Tecessüs’ün Ufuklarında İki Seyyah / Hüseyin IŞIK
Tanıdığım, hayatıma dâhil ettiğim, birlikte bir şeyler içtiğim en büyük fotoğrafçı Zweig. Bir yerden ötekine hiç bıkmadan hayatın önemli dakikalarının resmini çeken bir üstat… Bir vakit Tolstoy’la birliktedir, bir de bakmışsınız Sand’ın yayında. Bir görev uğrunadır her şey. Tek bir görev uğruna… Ne midir görev? “Sevmek ve sevdirmek…” Tüm hayatı sevgi üzerine kuran bir yaratılmış Zweig.
Genç yaşta başlar ilgisi edebiyata, düşünceye. Daha lise yıllarında yayımlatır ilk şiirini (Rosenknospen, Gülden Düğme, 1898’de yayımlanır.) . Felsefeyle, edebiyatla uğraşır ve gezer o yıllarda. Aslında okulu bir hapishane, bir “altın kafes” olarak görür bitirinceye dek ancak yapacak bir şey yoktur. Lise bitince ortalamanın üzerinde bir öğrenci olarak felsefe öğrenimi için üniversiteye kaydolur. Bu arada seyahatler başlamıştır. O ömrünün sonuna değin Brezilya’dan Cezayir’e dünya üzerinde neredeyse ayak basılmamış yer bırakmamak istemişçesine gezmiştir.
Hem gezer hem de yeni şiirler yazar üniversitenin ilk yılları. Yine aynı yıllar Arthur Schnitzler, Hugo von Hofmannstahl, Peter Altenberg gibi dönemin önemli yazarlarıyla münasebet kurar. Seyahatler arasında bazı vakitler Avusturya’ya dönerek derslerine devam eder. Önce felsefe diplomasını alır, sonra da doktorluk unvanını. Sonrasında patlak veren birinci dünya savaşı bu sevecen ruhu derinden etkiler. Bu dönemden sonra çalışmalar tamamen edebiyat âlemi üzerine, edebiyat tarihi üzerinedir. Ve 1942 yılında, dünyanın ikinci bir yıkımı yaşayacağını kendi içinde yeniden tecrübe eden bu ince ve sevgi dolu insan aşağıda yazılı metni bırakır ve karısıyla birlikte intihar eder:
“Kendi arzumla bu dünyayı terk etmeden önce, açık gönüllülükle, bana çalışmalarımda olduğu gibi, konukseverce ve arkadaşça bir istirahatı sağlayan Brezilya’ya, o muhteşem ülkeye en derin minnettarlığımı sunmak gibi bir görevi yerine getirmeyi deneyeceğim. Dünyayı gün be gün daha çok seviyorum ve şu an hiçbir yerde yeni bir var oluş sağlayamıyorum ki; benim dilimin dünyası yok oldu ve benim ruhsal vatanım Avrupa kendi kendini yok etti.
Fakat altmış sene geçtikten sonra hayatını baştan aşağı yenilemek için belli bir güce sahip olunmalıdır. Ve benim gücüm bir göçebe misali geçen uzun yıllardan sonra tükendi. Böylece, yaşama, var oluşa, hayatta her zaman en saf zevk olan entelektüel üretime ve dünyanın en büyük mal varlığı olan bireysel özgürlüğe son sevmenin daha iyi olacağı kanısındayım.
Tüm dostlarıma selamlar. Acaba onlar uzun bir geceden sonra günışığı görebilecekler mi(?) Ben çok sabırsızım, onlardan önce gidiyorum.”*
Stefan Zweig ilk eserlerinden son eserine kadar her zaman insanlara edebiyatı, yazarları sevdirmeyi amaç edinmiştir. Tarih sahifelerinde her zaman büyük yazarların, şairlerin isimleri yazar. Fakat birileri de vardır ki bu isimleri o sahifelere kazımakla görevlidir. İşte Zweig da bu görevi üstlenmiştir hayatı boyunca. “Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar”, “Üç Büyük Üstat”, “Bir Kadının Yirmi Dört Saati”, “Şeytanla Savaştakiler” gibi eserleri onun büyük bir edebiyat sevgilisi olmasının yanında büyük bir edebiyat tarihçisi olduğunun açık bir imi.
“Üç Büyük Üstat: Balzac, Dickens, Dostoyevski” adlı eserinde her yönüyle bir tarihçi vardır. Üç nadide kişiliği her yönüyle ele alan usta bir tarihçi. Bir de edebiyatçı. Onun eserleri ne kuru kuruya tarih ne de her şeyden sıyrılmış bir edebiyat. Onun eserleri üslubuyla, yazılış ölçütleriyle tamamıyla Zweig’a özgü. Ve işte bu yüzden Zweig “batı edebiyatı” için bir edebiyat tarihçisinden çok daha fazlası.
Zweig yukarıda da belirttiğimiz üzere, üslup ve tarz bakımından büyük bir yazardır. Onun eserlerinin batı edebiyatını sevdirmeye yönelik olması da bu eserlere farklı bir yön daha kazandırır. O üslubunu öyle işlek kullanır ki Casanova’nın akıl almaz çapkınlık hikâyeleri** bile size hoş görünür.
İşte Zweig dünya yazını için bu öneme sahip. Ve Beşir Ayvazoğlu. Peki, Beşir Ayvazoğlu nasıl bir yazar? Zweig’la hangi yönlerden benzeşir?
Anadolu’nun doğu illerinden Sivas’ta dünyaya gelir seyyah. Kimi vakit Tarık Buğra’yla gezer, kimi vakit Cemil Meriç’le. Bir elden bir ele sevda taşıyan, umut taşıyan ve en önemlisi de düşünce taşıyan bir seyyah Beşir Ayvazoğlu. O da Zweig gibi sevgi dolu, o da sevdirmeyi istiyor insanlara dünyayı ve daha önemlisi edebiyatı.
Daha genç yaşlarda adını bir şair olarak Ahmet Kabaklı’nın Türk Edebiyatı adlı ansiklopedik çalışmasına yazdırma başarısını gösterir. Sonrası malum. Şairlik ve daha çok gazetecilik… Ancak edebiyatçı kimliğini hiç yitirmez. Bu yüzden anlatmak ister bildiğini ve gördüğünü. Bir edebiyat tarihçisi olarak sıvar kollarını. Ve ona belki de Cumhuriyet ve dünya yazın tarihinde en güzel koltuklardan birini getirecek eserler verir.
“Geçmişi Yeniden Kurmak” ile başlayan Ayvazoğlu serüvenimiz “Kalemimde Kırk Suret”, “Bozgunda Fetih Rüyası”, “Kuğunun Son Şarkısı”, “Tarık Buğra” ve “Hayatım Benim Bir Ateşti”, “1924 Bir Resmin Uzun Hikâyesi” adlı eserlerle devam etmişti. Her eserin kapağını açtığımızda onun üslubuyla yeniden canlanan bir tarihle karşılaşmıştık. Ve belki de onun eserleriyle öğrendik hepimiz gerçek anlamda bir tarihi.
Beşir Ayvazoğlu bir kuşağı diğer bir kuşağa anlatan adam. O da Zweig gibi bir tarih yazıcısı. Amacı onun da “sevmek ve sevdirmek” oldu her zaman ve galiba gelecekte de böyle olacak. Üslubu sade, yapmacıksız, bazen bir gazeteci misali girift ama çoğu zaman görkemli… Onun kaleminden çıkan bir tarih onun üslubuyla yeniden görkem kazandı. Belki de onun üslubu bize o tarihin görkemliliğini fark ettirdi.
Stefan Zweig kendi toplumu, çevresi olan Avrupa’yı ve ondan türeyenleri yazdı yılmadan, usanmadan. Beşir Ayvazoğlu da Türkiye’yi ve ondan türeyenleri anlattı binlercesine. İkisi de birer kartal misali kendi medeniyetlerine ait tüm tepeleri gezdiler. Böylece Zweig Avrupa’yı, Ayvazoğlu da Türkiye’yi fethetti.
İşte böyledir iki tarih yazıcısının ayrı ancak edebiyat sayesinde de bir o kadar aynı olan hayatları. Ve onlar bu ortak hayat sayesinde tepelerde yerlerini çoktan tuttular: “Tecessüs’ün ufuklarında iki seyyah” olarak.
* Biographie de Stefan Zweig, citation de lettre.
** Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Stendhal, Casanova, Tolstoy, Zweig, S, YKY, İstanbul
Hüseyin IŞIK

2007/04 |