Köy Enstitüleri / Yavuz ATAY

 

 

 

 

Mezun olduğumuzda bize, ‘’orası hep diken, siz oraya gül olarak gidiyorsunuz, bizden aldığınız eğitimle dikenli tarlayı gül bahçesine çevireceksiniz’’ denmişti.

Bu cümle, Cumhuriyetin ilk yıllarında, yeni insanı yaratmak amacıyla kurulan Köy Enstitüleri mezunlarına söylenmişti. Belki de çok doğruydu… Kim bilir, günümüz Türkiye’sine bakınca bu söze hak vermemek elde mi?

1937’de,Türkiye halkının çoğu maddi imkânsızlıklardan ve eğitimsizlikten kıvranıyordu. Sadece 7 kişiden 1’inin okuma yazma bildiği Türkiye’de durum çok vahimdi. Bunu gören Mustafa Kemal, halkı devrimlerle kaynaştırmak için dönemin Eğitim Bakanı ile görüşüyor ve Köy Enstitüleri’nin temeli burada atılıyordu. Hasan Ali Yücel bu projenin başına geçirildi. İlk etapta, askerliğini çavuş olarak yapanlar öğretmen okuluna alındı. Bu askerlerin köylerine dönüp yeni insanı yaratması bekleniyordu ancak böyle bir sürecin askerlerle yürüyemeyeceği kanısına varıldı. Bundan sonra öğretmen okulu kuruldu…

İlk eğitmen kursu Çiftelerde açıldı ve projenin beyni burası olacaktı. Mustafa Kemal’in vefatı sonrası başa gelen İnönü, Hasan Ali Yücel’i eğitim bakanı yaptı ve Yücel, eğitimde birçok devrime imza atarak görevine başladı. Üniversiteleri özerkleştirdi, Dünya klasiklerini Türkçe’ye çevirdi… Böyle bir aydınlanma hareketini de başkasından beklemek ne kadar doğru olurdu?

Yücel, Türkiye’yi 21 bölgeye ayırdı ve bu yerlere Köy Enstitü’sü kurmaya karar verdi. Köylüyü bilinçlendirecek öğretmenler, Anadolu’nun bağrında yetişecekti… Yetişecek öğretmenler sadece okuma-yazma öğretmek ile kalmayacak; marangozluk, modern tarım teknikleri, klasik müzik ve hasta tedavisi gibi birçok konuda bilgi sahibi olacaklardı. Bu öğretmenler, kendi yörelerindeki köyü geliştirecek ve muhtemel göç hareketini engelleyecekti. Köyler, kendi aydınları tarafından ışıkla donatılacaktı. Bu yapılanma ise iş içinde eğitim ile süreklilik kazanacaktı. Bilgi, iş haline getirilerek öğreniliyordu. Öğrenciler kendi mahsullerini topluyor, kendi kalacakları yeri inşa ediyor ve bir arada yaşıyorlardı. Sabah fırından çıkan ekmeğe kadar her eğitim, iş ile birlikte veriliyordu.

Günümüz Kibbutzlar’ının (komünal tarım çiftlikleri) tohumları Anadolu’da atılıyordu…

Hasan Ali Yücel, döneminde Tonguç’u vekâleten yürüttüğü göreve atadı. Tonguç Anadolu’da keşifler yaptı ve enstitüler için en uygun yerleri belirledi. Tonguç, eğitim ile ilgili modern bir bilgi birikimine de sahip idi…

Her şey hazırlandı ve meclise sunuldu. Bazı eleştirilere maruz kalan tasarı oylama sunuldu. Ret oyu çıkmadı ancak bazı kişiler oylamaya katılmamıştı. Bu, ilk muhalif hareketinde başlangıcıydı. Bu kişiler, Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Adnan Menderes idi. Yani Demokrat Partinin ana üçlüsü… İddialara göre, köylüyü uyandıracak olan bu kurumlar toprak sahiplerinin işine gelmiyordu ve rastlantıya bakın ki, buna muhalefet edenler ise dönemin Feodal yapısını kökleştiren kişilerden başkası değildi.

Merkez olacak Hasanoğlan Köy enstitüsünü inşa ederken, hep bir arada Ziraat Marşı söyleniyordu…

Sürer, eker, biçeriz, güvenip ötesine
Milletin her kazancı milletin kesesine,
Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine,
Toprakla savaş için ziraat cephesine…
Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz.
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.

6 ay gibi bir sürede 20 bina bitirilmişti. Bozkır ortasında vaha kurulmuştu ve o vahanın bütün yurdu aydınlatacağına inanılıyordu. Öylesine bir düzen kurulmuştu ki, Cumartesi günleri sadece eleştiri ve sohbetlere ayrılmıştı. Suçlananlar meydanın ortasında tüm enstitüye hesap veriyordu. Böylesine bir adalet duygusu yerleşmişti… Öğretmenlerin öğrenciye değil kötü davranması, saygısızlık bile etmesi yasaktı ve bu kurallar tüm öğrenciler tarafından biliniyordu.

Böylesine bir aydınlanma hareketine eleştirilerin gelmesi kaçınılmazdı. Önceleri kız-erkek birlikte yatılı eğitim gördükleri için enstitüler eleştiriliyor daha sonraları ise milli duygulardan yoksun oldukları iddia ediliyordu. Zira bir dönem sonra ‘’komünist yuvası’’ olarak adlandırdılar. Öyle bir hal almıştı ki, enstitüleri hem sağcılar hem solcular birlikte de eleştiriliyordu. Sağcılar milliyetçilik eksikliğinden dem vuruyor, solcular ise enstitüleri kölelik olarak görüyordu. Enstitü mezunları 20 yıl mecburi hizmette bulunacaklardı… Ancak hiçbir öğrenci durumundan şikâyetçi değildi, kendileri inşa ediyor, ekip biçiyor ve kendileri öğreniyorlardı. Kendi meyvelerini kendileri topluyorlardı.

İnönü, Hasanoğlan’ı ziyaret etti ve çok etkilendi. Enstitüleri 20’den 60’a çıkarmak istiyordu. Bu da 200 bin eğitilmiş çiftçi demekti. Hasan Ali Yücel buna kadromuz yetmez derken, Milli Şef şöyle diyordu;

Savaş ortamından yararlanıp sayılarını arttırmalıydık. Savaş sonrası ne olacağı belli değil. Daha sonraları bunları yapmamıza izin vermeyecekler. İleride çok büyük bir şansı kaçırdığımızı anlayacağız.

İnönü, tüm yurtta kampanya başlattı ve yasa çıkarıldı. Yasaya göre köylü inşaatlarda yardımcı olacaktı. Ancak bu rakamlara ulaşılamıyordu çünkü pasif direnme vardı. İnönü buna uymayan vali ve köylüyü cezalandırıyordu. Böylece muhalefet başlamıştı. Köylüyü bu kadar sıkıştırmayalım deniyordu. İnönü ise,’’her köyde bir cami yok mu? Camiyi nasıl yaptılarsa okulu da yapacaklar.’’

Artık enstitüler sorun haline gelmişti.

Enstitüyü ziyaret eden Sabahattin Ali birçok tartışmaya konu olmuştu. Turancıların başındaki Nihat Atsız, enstitülerde araştırma yapılmasını istemişti. Artık enstitüler Türkiye’nin en önemli gündem maddesine dönmüştü. İdeolojik çıkarlar yine ortadaydı…

İnönü demokrasiye geçiş sözü verdi. Türkiye, tepeden gelen demokrasiyi kaldıramadı ve muhalefet çıkış konusu olarak Köy Enstitülerini ortaya koydu. Karşılıklı eleştiriler mecliste başlamıştı ancak Köy enstitülerinin kaderi seçime bağlıydı.

Mezunlar köylerine dönmüşlerdi ve bu, toprak sahiplerinin hiç işine gelmiyordu. Ayrıca komünistlik suçlaması çok yaygındı. Dönem itibari ile komünizm sadece enstitülerde değil, tüm Dünya’da güçleniyordu. Muhalefet bunu durmadan kullandı ve İnönü enstitü konusunda geri adım atmak zorunda kaldı.

Bir nevi kelle isteniyordu ve verildi… Tonguç ile Yücel ilk kurbanlar idi.

Seçimler yapıldı, CHP bozgun ile karşılaştı. Hasan Ali Yücel de bakanlıktan alındı. Köy Enstitüleri daha ‘’milli’’ bir hale getirilmek istendi ve revizyona uğradı!

Günün birinde imzasız bir mektup karakola postalandı. Enstitülerde Nazım Hikmet şiirleri okutuluyor ve Komünist Manifesto yapıldığı iddia ediliyordu. Türkiye bu tür postalama ve ‘’karanlık el’’ olaylarını gelecekte de çok yaşayacaktı.

Soruşturma başlatıldı, Karabekir 3 milletvekili ile Hasanoğlan’a geldi;’’Sizin Tonguç ile ilgili bir marşınız varmış’’ dedi. Öğrenciler şaşırıp kaldı, böyle bir marşın olmadığını söylediler.

Karabekir öğrencilere,‘’Canım içinde toprak, köylü falan geçiyormuş’’

Öğretmenlerden biri ise neden bahsedildiğini anladı ve Ziraat Marşını öğrencilere okuması için telkinde bulundu. Öğrencilerde hep bir ağızdan;

Sürer, eker, biçeriz, güvenip ötesine
Milletin her kazancı milletin kesesine,
Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine…

Derken Karabekir şarkıyı kestirdi. Öğrenciler, Atatürk sözünün söyletilmemesinden kuşku duymuşlardı. Öğrencilere göre Atatürk’e karşı bir kin besleniyordu…

Köy Enstitüleri tamamen elden geçirildi. Öğrencilerin söz hakkı ellerinden alındı, çevirisi yapılan klasikler ‘’öğrencilerin yaşına uygun değil’’ gerekçesiyle kaldırıldı, serbest okuma ve tartışma saatleri iptal edildi, aynı kampus içinde yaşayan kız ve erkek öğrenciler birbirinden ayrıldı. Bundan sonra Köy Enstitülerinden geriye ‘’totaliter’’ bir anlayış kaldı…

1947 sonunda, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü,’’benzer okullar olduğu’’ gerekçesiyle kaldırdı. Enstitülerin can damarı kesilmişti…

Hasan Ali Yücel yıllarca komünistlik suçlaması ile mahkemelerde süründü. İsmail Hakkı Tonguç, Yücel sonrası gelen tüm bakanlar tarafından sürüldü ve en son olarak resim öğretmenliğine atandı. Daha sonra emekli ettirildi. Tonguç,1960 yılında, Hasanoğlan Köy Enstitüsüne yaptığı son yolculuk sonrasında geçirdiği iç kanama dolayısı ile vefat etti.

CHP, Hasanoğlan kapatıldıktan sonra, İlahiyat fakülteleri ve İmam Hatip açılmasına izin verdi. Buna rağmen 1950 seçimlerini kaybetti.

İktidara gelen DP,1953’te tüm Köy Enstitülerini kapattı. Solculuk bahanesiyle ve büyük toprak sahiplerinin baskısıyla Köy Enstitüleri’nin 13 yıllık serüveni sona erdi.

Kimi mezunlar köylerde yaşamaya devam etti. Kimi ise birçok soruşturma kapsamında takip edildi, hapislere atıldı… Bu kişilere, Milli Eğitim’in zencileri adı takıldı…

Ve Türkiye, rejimin en önemli hatasına imza atmıştı… Artık hiçbir şey istendiği gibi olmayacaktı…

‘’İnanırdık ki, köylü milletin efendisi olacaktı.

Ne kadar aldanmışız…’’

Kaynak: Can Dündar-Köy Enstitüleri Kitap ve DVD’si

Yavuz ATAY