Cumhurbaşkanlığı Seçimleri / Aslı YAMAN
Ülke olarak sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz. Laiklik tartışmaları, demokrasi söylemleri, ardı ardına yapılan açıklamalar, binlerce kişinin katıldığı mitingler, değiştirilmek istenen anayasa maddeleri ve tüm bu kaos ortamında Cumhurbaşkanını seçmeye çalışan bir ülke! Her şey öylesine baş döndürücü bir hızla ilerliyor ki yarın ne olacağını bugünden tasarlayabilmek çok güç. Ülkeyi yönetecek olan isim üzerinde hiçbir şekilde uzlaşmaya varılamaması, iktidar ve muhalefet partilerinin birbirlerine karşı sergiledikleri sert tutum ve tüm bu olanların üstüne Genel Kurmay’dan gelen “Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde arttırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır” cümleleri ile başlayıp, “Son günlerde, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum Silahli Kuvvetler tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur” diye devam eden ve “Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ ün, “Ne Mutlu Türküm Diyene” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’ nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu tüm kamuoyuna saygı ile duyurulur” ifadesi ile sonlanan tarihi bir açıklama…
Bu yaşananlar ülkede ciddi bir gerilime sebep olurken, başta AB olmak üzere tüm dünyanın gözü de Türkiye’ ye çevrildi ve özetle “Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçiminde demokratik kurallara ve anayasa hükümlerine uygun hareket etmelidir.” görüşünde olduklarını belirttiler. Artık durum sadece ülkenin bir numaralı ismini seçmekten öte, boyut değiştirerek Dünya’ nın gözün de Türkiye’ nin ne derece demokratik bir ülke olduğunun kanıtlanması meselesine dönüştü.
Ülke siyaset tarihine baktığımızda Cumhurbaşkanlığı seçimleri Mustafa Kemal’ den bu yana sancılı bir süreç içinden geçmiştir. Fakat günümüzde durum sanki biraz daha farklı! Ülkede tehlikeli bir kutuplaşmaya sebebiyet veren laik-anti laik tartışmalarının gölgesinde yapılmaya çalışılan seçim için atılan ilk adımlar hüsran ile sonuçlandı. AKP’ nin tek adayı olan Abdullah Gül için yapılan ilk oylama da 367 sayısına ulaşılamadı ve muhalefet partisinin Anayasa Mahkemesine başvurmasıyla, bir tarihi açıklama da Anayasa Mahkemesi başvekili HAşim Kılıç’ tan geldi. “ 11. Cumhurbaşkanının seçiminde gözetilmesi gereken toplantı yeter sayısı ile, TBMM’ nin 27 Nisan 2007 günü 96. birleşiminde ki aylamaya ilişkin kararın, bir iç tüzük değişikliği niteliğinde görüldüğü, bunun da Anayasaya aykırı olduğu, HAşim Kılıç ve Sacit Adalı’nın karşı oyu ve oyçokluğu ile, iç tizik değişikliği niteliğinde görülen TBMM’ nin söz konusu kararını yürürlüğünü durdurmasına karar verilmiştir” yani kısaca “367 şart!” dedi Kılıç.
Recep TAyyip Erdoğan başkanlığındaki AKP önce “Alınan bu karar demokrasiye sıkılmış bir kurşundur” diye tepki gösterdi ve sonra erken seçimi meclise taşıdı. TBMM’ de görüşülen ve 458 milletvekilinin katıldığı oylamada, CHP’ nin seçim tarihine itiraz etmesi fakat yine de oyunu olumlu yönde kullanması sonucu erken seçim kararını oy birliği ile aldılar. Alınan bu seçim karar hem ülke siyasetinde hem de piyasalarda ki tansiyon biraz olsun düşmesini sağladı ve kısa süreliğine rahat bir nefes alındı. Bu gelişmelerin üzerine 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’ in “TBMM yeni yeni Cumhurbaşkanını seçinceye kadar görevimin başındayım” açıklaması ile birlikte oldukça gergin günlerin yaşanmasına sebep olan ve bir krize dönüşen Cumhurbaşkanlığı seçimi bir süreliğine rafa kaldırılarak erken seçime odaklanıldı.
Erken seçim tarihi resmen açıklandı. Eğer her hangi bir değişiklik olmazsa ülke 22 Temmuz da sandık başına gidecek. AKP’ nin gündeminde erken seçim haricinde “Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi” var. Bu dar süreçte, önemli karar hakkında fikir yürütülüyor, düşünceler ortaya koyuluyor. Parlamenter rejimin değişmesi oldukça önemli ve aceleye gelmemesi gereken bir olgudur. Her olasılık dikkatli ve hassas bir şekilde ele alınmalı, enine boyuna irdelenmeli, eksisi ve artısı yan yana getirilip, karar ağır basan taraftan yana kullanılmalıdır. Fakat 2ay gibi kısa bir süre, tüm bunlar için yeterli değil. Sistem değişikliğinde yapılacak en ufak bir hata ağır bedeller ödenmesine neden olacaktır ve ülke şu aşamada yeni bedeller ödemeye hiç mi hiç hazır değil! AKP’ nin düşüncesi, 22 Temmuz günü seçmenin önüne birisi genel seçim, diğeri Cumhurbaşkanlığı olmak üzere iki sandık koymak. Demokrasi de kendisine başkanlık edecek ismin halk tarafından seçilmesi elbette ki çok olumlu ve olması gerekendir fakat değişikliğe gidilmeden önce seçim sürecinde meydana gelebilecek tüm pürüzler önceden yok ederek, ortaya çıkabilecek olumsuzluklara meydan vermemek ise şu aşamada yapılacak en doğru davranış olacaktır. Zemini hazırlanmadan yapılan bir değişiklik, demokratikleşmeden ziyade, zaten sorunlu olan sistemin dengesini hepten alt üst edecektir. Mevcut durum içerisinde sağlam bir alt yapı kuruluncaya kadar Cumhurbaşkanının meclis tarafından seçilmesi en doğru karar olacaktır.
Şimdi ise akıllarda ki soru şu: “AKP sandıktan yine en büyük parti olarak çıkarsa ne olacak?” Kuşkusuz asıl problem tam bu noktada geçici olarak saklandığı yerden çıkacak ve ülke geleceğinin önünde bir duvar gibi dikilecek. Bu noktada ise ilk krizi “erken seçim kararı” ile atlatan Türkiye mevcut durum karşısında tam bir demokrasi sınavından geçecek. Son seçimler de siyaset tarihinde nadir partini ulaşabildiği bir oy oranına sahipti AKP. Önümüzde ki seçimde de bir sürprizle karşılaşmazsak eğer AKP’nin sandıktan birinci parti olarak çıkması kaçınılmaz bir sonuç olacak. Bu durumda Cumhurbaşkanlığı seçiminin ne şekilde yapılabileceği ise muamma..
Peki neydi ülkeyi hiç istenmeyen durumlarla karşı karşıya getiren sorunun özü? Elbette ki seçim barajı! Ülkemizde Avrupa’ nın en yüksek oranı olan %10 seçim barajı uygulanmakta ve maalesef olağan dışı bir durum olmazsa yeni seçimlerde de bu oran geçerliliğini koruyacak. Sayıları milyonu bulan vatandaşların oyları %10’ luk baraja takılarak, kendilerini temsil etmelerini istedikleri partilerin meclise girememesine sebep olmakta. İşte adaletin sorgulanması gereken ve tüm bu yaşanan olumsuzlukların odağı tam olarak bu nokta.
Son 20 yıllık sürece baktığımızda bazı dönemler de 3-4 partinin birleşmesiyle birlikte, hükümet kurmak için gerekli olan sayıya ancak ulaşıldığını görüyoruz. Bu açıdan bakıldığında son seçimde AKP’ nin sandıktan tek parti olarak çıkması ve hükümeti kuracak güce sahip olması yadsınamayacak bir başarıdır. Bu partiyi kim desteklemiştir? Hangi kesimin oyunu almıştır? Parti içi yada parti dışı kimlerle bağlantıları vardır? Bunlar ayrı bir tartışma konusu fakat ortada duran AKP’ nin Turgut Özal’lı ANAP döneminden sonra ki en güçlü parti olduğu ve demokratik bir süreç sonucu seçimle iktidara gelmesi gerçeğidir. Bunun yanı sıra AKP’ nin hayat görüşü ortadadır ve seçim sonuçlarının açıklandığı ilk günden bu yana kendi görüşü dahilinde hareket edeceği, bu yönde bir siyasi çizgi izleyeceği herkes tarafından çok net bir şekilde algılanmıştı. Her ne kadar “değiştik” deseler de değişimin böyle kısa bir süreç içinde olamayacağını tarafların her ikisi de biliyordu. AKP kendi hayat görüşünden her hangi bir sapma yapmadan bu güne kadar yanlışlarıyla doğrularıyla mevcudiyetini sürdürdü. Sıra Cumhurbaşkanlığına geldiğinde ise kördüğüm oldu her şey!
Peki meydanları dolduran, sadece belli il merkezlerinde yapılmasına rağmen sayıları milyonu bulan bu insanlar kim ve onları hiç düşünmeksizin bayraklarını alarak sokağa çıkmasına sebep veren güç ne? Mitingi düzenleyen dernekler enine boyuna tartışıldı, irdelendi, mitingi finanse edenler hakkında herkes bir şeyler söyledi, bağlantılar ortaya serildi fakat cevabı gün gibi ortada olan soruyu kimse sormaya cesaret edemedi. Türkiye’ de bu kadar büyük bir kitleyi arkasına alıp, onları örgütleyen bir güç mevcut mu? Tabii ki hayır! Ülkede bu kadar geniş insan topluluğunu arkasından sürükleyecek resmi ya da sivil hiçbir kuruluş yok. O insanları meydanlara çıkaran sadece kendi arzuları ve gelecek kaygıları. Tandoğan’ ı, Çağlayan’ ı, Manisa’ yı, İzmir’i Cumhuriyet tarihinin en büyük sivil hareketlerinden birine tanıklık ettiren bu mitinglerin ülke çapında yapıldığı takdir de katılımın, katlanarak artacağını halkın çok büyük bir bölümünün meydanlara ineceği gerçeği ise asla yadsınamaz. Bu gerçeği görmek istemeyenler, o kitleyi belli bir kalıp ve ideoloji içine sokmaya çalışıp, bu tabloyu militarizm ile özdeşleştirmeye çalışanlar ise büyük bir yanılgı içindeler. Bu mitinglerin ADD önderliğin de yapıldığı ve ilk adımın bu kuruluş tarafından atılmış olduğu doğru fakat meydanlardaki insanların tümü bu kuruluşun üyesidir dayatmaları ise gerçeği yansıtmamakta. Ülke de maalesef bu kadar yoğun bir kitleyi örgütleyip, onları meydanlara indirebilecek bir sivil yapılanma mevcut değil. Konuyu örneklersek eğer, Cumhuriyet mitinglerinin ardından 1Mayıs kutlamaları vardı. Ülkenin çok büyük bir bölümü kötü çalışma koşullarında emeğini satarak, açlık sınırının altındaki maaşlarıyla ayakta kalma mücadelesi verirken 1Mayıs’a katılım maalesef çok azdı. Bu tablo bize gösteriyor ki onbinleri meydanlara indirmek sanıldığı kadar kolay değil. Son 1ayda ülkenin içinde bulunduğu tüm olumsuz koşullar içinde meydana gelen bu oluşum “demokratikleşme” yolunda atılmış olumlu bir adımdır. Hangi tarafta olursa olsun, hangi görüşü benimserse benimsesin sessiz kalan çoğunluğun sesini meydanlarda duyurmaya çalışması takdir edilmelidir..
Hukukun elindeki demokrasi terazisinin bir tarafında %30 oy alarak meşru bir süreç içinde herhangi bir zorlama, dayatma yapmadan oy çokluğu ile tek başına iktidar olup, ideolojisinde her hangi bir değişikliğe gitmeden yolunda devam eden ve Cumhurbaşkanlığını seçme hakkına sahip olan bir parti, diğer tarafında ise kendisini temsil etmesi için verdiği oylar seçim barajına takıldığı için mecliste temsil edilemeyen, seçmen sayısına bakıldığında azınlık sayılabilecek bir oy toplamı ile iktidar olan partinin seçtiği ismi Cumhurbaşkanı olarak görmek istemeyen %70 lik çoğunluk.
Bu aşamada hukuk erken seçimin önünü açtı ve içinde bulunulan kriz ortamı nispeten rahatladı. Fakat bu rahatlama sürecinin ülke için çok fazla sürmeyeceği, seçim sonuçları açıklandığı gün yeni ve eskisinden çok daha büyük bir sorunla karşılaşılacağını şimdiden söylemek ise zor değil.
Ülkede fırtına öncesi sessizlik, kafalarda ise hep aynı soru var. “AKP sandıktan yine birinci parti olarak çıkarsa Cumhurbaşkanı seçimi nasıl yapılacak?” İşte tam bu nokta da ülke demokrasisi ağır bir sınavdan geçecek. Ya bu sınavdan alnının akıyla çıkacak ya da “demokrasi” kelimesi bir kez daha tarihin tozlu sayfalarına gömülüp gidecek.
Aslı YAMAN

2007/05 |