyonelliğin önüne set çeken en önemli unsuru oluşturuyor. Zira körü körüne sahip çıkılan ideolojilerin tam anlamıyla gerçekleşemeyeceği anlaşıldığında, vazgeçmemek adına “bir yerinden tutturulmaya” çalışılıyor. Bu çaba, önceliklerin sırasının değişmesine ve en son yapılması gerekenin ilk olarak yapılmaya çalışılmasına neden oluyor. Tıpkı Marksizm’de olduğu gibi…

Marksizm’de hedeflenen “evrensellik”, sosyalist devletlerin birleşerek oluşturduğu komünist bir düzenin getirisi olan nihai aşamadır. Yani önce evrensellik sağlanıp Komünist düzen elde edilmez; aksine önce sosyalizmin hâkim olduğu bir sistem yaratılarak sağlam adımlarla evrenselliğe gidilir. Marksizm’i “bir yerinden yakalamak” adına sıkı sıkıya bağlanılan ama sağlam hiçbir temel üzerine oturtulamayan “evrenselcilik” fikri bugün, küresel-kapitalist dünya hedefine hizmet eden ama oldukça “sevimli” görünen bir araç haline gelmiştir. Bunun farkındalığının -özellikle de aydın dediğimiz pek çok insanda- yok denecek kadar az olması, dünyayı faşist bir distopyaya doğru hızla taşımaktadır.

Neden “faşist distopya”?

Dünya bir eşitsizlikler küresidir. Bu eşitsizlik her yerde, her alanda kendini gösteren ve duyarlı bir insanı çileden çıkartan boyutlardadır. Cinsiyet eşitsizliği, mülkiyet eşitsizliği, ülkeler arası eşitsizlik, kıtalar arası eşitsizlik… Üstelik bu eşitsizlik uçurumu gün geçtikçe daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Eşitsizliğin bizzat kendisi eşitsizliği beslemekte ve “eşitsizler” arasındaki farkı giderek açmaktadır. Dünya kendi haline bırakıldığında iyiye gitmemekte, tam tersine daha kötüye gitmektedir. Belki kimileri doğal evrim süreci diyebilir, ancak doğal seleksiyon insan haklarına aykırı bir süreçtir. İnsanlık doğal seleksiyonun ellerine bırakılamayacak kadar değerlidir. Özetle büyük balık küçük balığı yutmamalıdır.

Ekonominin küreselleşmesi, dünyayı büyük balığın küçükleri yuttuğu küresel bir akvaryum haline dönüştürmektedir. Bu süreç içerisinde yutulan sadece ekonomiler değil, aynı zamanda kültürel benlikler ve kimliklerdir. Emperyalist devletler dünyaya yeni prensipler aşılayarak kendilerinden küçük devletleri daha da küçük hale getirebilmek için parçalamakta ve “hazmedebilme kapasiteleri”ne uygun hale getirmektedir. Şuanda içinde bulunduğumuz “parçalanma süreci”nin hemen ardından bir “tek-tipleşme süreci” başlayacaktır. Bu “tek-tipleşme süreci”, uyuşturulmuş ve dirençsiz olan halklar için çok zorlu geçmese de dirençli halkların işkence çekmesine neden olacaktır. En nihayetinde ise bir “tek dünya devleti” oluşacak ve bu devletin kuralları bugünün emperyalist devletlerinin oluşturduğu egemen kültürün eseri olacaktır. Bu egemen kültür, emek emek ördüğü bu düzenin değişmemesi için “doğal” olarak farklılıklara karşı hiç de hoşgörülü bir tutum izlemeyecektir. Bu da “DÜNYA FAŞİZMİ” anlamına gelmektedir.

Bugün “Dünya Faşizmi”ne giden yolun “parçalanma süreci” aşamasındayız. Hemen yanı başımızda, Irak’ta yaşanan parçalanma sürecinin son derece bulaşıcı bir hastalık olduğunu ve bize de sıçrayacağını görmek için paranoyak olmaya ya da komplo teorileri üretmeye gerek yok. Son dönemde artan terör olayları ve terör örgütlerinin giderek yüzsüzleşerek küstahlaşması, bizlerin bu hastalıktan izole bir ortamda yaşamadığımızın en açık göstergesidir. Var olan gelişmeler bizlere etnik ve dini ayrılıkların önce Ortadoğu’yu, ardından tüm dünyayı küçük küçük parçalara böleceğini göstermektedir. Emperyalizmin sindiremeyeceği kadar güçlü olan ulus-devlet modeli yok olacak, yerine Faşist Dünya Devleti’nin eyaletleri niteliğinde küçük ve güçsüz yönetim birimleri oluşacaktır.

Pembe gözlüklü “Evrenselcilik” bu sürecin neresinde?

“Yükselen milliyetçilik akımları tehlikesi…” hezeyanıyla başlayan her cümle ulus-devletlerin ulus bilincinin yok olmasına neden olan bir korkutma aracıdır. Zira “yükselen milliyetçilik akımları” kavramıyla etnik milliyetçilik ve ayrışmalar kastedilmemekte, aksine bizzat ulus bilincinin kendisi tehlike ve tehdit olarak addedilmektedir. Üstelik milliyetçilik akımlarından “köşe bucak kaçıldığı” iddia edilirken, etnik milliyetçilikler teşvik edilmekte ve alenen cesaretlendirilmektedir. Tüm bunlar “evrensel bir dünya” fikriyle yapılmakta ve Marksizm’e dayandırılmaktadır. Oysa destekledikleri bu parçalanma sürecinin Komünist bir dünyaya doğru gitmediği -yukarıda da anlattığım üzere- apaçık ortadadır. Aynı fikirlerin, sol görüşle uzaktan yakından ilişkisi olmayan liberal görüşlü kesim tarafından da savunuluyor olması bile onları uyandırmaya yetmemektedir. Solun içerisinde yeşeren ulusalcı akımlara da “faşist” damgası vurularak anti-emperyalist hiçbir fikre sıcak yaklaşılmamaktadır. Bu şekilde sol yıpratılmaktadır. Zira anti-emperyalist bir tavır takınmayan sol olmaz.

Özetle, görüşler belirlenip saf tutulurken emperyalizmin hedefi ve izlediği yol iyi tespit edilmelidir. Çünkü esasında ortada sadece iki saf vardır: Emperyalizm ve Anti-emperyalizm. Ulus-devletleri parçalamayı kendine hedef bellemiş olan Emperyalizm’e karşı tek çare ulus-devletlerin korunmasıdır. Aksi bir politikanın savunulması ya da yürütülmesi anti-emperyalizme vurulan büyük bir darbedir. Unutulmamalıdır ki hazmedilemeyecek büyüklükteki ulus-devlet modelinin varlığını sürdürmesi, olası “Faşist Dünya Düzeni”nin önündeki en etkili ve belki de tek engeldir.

 

Özge KURTULAN