Şiir ve İfşa / Gülay IŞIK

 

 

 

Develer tellal iken cüceler berber iken. Biz beşiğimizde tıngır mıngır sallanırken… Küçükken masallarımız vardı inanmak için. Dünya masallardaki gibi hiç değildi. Ama olsun, bizim dünyamız o değildi ki… Renkli uçurtmalarımız vardı peşinden koşacak, oyuncak bebeklerimiz kucağımızda, bizim yıldızlarımız renkli cam bilyelerdi. Saklambaç oynar saklanırdık dışımızdaki çirkin dünyanın gerçeklerinden.

Büyümek de doğmak ya da ölmek kadar doğanın bir kanunu olsa da adil değil. Ruh ölmediği gibi büyümeyi de reddedebilir. Ruh, çocuklukta yaşadığı o cam fanustan çıkamayabilir. Dünyadaki kötülükleri bilmezden gelir. Kendi oyunlarıyla mutludur. Düşer kalkar, koşup yorulabilir. Terli terli su içip ömür boyu bir bisikletle dolaşmayı seçebilir. Bütün bunlardan dolayı onu suçlayamayız. Çünkü onun reddettiği dünya, duvarların ardında, kapalı kapıların ve üstüne çekilmiş perdelerin altında acıtmaya devam ediyor. Güneşin doğuşuna yakın bir yerlerde doğmamış bebekler ağlıyor. O ülkede çocuklar sokaklarda cam bilyelerle değil mermi kovanlarıyla oynuyor. Bir yerlerde çocuklar daha ana karnında ölümle sözleşiyor. İlk adımını atmadan, koşamadan, çamurlu yollarda yuvarlanamadan bile AIDS’den ölüyor. Sadece dört harfle söylenebilen, ağızdan bir nefeste kolayca çıkıveren bir şey nasıl can alabilir? Şu ilahi adalet dedikleri o kadar derin bir uykuda ki…

Biz küçükken masallara inanırdık. Peri padişahının ülkesinde yaşar, Don Kişot olur tahta kılıçlarımızla yel değirmenleriyle savaşır, dünyayı tekrar tekrar kurtarırdık. Şimdiyse dünyayı kurtarmak her gün daha da zorlaşıyor. Şimdi tahta kılıcımızı alıp güneşin ülkesine koşsak, o çocukların başlarını okşasak, dizlerimize yatırsak… Bize anlatılan masalları onlara anlatsak inanırlar mı bize? Kimsenin ağlamadığı, kötülerin cezalandırılıp iyilerin kazandığı, çiçeklerin hiç solmadığı masallara inanırlar mı? Gökyüzüne savaş uçakları olmadan hayal edebilirler mi, korkmadan başlarını kaldırıp bakabilirler mi? Onların denizleri huzur mudur, ağacın yeşili avutur mu?

Biz büyüdük, inanacak masalımız kalmadı, şiirlere inandık. O şiirlerde umut vardı. Nazım Hikmetle güneşi içip türkü söyledik. Orhan Veliyle bir böceğe bile şefkatle bakmasını öğrendik. Kelimelerin bu kadar güzel olduğunu ve denizin mavi olduğunu, çiçeğin koktuğunu, kuşların her bahar geri döndüğünü Sait Faik Anlattı. Eğer onlar olmasaydı bu dünya daha çekilmez olacaktı. Dünyalı olmanın yüklediği bütün bu korku, hayal kırıklığı ve üzüntünün ağırlığıyla sırtımız daha fazla bükülecekti kuşkusuz. İyi ki varsın “Deli eder insanı bu dünya; bu gece, bu yıldızlar, bu koku, bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç” diyen Orhan Veli, çiçekler seninle daha güzel kokuyor, yıldızlar ışıklı gök cisimlerinden ibaret değil. “Güzel günler göreceğiz çocuklar” diyen Nazım Hikmet, ellerine sağlık. İnanmak ve umut etmek ibadetimiz, hala ve her şeye rağmen.  “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey ve dünyayı sevgi kurtaracak” diyen Sait Faik.  Sevmek, bir ömür boyu ve sevmek umarsızca… Bir Orhan Veli, Sait Faik, Nazım ve burada anmadığım daha niceleri tekrar dünyaya gelmeyecek. Ama biz sizin mirasınızı yaşatacağız. Gittikçe daha karamsar olan bir neslin içinde biz bir avuç insan o çocuklara masallar anlatıp şiirler okumaya devam edeceğiz. Güzel günlere inandırıp çiçek isimlerini ezberleteceğiz. Kucağımızda uyutup ninniler söyleyeceğiz.

Bu sessiz eller kimin? Bu kör gözler ne anlatıyor? Adını unutan çocuk, sana anlatacaklarım var. Peki ya siz, hakkınız nasıl ödenir?

Gülay IŞIK