Türkiye’de İktidar Seçkinleri ve Dönüşümleri / Seha TISOĞLU
C. Wright Mills’in İktidar Seçkinleri analizine bir bakış
Türkiye Cumhuriyeti’nde kuruluş aşamasından itibaren karar alma sürecinde rol alan grupları ve bunların ortaya çıkış süreci ile dönüşümlerini gözlemlediğimizde C. Wright Mills’in İktidar Seçkinleri analizinin, karar alma sürecinin işleyişini anlamlandırmamızda oldukça etkin bir araç olduğunu görmekteyiz.
C. Wright Mills 1956 yılında kaleme aldığı bu analizinde A.B.D’de yer alan askeri kurumların, sanayi işletmelerinin ve siyasal kurumların üst kademelerindeki yöneticilerin bir araya gelmesiyle oluşan bir seçkinler grubunun varlığından söz eder. Bu farklı grupların üst kademe yöneticilerin oluşturduğu büyük grup, aralarındaki işbirliği ve koalisyon ile iktidarı paylaşmaktadır ve toplumun dizginlerini ellerinde bulundurmaktadır. Aralarındaki işbirliğine ordunun, sanayi kesimine verdiği siparişler, sanayi kesiminin küresel ekonomide ülkenin öncü gücü konumunda olmasını sağlamak amacıyla aldığı siyasi destek örnek gösterebilir. C. Wright Mills bu konuda ”General Motors için yararlı olan A.B.D için de yararlıdır” reklâm sloganını örnek verir. Bu sloganın sadece bir reklâm sloganından ibaret olmadığını ve sosyo-politik bir olguyu ifade ettiğini söyler.
C.Wright Mills iktidarı paylaşan ve kontrol altında tutan bu üç grubu iktidar üçgeni olarak niteler. İktidarın bu üçgen içinde yer alan belirli bir azınlık tarafından kontrol altında tutulduğunu, bu azınlığında bulundukları konuma doğal yetenekleri ya da belirli bir liyakat ile değil karmaşık ilişkiler ağı sonucunda geldiklerini söyler. Bu karmaşık ilişkileri ağı sonucu belirlenen iktidar seçkinleri, yöneten-yönetilen ayrımının keskin ve bir o kadarda gizli bir şekilde ortaya konmasıdır.
İktidar seçkinleri analizinde gördüğümüz bu iktidar üçgenini, başta günümüz Türkiye’sinde olmak üzere Cumhuriyet’in kuruluş aşamasından beri görmekteyiz. Konuyu Türkiye açısından incelemeden önce üç iktidar odağından biri olan siyasal kurumlardaki seçkinleri biraz detaylandırmakta yarar var. Burada siyasal kurumlardaki seçkinlerden kastedilen üst düzey bürokratlar ile önemli siyasal aktörlerdir. Önemli siyasal aktörlerle anlatılmak istenen, yasama organına her dâhil olan kişiden ziyade iktidar seçkini olma yolunda girilen karmaşık ilişki ağlarına dâhil olabilmiş siyasi partilerin önde gelen isimleridir.
Türkiye Cumhuriyeti’nde İktidar Seçkinleri
İktidar Seçkinleri analizi elbette temelde burjuvaziye dayalı bir çözümlemedir. Bu yönüyle Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki karar alma sürecine etki eden grupları doğrudan bir seçkin teorisine dâhil edemeyiz. Ancak Cumhuriyet ile karar alıcı mekanizmaya dâhil olan yapıdaki bu hızlı dönüşüm, Türkiye’de iktidar seçkinlerine cumhuriyet ile bakma ihtiyacı doğurmakta.
Cumhuriyeti ilan eden yani Kurtuluş Savaşı mücadelesini veren kadrolar hiç şüphesiz ki askerlerden oluşuyordu. Dolayısıyla cumhuriyetin ilk seçkinleri askerlerdi. Bu seçkinler genellikle Mustafa Kemal’in silah arkadaşları ve çevresinden oluşmaktaydı. CHP’nin kurulması ile birlikte askerin siyasete atılması, askerlerin siyasi seçkinler halini almasını ve asker seçkinler arasında da yeni seçkinlerin ortaya çıkmasını sağladı. Elbette bu değişim siyasi seçkinleri yani sivil bürokratların daha önemli bir konuma gelmesini sağladı. Cumhuriyetin oldukça genç bir kadroyla kurulduğunu, Kurucu Meclis (1920) milletvekillerinin yüzde 53’ünün 40 yaşın altında olduğunu düşünürsek bu ilk siyasi seçkinlerin karar alma sürecine olan etkisinin kalıcı olduğunu da görürüz. Kuruluştan günümüze gelen bürokratik-oligarşik yapının da temeline baktığımızda yine bu ilk seçkinler görülür.
Cumhuriyetin ilk yıllarında asker kökenli siyasi seçkinler ile asker seçkinler, iktidar seçkinlerini oluştururken, çok partili hayata geçiş ve devlet eliyle zenginleştirme strateji ile iktidar seçkinleri arasına katılma iddiasını taşıyan yeni bir grup sahneye çıktı. C. Wright Mills’in Amerika örneğinde Sanayi seçkinleri olarak tanımladığı gruba benzer olarak Türkiye’de de büyük toprak sahipleri ekonomi seçkinleri olarak mevcut iktidar ağına katılmışlardır. Özellikle Demokrat Parti iktidarı bu yeni grubun tanımlanması için önemli bir dönem teşkil etmektedir. Adnan Menderes’in büyük toprak sahibi olması ve DP’nin kırsaldaki örgütlenmesinin başını da diğer büyük toprak sahiplerinin çekmesi bu açıdan anlamlıdır. DP’nin iktidar olması ile ekonomik seçkinlerin ortaya çıkması ve bunların aynı zamanda siyasi seçkin halini alarak iktidar seçkinleri arasına katılması, iktidar ilişkilerinde yeni bir hareketliliği ve mücadeleyi de beraberinde getirmiştir.
C. Wright Mills’in Amerika örneğinin aksine Türkiye’de 50′lerde iktidar üçgeni oluşmamış tam aksine mücadele içine girmiştir. Bu hem sahneye yeni çıkan ekonomik seçkinlerin iktidar mücadelesidir hem de asker ve asker kökenli seçkinlerin konumlarını muhafaza etme mücadelesidir. 1950 seçimleri sonrası DP’nin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde büyük bir tasfiyeye girişerek üst düzey komutanları emekliye sevk etmesi de bunun bir göstergesidir. Tasfiye ile sadece İnönücü komutanlar tasfiye edilmemiştir. Bir siyasi seçkin grubu olarak İnönücüler ile aynı doğrultuda hareket eden asker seçkinler tasfiye edilmiştir.
Demokrat Parti asker seçkinlerde yaptığı tasfiye ile askerin iktidar üçgenindeki konumunu zayıflatırken 50′li yıllar içerisinde siyasi ve ekonomik seçkinleri ile kendi iktidar üçgenini oluşturmaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin dışa açılımının bu döneme gelmesi de tesadüf değildir. Marshall Yardımı, Kore Savaşı, NATO, Bağdat Paktı gibi gelişmeleri de asker, siyasi ve ekonomik seçkinlerin pozisyonlarını güçlendirme çabaları çok partili hayata geçişten sonra gerçekleşen gelişmelerdir.
Demokrat Parti’nin iktidar üçgenini sağlamlaştırmaya yönelik tüm bu çabaları ( ki bunlara içeride CHP yanlıları ile basına uygulanan baskı da eklenebilir) kuruluştan itibaren en güçlü seçkin grubunu oluşturan ordu üzerinde, iktidar üçgeninin devamı için gerekli olan kontrolü sağlamasına yetmemiştir. Buna gerek toplum içerisinde oluşan, gerekse artan sermayeden gerekli payı alamadığını düşünen iç ve dış kaynakların huzursuzlukları da eklenince, askerin yönetime el koyması durumu oluşmuştur. 27 Mayıs bu yönüyle ordunun iktidar üçgenindeki öncü konumunu geri alma müdahalesidir. Darbenin üst düzey komutanlar yerine emir komuta zincirinin alt kısımlarında yer alan subaylarca yapılması da üst düzey komutanların DP iktidarı altında da olsa asker seçkin konumunda oldukları,1950′deki tasfiye hareketi ile birlikte düşünüldüğünde oldukça anlamlıdır.
27 Mayıs, asker seçkinlerin iktidar üçgenindeki öncü konumunun teminatı niteliğindedir. 27 Mayıs, siyasi seçkinlerin asker seçkinleri ikinci plana iterek hareket etmesinin mümkün olamayacağını; siyasiler, ordunun üst kademelerini tasfiye etse bile ordunun iktidar üçgenindeki konumunu değiştiremeyeceğini gelecek siyasilere göstermiştir.
27 Mayıs 1960 asker seçkinlerin iktidar üçgenindeki konumunu kuvvetlendirirken, siyasi ve ekonomik seçkinlerin elini zayıflatmıştır. Bu durum artan sermaye birikimi ile ekonomik seçkinlerin ve 27 Mayıs ile kaybettikleri konumları geri almak isteyen kimi siyasi seçkinlerin 12 Mart’a giden yolda önemli bir rol oynamasına neden olmuştur. Özellikle 61 Anayasası ile iktidar seçkinlerine ortak olmaya başlayan sendikalar ve üniversitelerin bu artan etkinliği ekonomik ve siyasi seçkinleri rahatsız etmiştir. Süleyman Demirel’in ”Bu anayasa bize lükstür” anlayışı tam da bu ekonomik ve siyasi seçkinlerin duyduğu rahatsızlığı işaret etmektedir.
12 Mart 1971 müdahalesi, iktidar seçkinlerinin dönüşüm sürecinde en az 27 Mayıs kadar büyük bir önem taşımaktadır. 27 Mayıs ile iktidar üçgenindeki öncü konumunun altını çizen asker seçkinler, 12 Mart’ta siyasi ve ekonomik seçkinlere öncülük ederek konumunun değişmezliğini bir kez daha göstermiştir. 12 Mart ile ilk kez iktidar seçkinleri bir arada hareket etmiştir. C. Wright Mills’in Amerika örneğindeki gibi bir iktidar üçgeni gözlemlenmiştir. Bu noktada TÜSİAD’ın da 1971 yılında kurulduğunu hatırlatmakta yarar var.
Siyasal aktörler sürekli bir değişim içerisindedir ve vazgeçilmez değildir. Her ne kadar siyasi seçkinler süreklilik içerisinde olsalar bile bir dönüşüm içerisindedir. Bu dönüşüm süreç içerisinde bazı kesimlerin önem derecesini de azaltabilir. Bu durum asker ve ekonomik seçkinlerin, siyasi seçkinlere göre iktidar üçgenindeki konumunun daha baskın olmasına yol açmaktadır.
12 Mart’ta gördüğümüz bu asker-ekonomik seçkin ittifakını bir benzerini de yukarıda değindiğimiz siyasi seçkinlerin ikinci plana düşmesi durumunu da 12 Eylül’de görmekteyiz. Özellikle 12 Eylül’e giden yolda TÜSİAD’ın tavrı ve 24 Ocak kararları ekonomik seçkinlerin siyasi seçkinlerin üzerindeki kontrolünü ve asker seçkinlerle olan ittifakını gösterir niteliktedir.
Nasıl 12 Mart asker seçkinlerin iktidar üçgenindeki konumunun altını çizen bir hareket ise 12 Eylül’de ekonomik seçkinlerin artan etkinliğinin ve iktidar seçkinleri arasındaki konumunun altını çizen bir harekettir.
Yukarıda değindiğimiz siyasi seçkinlerin iktidar üçgenindeki zayıf konumu, belirli bir siyasi hareket oluşturabilecek şekilde siyasi seçkinler içerisinde güçlendiği zaman iktidar üçgenindeki konumunu değiştirmeye yönelik bir harekete de bürünebilir. 12 Eylül ve devamı niteliğindeki Özal dönemi sonrasında oluşan siyasi tablo (sol grupların tasfiyesi ve sağın yükselişi) 28 Şubat sürecinin önünü açmıştır. 28 Şubat, güçlenen yeni bir siyasi seçkin grubun iktidar seçkinleri arasına katılmasıyla beraber, ortaya yeni çıkan bu siyasi seçkinlerin kendi ekonomik seçkinlerini yaratmaya başlamasından rahatsızlık duyan, iktidar üçgeninin diğer iki ortağı asker-ekonomik seçkin ittifakının konumlarını muhafaza etme amaçlı müdahalesi olarak görülmelidir.
İktidar Seçkinlerinin günümüzdeki konumları
28 Şubat göstermiştir ki siyasi seçkinler, mevcut sistem içerisinde daima asker seçkinler ve ekonomik seçkinlerin arkasından gelecektir ve bunların bıraktığı alan içerisinde hareket edebilecektir. Kaldı ki günümüzde küreselleşme ile birlikte ekonomik seçkinlerin yanına küresel seçkinler de dahil olmuş, manevra alanı iyice daralmıştır. Manevra alanı daralan sadece siyasi seçkinlerde değildir. Asker seçkinler her ne kadar iktidar seçkinleri arasında öncü konumunu sürdürse de küresel seçkinlerin de bu iktidar ağına katılmasıyla kendisini sınırlamak zorunda kalmıştır. (Burada küresel seçkinlerden sadece küresel sermayenin temsilcileri anlaşılmamalıdır. Başta Amerika olmak üzere pek çok küresel gücün iktidar üçgeninin kusursuz işlediği göz önünde bulundurulmalı ve küresel seçkinlerden başta ekonomik güç olmak üzere askeri ve siyasi güçlerde göz önünde bulundurulmalıdır.) Yine de günümüzde iktidar seçkinlerinin ülkemizdeki konumunu açıklarken kuruluşa dönmekte yarar vardır. Önce asker seçkinler vardı ve son sözü onlar söylerdi. Kuruluş için geçerli olan bu tespit her ne kadar son sözün söylenmesi açısından kuruluştan bugüne gelen süreçte geçerliliğini kısmen yitirmiş olsa da etkinliğini korumaktadır.
Bu durum için verilebilecek örneklerden biri, Türkiye Cumhuriyet’inin vazgeçilmez hedeflerinden biri olan Avrupa Birliği yolculuğunun en önemli adımlarından olan 99 Helsinki Zirvesi sonrası belirlenen Katılım Ortaklığı belgesinde yaşanmıştır. Bu belgede yer alan “Türk vatandaşlarının kendi anadillerinde televizyon ve radyo yayını yapmalarını yasaklayan her türlü yasal hükmün kaldırılması.” maddesi ile kastedilen serbest “Kürtçe TV yayını ve Kürtçe eğitim” gerekliliğine olan yaklaşımlar, siyasi iradenin iktidar seçkini olmaması durumunda karar alma sürecindeki etkinliğini de bizlere açıkça göstermektedir.
AB tarafından dile getirilen ana dilde yayın konusu için dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem yaptığı açıklamada, “Türkiye’de yaşayan herkesin kendi ana dilinde TV yayını yapma özgürlüğüne sahip olması gerektiğini” söyledi ve Türkiye’nin, bu yönde bir kanun hazırlaması gerektiğini belirtti. Cem’in açıklaması şöyle devam ediyor: ” Hükümetimiz, elbette bu konuyu değerlendirecektir. Ancak, üyelik görüşmelerine başlamak için Türkiye, prensip olarak, demokrasi ve insan hakları konularının önündeki engelleri kaldırmalıdır. Bu konu da, o engellerden birini oluşturmaktadır.” Cem’in, Kürtçe’nin kullanılması hakkının yasalarla garanti altına alınması gerektiğini kabul etmesi, devletin(ya da iktidar üçgeninin) geleneksel Kürt tezinin yani iktidar seçkinlerinin konuya bakış açısının bir hayli dışındaydı.
Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in açıklamasının ardından MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ve yardımcısı Mikdat Alpay, bazı gazetelerin Ankara temsilcilerine Kürtçe yayın başta olmak üzere, birçok konuda açıklamalarda bulundu. “Bölgedeki insanlara ulaşmak için, gerekiyorsa Kürtçe’yi kullanalım” diyen MİT Müsteşarı, bu konuda devletin akılcı davranması gerektiğini ifade etti. Atasagun, PKK’nın silahlı mücadeleyi terk ederek siyasallaşma çabası içine girdiğini, bu nedenle PKK’ya karşı yeni döneme uygun araçların yaratılması gerektiğini belirterek, Doğu ve Güneydoğu’da Medya TV’nin yoğunca izlendiğini ve buna alternatif oluşturulması gerektiğini dile getirdi.
Kürtçe yayın tartışmalarına İsmail Cem’in ardından MİT’in de yeşil ışık yakması geniş yankı buldu. Başbakan Bülent Ecevit, MİT’in açıklamalarına destek sundu. Ecevit, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’a konuşma iznini kendisinin verdiğini söyledi. Kürtçe yayın sorununa ulusal bütünlüğe zarar vermeyecek bir çözüm bulunması gerektiğini söyleyen Ecevit, Atasagun’un son açıklamalarını yadırgamamak ve gözlemlerinden yararlanmak gerektiğini dile getirdi.
Konuya oldukça sert tepki gösteren başlıca kurum ise Genelkurmay Başkanlığı idi. Genelkurmay Başkanlığı’nın görüşleri, “2000 Yılı İç Güvenlik Değerlendirmesi” adlı belgede yer alıyor. Belgede, “bitme noktasına getirilmiş olan terör örgütünün” yöneldiği yeni stratejinin “etnik milliyetçilik temeline dayalı siyasi bir ayrımcılık hareketi yaratma ve geliştirme” olduğu belirtilerek, bu durumda PKK ile mücadelenin “değişik boyutlarda sürdürülmesi ihtiyacının ortaya çıktığı” vurgulanıyor. Ancak, bugüne kadar izlenen stratejide bir değişiklik yapılması da öngörülmüyor. Ayrıca, Kürtçe TV yayını da dâhil olmak üzere kültürel haklara, bölücülüğe katkıda bulunacağı görüşüyle karşı çıkılıyordu.
Görüldüğü üzere ülkenin başbakanı, dışişleri bakanı, istihbarat dairesi gibi siyasi seçkinler arasında bulunan kişilerin karar alma sürecine olan etkileri asker seçkinlerle kıyaslanamayacak kadar azdır. Söz konusu ana dilde yayın meselesi günümüzde dahi tam anlamıyla çözümlenebilmiş değildir. Asker seçkinler, iktidar üçgenindeki öncü konumunu burada da göstermektedir. Her ne kadar son yıllarda ekonomik seçkinlerin(yani Tüsiad’ın) bu konuda asker seçkinlerden farklı söylemleri bulunsa da bu, konuya farklı bir açıdan yaklaştıklarından değil; iktidar üçgenindeki konumlarını korumak ve arttırmak adına giriştikleri bir denge oyunundan ileri gelmektedir.
Sonuç
Devleti yöneten ve toplumu yönlendiren iktidar seçkinlerinin işleyişini gözlemlediğimizde karşımıza çıkan tablo tüm bu karar alma sürecinin aslında bu üç seçkin grubun iktidar üçgeni içerisindeki iktidar mücadelesi olduğunu ve mücadele içerisinde bu üç seçkin grubunun sürekli bir ittifak arayışı içerisinde olduğudur. Bu ittifak genellikle asker-ekonomik seçkinler arasında gerçekleşmekte, doğası gereği siyasi seçkinler ikinci planda kalmaktadır. Seçimler ve dolayısıyla demokrasi, her ne kadar siyasi seçkinlerle ilişkili görünse de bu iktidar mücadelesine etki etmediğinden aslında bir aldatmacadan ibarettir. İşte tam bu noktada C. Wright Mills”in ”Sıradan insanlar, gündelik hayatın dünyasını açacak güçte değildirler. Kaldı ki, bu yaşamı biçimlendirenler, bu insanların ne yönetebilecekleri ne de kavrayabilecekleri güçlerdir. Büyük değişimler sıradanların denetimleri dışındadır ama değişimler onların edinimlerini ve dünyaya bakış tarzlarını etkiler. Modern toplumun biçimlendiği çerçevenin baskıcı zoruyla, üzerlerine çöken değişimden başkasını düşünemezler, güçsüz ve amaçsız bırakıldıklarının farkına asla varamazlar. ” tespitini okumak gerekir.
Ülkemiz için de durum bundan ibarettir. Her darbe içinde belirli toplumsal nedenler barındırır ve toplumsal bir sonuç doğurur. Ancak bunlar suyun üstündeki kısımlardır. Her darbe ya da toplumsal veya siyasal sürece müdahale öncelikle iktidar seçkinleri arasındaki mücadele ile ilişkilidir. C. Wright Mills’ şöyle der: ”İktidar yapısının üst kesimleri, bugün, her zamankinden daha çok birleşmiş, çok daha güçlüdürler. Buna karşılık, alt kesimler güçsüzleştirilmiş, bölünmüş, parçalanmıştır…” Türkiye’de seçkinlerin dönüşümü düşünüldüğünde bu ifade çok anlamlıdır. Toplumsal ve siyasal sürece her müdahale ile yani her iktidar seçkinleri arasındaki mücadelede seçkinler arasında yeni bir güç dengesi oluşur. Bu mücadeleden iktidar seçkinleri yeni bir güç ile çıkarken, alt kesimler bu müdahalelerden gerçekten biraz daha bölünmüş ayrılmıştır.
Günümüzde her ne kadar ülkemizde toplumsal dinamikler ve siyasal aktörler, siyasal gelişmelerin merkezi gibi görünse ve algılansa da bunların pek azı iktidar seçkinleri ile ilişkilidir. İktidar üçgeni, her ne kadar değişen koşullar içerisinde küresel ve ekonomik seçkinlerin daha etkin bir role bürünmesiyle asker seçkinler ile zaman zaman karşı karşıya gelmekte olsa da tamamlanmıştır. Siyasi seçkinler, iktidar üçgeni içerisindeki bu dengeyi bozacak kadar güçlenmediği sürece de bu sürecektir. Denge bozulursa da yeni bir müdahale ve yeni bir denge kurulacaktır. Elbette bununla beraber alt kesimlerdeki bölünmüşlük biraz daha artacaktır.
İktidar seçkinleri yapısı, bir sistem krizi olmadığı sürece sürdürülebilir bir yapıdır. Toplumsal ve siyasal iktidarı yönlendiren üç önemli aktörü ortak çıkarları doğrultusunda bir araya getiren bu yapı etkin olduğu kadar gözden uzaktır. Bu durum, olası toplumsal hareketlere birkaç siyasi ya da ekonomik seçkini feda edip işleyişin devamını sağlama olanağı vermektedir. Aynı zamanda bu yapı bölünmüşlük içerisindeki alt kesimlerin siyasal iktidarı hedeflemesinin önüne geçmekte ve bir şekilde iktidara gelse bile iktidarı elde edememesine neden olmaktadır.
C. Wright Mills’in İktidar Seçkinleri analizi, karar alma sürecinde seçilmişlerin iktidar olamaması, kararların dışarıdan alınıyormuş izlenimi yaratması, darbe ve müdahalelerin belli çevrelerin etkisiyle gerçekleşmesi ve alt kesimlerin isteklerin karar alma sürecinde karşılığını bulamaması gibi ülkemizde yaşanılan pek çok gelişmeyi anlamlandırmamızı sağlamaktadır. Türkiye’de iktidar seçkinleri ve bunların dönüşümleri aynı zamanda bizlere Türkiye’nin siyasal ve toplumsal dönüşümünü göstermektedir.
Kaynaklar
İktidar Seçkinleri / C.Wright Mills
http://www.kongar.org/21yy_se.ph
Tek Partili Dönem ve Çok Partili Dönem Türk Siyasi Elitlerinin Toplumsal Profillerinin Karşılaştırmalı İncelemesi / Ali Arslan
Demokrat Parti’nin ’balans ayarı’ 6 Haziran 1950 darbesi / Soner Yalçın
Kürtçe Yayın Konusunda Avrupa Birliği-Türkiye Tartışmaları / Özgür Doğan
Seha TISOĞLU

2007/04 |