Bir Kadından Yedi Nota Sesi / Sevgi YILDIRIM

 

 

 

İnsan olmak yaratıcı olmak demektir. Yaratıcı insan, yarattığının yarattığıdır da aynı zaman da. Özellikle bu konu da Mannheim, insanın sorgulamadığı tüm inançlarının, bir süre sonra iradesi dışına taştığını oldukça net ifade etmiştir.(Mannheim;2002) Düşünce sadece kendi yarattığını kavramaz, ayrıca düşüncenin nasıl yaratıldığını da görmek gerekir. Düşünce yaratımındaki bir diğer başat unsurun,  tarih ve sosyal gelişmeler olduğu, belirleyici olanın bu süreçten kaynağını aldığı kabul edilebilir. Tarih, geçmişin yapıp etmeleriyse ve ayrıca tecrübeleri ve değerlerin, normların, anlamlı ilişkilerin toplamıysa eğer, onu arayacağımız yer günümüzdür. Tarih iddia edildiği gibi geçmişin birikimi, geçmişte kalmış, eskimiş bir durum ve olaylar toplamı olarak incelendikçe, insanlığın kendinden her defasında biraz daha uzaklaşıyor olması anlamına gelir. Oysa tarih günümüzdedir. Tarih toplumsal hafızanın evi olarak nitelendirebileceğimiz, dil, din, gelenek, genel olarak kültürü oluşturan unsurlarda dile gelir ve hep yaşar. Tüm yaşanmışlıklardaki değişim, dönüşüm, değer-normların biçim ve anlam kaymalarında ve yeniden inşalarında takip edilebilir. Evreni anlamak, insanı anlamak demektir. İnsan “mikrokosmozdur”. Yani küçük evrendir. Evrende var olan tüm potansiyelleri doğasında barındırır. İşte bu yüzdendir ki insanı anlamak ve tanımlamak evreni anlamak ve tanımlamakla özdeştir. İnsan doğasının gerçekte ne olduğu, yüzyıllar boyunca tartışılmış ve neredeyse her düşünür kendi yaşadığı dönemin sosyal şartları ve zihniyet yapısından, bütünlükçü ideolojisinden bağımsız olmadan çeşitli görüşler belirtmişlerdir. İnsan doğasının iyi veya kötü olduğu söylemleri hep bu tarihsel sürecin, maddi koşulların belirleyici etkisi altında, insan aklı ve iradesi, ayrıca sezgi gücüyle karşılıklı bir anlamlanma ve şekillenme sürecini dönemsel olarak yaşamışlardır.

Zannımca insan doğasını iyi ya da kötü vs şeklinde ifade etmek, günümüz kitle toplumunun insanın tanımı için yetersiz kalmakta ve insan doğasını yeniden tanımlamaya zemin hazırlayacak bir süreç yaşanmaktadır. Bu yeniden tanımlama işini temel tezimiz olan, evrende var olan tüm potansiyellerin insan doğasında da var olduğu söylemini göz önünde bulundurarak yapmak en doğrusudur.

İnsan eğitilebilen ve öğrenen bir varlıktır. Genel olarak sosyalizasyon süreci bilinç dışının, insanı üretmeye başlayan, insan iradesi dışına taşmış, insan üretimi inançların, şekillendirilmelerin ve en nihayetinde değişimin müjdecisi farkındalıkların, farkında olmaların toplamı olarak da ifade edilebilir.

Bu yazının ana fikri, insan üretimi değerlerin, normların, söylemde dile getirilip estetize edilerek nasıl bir bakış açısı haline dönüşebildikleri ve insanların kendilerini tanımlarken nasıl olup da söylemin içinde varolup kimlik edindiklerinin ayak seslerini duymaya çalışmaktır.

Gramsci’ci bir düşünüşle ifade edersek; popüler kültür alanında, egemen güç, ideolojisini tüm kitle toplumuna yayarken, bu tek yönlü bir kendini dayatış olmamaktadır. Kitle iletişim araçlarıyla kitlelere ulaşan mesajların içinde, kitle insanının dayatılan ideolojiyi fark etme ve sorunlarının çözümüne yönelik fikirleri de bulabilme ve karşıtlık durumu gerçekleşebilmektedir. Yani kısaca popüler kültür alanı, insanların ve egemenin kendi kendini karşıtları olarak üretip, yeniden tanımladıkları bir alandır da aynı zamanda. Bunun ayak seslerini günlük dilde aramak başlangıç için oldukça uygun bir zemin olarak ifade edilebilir.

Çıkmak… Çıkmak kelimesi bulunulan alandan, mekândan, durumdan vs ayrılmak anlamında en sık kullanılan kelimelerdendir. Günümüzde aşkları, birliktelikleri, âşıkların birlikteliğini ifade eden bir anlamı da içermektedir. İnsanlar artık aşklarını “çıkarak” yaşamaktadırlar. Âşıklar birbirleriyle artık “çıkmaktadırlar”. Çok değil bundan yetmiş yıl belki de elli yıl öncesine kadar âşıklar, birliktelikleri toplumca onaylanmadığı takdirde ya “kaçırılırlar” ya da “kaçarlardı”. Kaçmak ve çıkmak… Bir aile örgütlülüğünden, başka bir aile örgütlülüğüne geçiş için bu topraklarda on yıllar önce âşıklar çoğunlukla kaçarlardı. Aileden kaçarlardı… Aşk ilişkisini onaylamayan ailelerden… Bir başka aile yaratılırdı “kaçarak”. Ve en kısa zamanda baskı unsurlarını ortadan kaldırmak ve bir baskı unsurunu da beraberinde inşa etmek için törenle evlenilirdi. Oysa günümüzde âşıklar çoğunlukla aşklarını yaşamak için mensubu olduğu aile örgütünden kaçmamaktadırlar. Çıkmaktadırlar… Aile örgütlülüğünden kaçmak yerine artık “çıkmaktadırlar”. Hem de tüm meşruiyet dayanaklarına sahip olarak. Çünkü onlar âşıktırlar ve ellerini kollarını sallayarak, aile örgütünden kaçmak için hiçbir neden görmeden, “çıkmaktadırlar”. Bu torunların nine ve dedeleri kaçtıklarında bir dost ya da akraba evine sığınırken, herkesten habersiz, torunları ise ellerini kollarını sallaya sallaya gönül rahatlığıyla kendileri için inşa edilmiş alanlara akmaktadırlar. Yani cafelere, sinemalara, alış-veriş merkezlerine vs. Artık aşk ile aile örgütlenmesi arasında oluşturulmuş alanlar var. Bu alanlar, aile örgütü ile aşk arasında neredeyse bir aracı artık. Ve ayrıca kaçıp da soluklanamayanların, torunlarının, soluk aldığı, kendilerini popüler kültürün araçlarından yayılan ideolojik mesajlarla tanımladıkları, yeniden üretildikleri alanlar. Nereye çıkmaktadırlar sorusunun cevabı, tabi ki kendileri için inşa edilmiş alanlara olmaktadır. Aslında aşk birlikteliğini ifade etmek için kullanılan “çıkmak” fiili, dolaylı olarak birliktelikten çok, birlikteliğin yaşandığı mekânlara vurgu yapmak için söylenmektedir denilebilir. Yani çıkmak fiili yaşanan aşktan çok, aşkın içinde yaşandığı mekânsal alanı ima eder. Bununla beraber çıkılan yer aile ocağı iken, çıkmak eyleminin içinin doldurulduğu mekân ise aile alanı ile toplumsal değer ve normların arasında yer alan, aracı alandır.

Bu alanlarda oluşturulan, kadının ve erkeğin kendini söylemlerinde buldukları kendilerine has, aile örgütüne de taşıdıkları bir de jargonları var. Bu alanlarda erkekler kız kaçırmazlar, ilginçtir “onları yatağa atarlar”. “Kızı yatağa atmak”… bu cümlenin içinde yaşadığı, kullanıldığı alanı ve ne anlam taşıdığını çözmeye kalkışmak, adeta günümüz “popüler” (halk için anlamında değil) gençliğinin kimliğini tespit etmekle eştir. Günümüz tüketim toplumunun en temel nitelikleri olarak, edilgenlik (bazen bu vurguya bazı konularda katılmayabiliyoruz), içi boşaltılmış bir toplum, eleştiremeyen, eleştirme yeteneğinin üstü örtülmüş kitleler belirtilir. İnsanlar, kolları egemen gücün tüm ideolojik bombardımanına açık olarak tasvir edilir ve yeniden şekillendirilip biçimlendirilir. Yeniden tanımlanmış tüketim toplumunun erkek torunları, kızları yatağa atma söylemlerinde bile tüketimi nasıl yaşadıklarını, nasıl algıladıklarını, aşk yapma ve kadını yeniden nasıl tanımladıklarını ifade etmiş oluyorlar. Esas konu bu jargonun kişinin ürettiği bir jargonmuş gibi görünüp aslında içinde tanımlandığı dönemin temel karakterini, zihniyetini, nesneye bakış açısını nasıl yansıttığı görülebilmektir. “Atmak” kelimesi daha çok, tüketim eylemi gerçekleştirildikten sonra, tüketilen nesnenin önemini yitirmesiyle, önemini yitirdiğinde, artık kullanamayacağınız, kullanmayacağınız şeylere karşı, tüketimden sonra gerçekleştirilen bir eylemi vurgulamak için kullanılır. Ve genel olarak bu anlamı çağrıştırır. Oysa artık kızı yatağa atan erkeğin söylemindeki “atmak” fiili, nesnesi olarak belirlediği, seçtiği kızın bedenini daha kullanma eylemi gerçekleşmeden, ifade edilen bir eylem olmaktadır. Kız “atılmaktadır”. Hem de yatağa atılmaktadır. Tüketme eylemi öncelikle söylemde gerçekleşmekte ve plan aşamasından sonra, eylem gerçekleştirilmekte ve eylem gerçekleştikten sonra ise bu durumun adı “tek gecelik birliktelik”, “birlikte olmak”… Olmak fiiliyle dilde karşılığını bulmaktadır. Tüketim aşamasından sonraki durum, kendini bulduğu söyleminde yine başka bir fiile vurgu yapılarak belirtilmektedir. Görülebileceği gibi burada esas olan tüketim gerçekleşmeden önceki tüketme vurgusudur. Neyi tüketeceğini nasıl tüketeceğini kısmen bilir bilmez bir halde, istekli kendinden emin… Sigara paketindeki sigaralar tükenir. Ve sigara paketinin artık sizin için bir anlamı kalmaz. Kullanım değerini yitirir. Boş paket işlevini tamamladığında bir artık olarak çöp kutusuna atılır. Oysa kadın, söylemdeki alegorik ifadesiyle, önce çöp kutusuna atılır. Boş bir nesne olarak algılatılan bedeni, atıldığı çöpün içinde haz alınacak meta olarak, birlikte yapılacak eylem gerçekleştirilir. Sigara paketi çöpe bir işe yaramadığında atılırken, kadın yatağa işlevini tamamlamadan önce atılır. Bu örnek bizim tüketimin neresinde olduğumuzun ve tüketme kültürünün ne şekilde ilişkilerimize yansıdığının ve ilişkilerimizi, tüketim temelli nasıl yaşadığımızın göstergelerinden biridir.

Geçmişte “kaçırılan” kadının, günümüzde “atılan” kadına dönüşmesi yıllar içerisinde tüketim algımızdaki değişimin gerçekleştiğinin de ayak seslerini içinde barındırmaktadır…

Bu deneme yazımızda görülebileceği gibi içlerinde kendilerini ifade ettikleri alanın bilinç dışı bir eğitim programının varlığının bir göstergesi iken, bu yazıyı kaleme alan, durumun farkında olup, bunun dile getirilişi de bilinç dışı be bilinç öğelerinin bir arada nasıl karşıt ve birbirini tanımlama olanağının mümkünlüğüne de küçük bir katkı olarak değerlendirilebilir.

KAYNAKÇA:

Mannheim,Karl;İdeoloji ve Ütopya, (çev: Mehmet Okyayuz), Epos yay., Ankara,2002

Tufan-Tanrıöver, Hülya; Popüler Kültür Ürünlerinde Kadın İstihdamını Etkileyebilecek Öğeler, T.C. Başbakanlık kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Ankara, 2000.

Sevgi YILDIRIM