Dağları Bekleyen / Sadettin KOŞAR
Hayvan deyip geçmemeli; etinden, sütünden, gönünden, gübresinden yararlanıyoruz. Derken övgüde, sövgüde, ticarette, siyasette yine onları kullanıyoruz. Kısadan düşünce aktarımında da onlara başvurmayı pek çoğumuz akıllılık saymıyor muyuz?
Köpekle kedi arasındaki ezeli düşmanlığı bilirsiniz. Çok aç bırakılmadığı sürece kedinin bir köpeğe saldırdığını duyan yoktur da sırf zevzeklik olsun diye bile köpek ötekine saldırır. Saldırı karşısında kedinin ilk refleksi; iriymiş görüntüsü için belini kamburlaştırıp kabarmak ve tıslamaktır. Güvenlik sınırının aşılması karşısında ise var gücüyle kaçıp en yakındaki ağaca tırmanmak, yeni güvenlik mesafesini sıkça kontrol edip çok önemsediği kuyruğunu altına saklamak, büzülüp hedef küçültmek; sıkıca sarılıp ağaçla bütünleşmek de aklınca geliştirdiği önlemleridir…
Önlem almayan/alamayanlar, refleks ile yetinenler bir yazgıya razı olurken sorgulama haklarından da vazgeçenlerdir.
Küreselleşme yerelle karşılaşınca öyle bir refleks doğurdu ki “aklınca önlem”e bile gerek kalmadan seçtiklerini iriye bitiştirdi! O, dağları bekleyendir; korkudur…
Cemaatleşmeyi doğuran da korkuydu! Şimdi korkutanlara ulanıp bütünleşerek korkutan oldular.
Milliyetçiler gibi!
Militarizmin ideolojisi milliyetçilik, korkulardan doğan bir refleks… Aklın geliştirdiği bir önlem değil yani. Ve korkutanların tam da istediği, beklediği gibi bir refleks! Kapitalizmin yeni yolu parazit(!) yiyen parazitler üretme sivri akıllılığı üstüne kurulmuş. Hesaplaşmayı “emek-sermaye” bağlamından uzaklaştırmak için inceden inceye bir dışlama hesabı üstüne çalışılmış…
Küreselleştirmecilerin Türkiye uygulaması, modern ulus devletin vaat ettiği ne varsa altüst edince ona ilişkin kavramlar, değerler de birbirine girdi. Benzemeyenin dışlanması bir yana; benzetilemeyenin düşman sayılması üstüne de ince hesaplar yapıldı. O kadar ki; “27 Nisan Inter-darbe” metninden bile dışarıya taşırıldı.
En kolay yöntem buydu; “Milliyetçilik zeminini besleyip kendi yereli üstüne salmak!” İçinde açlık, içinde şiddet, öfke ve karmaşık endişeler de olan potansiyeli kabartmak ve kendi kuyruğunu ağzına alacak kadar büyütmek!
Korkularını, travma sertliğinde hatırlatmak ve inancına, cemaatine, etnik kimliğine, bayrağına sığınmaya zorlayarak birbirini refere eden değerleri çatlatmak!
İşte şimdi de onu yapıyorlar; bu sonuncuyu yani! Hem de bir şoklama zinciri içinde yapıyorlar: İnsanımızı çok hızlı dönüşümlerle yüz yüze getirip aklını kullanarak önlem almak yerine, refleksle yetinmeye zorluyorlar. Sosyal çevre tekinsizliği ile karşılaştırıp güven bunalımı yaratıyorlar. Birbirine rakip değerleri öne çekip endişeleri, kaygıları kaşıyorlar…
Yurttaşlık, laiklik, sosyal adalet gibi içinde oturulabilen yapıların çatısında delikler açıyorlar. Ulus devlete o deliğin milliyetçilik çimentosuyla yamanmasından başka yol bırakmıyorlar. Ulus devlet, bu yolla kendi ipini çekiyor. Kendi vaatlerini yok sayıp, sınırlarının muğlâklaşmasına göz yumuyor. Verdiği ulusal kimliğin çatısını yamarken kullandığı malzeme çürük, üstelik çıktığı merdiven altından çekiliyor ve bahçesi yerelci, dinci, etnikçi işgale uğratılıyor. Onun en değerli organları yasama, yürütme ve yargı birer zevk oyuncağı şımarıklığında kullanılmaya kalkışılıyor ki; işte o vakit korku aman bilmiyor.
Daha çok çalıştırmak için işçisinin sağlığıyla ilgilenen patron azarlanıyor, yerellerin birbirini ötekileştirmesi rekabete bağlanıyorsa; ekonomiden kültür değerlerine değin yeni çizgiler oluşturuluyor ve devlet bu sürece karıştırılmıyorsa, öncülük etmekten alıkonuyorsa çatıda beklemeye terk ediliyor demektir. O çatıyı onarması da işgalcileri kovması da olanaksız kılınıyor demektir. Kendi hareket alanı ve kurumları dahil kimseleri korumasın, kucaklamasın isteniyor da demektir!
Küreselleştirmeciler, uygulamalarının kendisiyle birlikte gezinti alanlarını da değiştiren, dönüştüren bir kudreti ölçüsüzce kullanıyorlar. Tüm yerküre onların! Artık sanayi kolları bir ülkede, yönetim yeri başka ülkede ve tedarikçiler daha başka bir ülkede olabiliyor. Hiç biri için sosyal garanti vermiyorlar, niyetleri de yok. Artık işçi sınıfını beslemek zorunda olmadıklarını söyleyip, parazit sayıyorlar. Siyasal parazitler besleyip çalışanları baskılatıyor, sivil görüntülü militarizmi destekliyorlar. Çünkü yarattığı yoksulluk sayesinde dünyanın her yerinde çalışacak kitleleri kolaylıkla bulabiliyorlar…
Bu durum emeğin ulusal sınırlara hapsedilmesi ve başına milliyetçi, yerelci, dinci bekçiler dikilmesi sonucunu peydahlıyor. Milliyetçiliği ve yanındakileri meşrulaştıran(!), kafaları karıştıran ise kendi ürettiğimiz korkular oluyor.
Çalışarak geçinen sosyal sınıflar sürekli bir sosyal adalet bunalımıyla boğuşuyorlar. Ekonomik müktesep kayıp ve çalışma alanları bir belirsizlik sarmalında kıvrandırılıyor. Belirsizliklerin yarattığı risk her çalışanı vurabilecek büyüklükte görünüyor. Çatı onarımına çıkan modern ulus devletin sokağa müdahale edecek mecali kalmamış; sokaklar kapkaççıya, köşe başları uyuşturucu satıcılarına, otoparklar mafyaya, ormanlar ve deniz kenarları yağmacılara kaptırılmış durumda!
Bu korkular, riskler, güvencesizlik, korunaksız kalma karşısında tutunacak en yakın değer, bilindik tanıdık bir değer olmalı ki bu din, bu millet, bayrak, Atatürk, ezan sesi, cami, minare olmakta; ezcümle milliyetçilik olmaktadır.
Esasen biri diğerinde tedirginlik yaratan bu sembollerin birleştirmekten çok ayrıştırıcı, başkalaştırıcı etkilerini fark ettiğimizde iş işten geçmiş olacak! Tümü milliyetçi, yerel olan bu sembollerin üstüne inşa edilen birlik, yapay bir birliktir ve evrensel olanla karşılaştığı ilk etapta yeni çatlaklar yaratacaktır. Din, mezhep, tarikat, cemaat, etnisite ve yaşam tarzı bağlamındaki farklılaşmalar, kümelenmeler; hep birbirini dışarıda bırakma esasına oturmaktadır. İlk önalanın asıl güce ulanması, bütünleşmesi sivri zekâlılığı üstüne kurgulardır.
Korkusunu fark edeni efendi ilan eden bu yaklaşımlar, bir bilinç çatlaması olmalı.
Toplumu gerilimden gerilime sürükleyen, korkularını hatırlatıp siyasal tercihe zorlayan politikalar; kurtuluşun politikaları olamaz.
Korkuyu hatırlatmak değil, korkuyla yüzleştirmek üstüne strateji kurmak, asıl hesaplaşmayı “emek-sermaye” bağlamına oturtmak; “sosyal adalet” öngörüsünü yeniden devreye sokmak gerek…
Bu kurtarıcılardan nasıl kurtulacağımızı da düşünmek; dağları beklemek gerek!
Sadettin KOŞAR

2007/05 |