Siyasal Sorunlar ve Halkın Sorunları / Özge KURTULAN

 

 

 

Günümüz ulus-devletlerinin yoğun nüfuslu yapısı doğrudan demokrasilerin uygulanmasına elverişli ortam oluşturmadığından, pek çok ülkede çoğunlukla “temsili demokrasi” sistemi uygulanmaktadır. Temsili demokrasilerde oy oranına göre temsilci miktarı belirlenir. Demokrasinin hedefi esasen oydaşmadır. Ancak bunun mümkün olmadığı durumlarda çoğunluğun istekleri ön planda tutulur. Bununla beraber azınlığın memnuniyeti ve ezilip yok olmaması, demokrasinin işleyişi ve “çoğunluk diktası”na dönüşmemesi açısından önemlidir. Bu sistem halkın sorunlarının yine halkın seçtiği temsilciler tarafından çözülmesini öngörür. Yani seçilen temsilcilerin halk için çalışan, halka karşı sorumlu “memurlar” olması gerekir.

Türkiye’deki temsili demokrasi uygulamasına baktığımızda bu durumun büyük ölçüde tersine ve bozuk işlediği görülüyor. Öncelikle seçim sistemindeki yanlışlıklar ve baraj uygulaması azınlık iktidarlarını doğuruyor. Demokrasilerdeki “çoğunluk diktası” tehlikesinin yerini “azınlık diktası” tehlikesi alıyor. Ülkenin çok büyük bir kesimi temsil edilemiyor ya da eksik temsil ediliyor. Bu durum farklılığın ülkenin çoğunluğunu, tek tip düşüncenin ise ülkenin azınlığını oluşturduğu çoğulcu bir toplum yapısının varlığını göstermesi açısından iyi bir gelişme. Ancak bu çoğulculuğun meclise yansımaması içeriksel demokrasinin oluşmasının önünde büyük bir engel teşkil ediyor.

Seçilenlerin “halk için çalışan memurlar” olması şöyle dursun, “madem seçtin bana katlanacaksın” düşünce tarzıyla, alınan oyların hesabı seçmene ödetiliyor. Halk kendi gerçek sorunlarının çözümü için değil, kendisine sunulan “sanal sorunların” çözümsüzlüğünün devamı için oy veriyor. Seçilmeyi umanlar “sizin şu sorununuz var, onu da ancak biz çözeriz” diyerek sorunlarımızı bizlere dikte ediyor, sonra da o sorunları sürekli hale getiriyorlar. Çünkü bir takım sorunlar var oldukça, kendilerini var edebilen partilerimiz; yıllardır vaat edilip çözülememiş, çözüm vaadi inandırıcılığını kaybetmiş kronik sorunlarımız var. Hal böyle olunca da siyasilerin çözmeyi vaat ettikleri sorunlarla halkın çözülmeyi bekleyen sorunları birbirinden oldukça farklılaşıyor.

Çiftçi, köylü, işçi, memur geçim sıkıntısı sorunlarına çözüm ararken, yabancı sermeyenin ve sıcak paranın fink attığı borsanın sarsılması ve “sözde istikrar”ın bozulması tehditleriyle oy isteniyor. Halk işsizlikten dert yanarken, serbest dolaşım hakkını asla vermeyi düşünmeyen AB’ne onurlu ya da onursuz girme “sorunumuz” dile getiriliyor. Töre cinayetleri, aile içi şiddet ve tecavüz, ensest ilişkiler ve kız çocukların okutulmaması gibi sorunlarla ezilen yok edilen kadının tüm sorunları türbana indirgenerek, namusun kadınla özdeşleştirilmesi siyasilerce tescilleniyor. Doğu’da her gün şehit olan gençlerimiz değil, ABD ile olan sözde ittifakımızın bozulup bozulmaması sorun olarak sunuluyor. Ve halk kendisine sunulan sahte sorunları gerçekmiş gibi benimsiyor…

İki haftada bir bizim eve temizliğe geliyor. İri yarı, güçlü bir “Anadolu kadını”… Yeri geldi mi çatır çatır hakkını savunan ama asla saygısızlık etmeyen… Başörtüsü-türban ayrımını pek bilmiyor, önemsemiyor da… Köyünde başörtüsü takarken, şehre gelince “şehirli olabilmek” için türbana geçiyor. Ne de olsa mahallede çevresi tesettürlü… Dinen de gerekli olduğuna inanıyor. Gerçi Kuran’ın Türkçesini hiç okumamış, okumayı da kendine hak görmüyor. Cami hocaları gereğince okumuştur (!) zaten, onlara da ne yapacaklarını söylüyor.

Geçen seçimlerde AKP’ye oy verdi. Seçim sonuçları açıklandıktan sonra, CHP’ye oy vermiş olduğumuzu bilerek, adeta maç kazanmış bir takımın taraftarı gibi “biz kazandık” dedi gururla. Biz o sıralar kaygılıydık, ülkenin geleceğinden… Ama o gayet rahat ve mutluydu.

Öğlen yemeklerinde muhabbet ederiz, çocuklarından, temizliğe gittiği diğer evlerin ahalisinden, siyasetten… Muhafazakâr bir yapıya sahip ama gerici ya da yobaz değil. Çocuklarını kız-erkek ayırt etmeden okutmak istiyor, kendinden iyi yerlere gelsinler diye… Ama çocuklar pek niyetli değil. Kızı, okulu kendi isteğiyle bırakınca Kuran kursuna gönderiyor, bari “ölünce arkalarından Kuran okuyacak biri olsun” diye… Oğlanlardan biri liseyi bitirdi, açık öğretimi ise yarım bıraktı. Öbürü meslek lisesini bitiremedi, çalışmaya başladı. Üzülüyor onlar için, ama elinden de bir şey gelmiyor. Zorla da okunmaz ki!

Cumhurbaşkanlığı adayı henüz açıklanmadan önce konuşmuştuk onunla, “kim olur” ya da “kim olsun” diye… “Abdullah Gül olur” dedi, kendisi de bu durumu onaylayarak… “Tayyip Erdoğan yakışmaz cumhurbaşkanlığına” diyordu. Bilgi, kültür, kapasite, sabır, olgunluk?  “Yakışmak” kim bilir hangi kıstaslara bağlıydı ona göre…  Ama ölçütler arasında “eşinin türbanlı oluşu” yoktu belli ki… Hatta seçilemeyince kızdı, “sırf eşi türbanlı olduğu için seçilmedi” diye. Tahmininde yine haklıydı, Abdullah Gül “Tayyip Erdoğan’ın adayı”ydı, cumhurbaşkanlığı için… 

Oğulları MHP’ye oy vermeyi düşünüyor. Kızının kafası karışık… Kuran kursunda örtmüş başını, sonra da bir örtüp bir çıkartmış… Düğünlere dapdaracık etek ve ceketler giyip başına türban takıp gidiyormuş. “Şık” olduğunu düşünüyormuş, türbanın. Erkek kardeşleri kızıyormuş. Yanlış anlamayın, örtünmesini değil, başını açmasını ve daha “modern” olmasını istedikleri için kızıyorlarmış.

“Neden AKP’ye oy vereceksin?” diye soruyor annem. “Türban sorununu çözse çözse AKP çözer” diyor.  “Üniversiteye türbanla girilmesine izin verilmesini mi savunuyorsun?” diyor annem. “Yok, hayır” diyor. “Üniversitede okuyacak seviyeye gelmiş biri açmalı zaten başını…” diye devam ediyor. “Seviye” derken neyi kastediyor? Yoksa türban -kendisinin de içinde bulunduğunu düşündüğü- belli bir sınıfsal ya da kültürel statünün mü sembolü? Daha da önemlisi, “türban sorunu” onun için ne ifade ediyor? “Sokakta türbanlıların daha rahat dolaşması” diye açıklıyor. Görülüyor ki “türban sorunu” denilen şey kafasında tam bir netliğe sahip değil. Bir çiklet var ağızlarda dolaşıp duran, “türban sorunu” diye… “Sorun var, çözülmeli” denmiş, o da öyle biliyor, çözülmesini istiyor. Ama sorunun içeriği konusunda pek bilgisi yok. Türban taktığı için o “tarafta” hissediyor kendini. 

Anlaşılan o ki siyasetçilerin gündemiyle halkın gündemi birbirinden farklı. Bu fark mitinglerdeki halkın “ne ABD ne AB tam bağımsız Türkiye” sloganlarıyla, mitinglere “sahip çıkan” politikacıların “onurumuzla gireriz AB’ye” hezeyanlarının uyumsuzluğunda da kendini gösteriyor. Türban sorunu ya da AB’ye girme meselesi halkın değil, siyasetçilerin gündemini oluşturuyor. Halkın gündemi, bir türlü çözülemediği için yılladır aynı: “geçim sıkıntısı”. Ekonominin gidişatı bir avuç zenginin ve yabancı sermayenin borsada oynadığı oyunlara göre değerlendirildiği müddetçe de bu sorun çözüleceğe benzemiyor. Hal böyle olunca da halka değişik gündemler gerekiyor, “AB’ye girmeliyiz” deniyor, “türban sorunu” deniyor, laiklik artık özümsenmiş olması gereken bir ilkeyken tekrar tekrar sorun haline getiriliyor… Ve sonuçta önümüzdeki seçimlerde bize; gelecek, iş, aş vaat edilmiyor. Bunun yerine gayet soyut vaatlerde bulunuluyor. “Daha fazla ‘demokrasi için’ türban sorununu çözeceğiz” ya da buna karşılık “cumhuriyetin devamı için laiklik ilkesine sahip çıkacağız” deniliyor. Peki ya sonra? Önümüzdeki bir 4 sene daha “türbanımıza” ya da “laikliğimize” sahip çıkmakla mı geçecek?

Bu yazıyı yazdığım sırada içeriden haberlerin sesi geliyor. Ankara’da bir alışveriş merkezinde patlama… Rakamlar verildi, soğuk rakamlar… 6 ölü 100 yaralı… Soğuk gözüken rakamları şimdi biraz ısıtalım: Düşünsenize hiçbir şeyin onlar için bir daha asla eskisi gibi olamayacağı 106 aile… A-4 tipi plastik patlayıcı dendi, hani şu Kuzey Irak’ta “kaybolan” patlayıcılardan… Senelerdir ülkemizin doğusundaki terörist katliam kent merkezlerine kadar ilerledi. Biz hala “ekonomi tıkırında gitsin” diye teröre maddi ve manevi destek veren ABD ve AB’nin gözünün içine bakıyoruz. Çünkü ağzımızda bir korku çikleti var: “ya borsa düşerse!” Siyasetin sorunu borsa, halkın sorunu terör, katliam… Gündemler yine farklı.

Yoksa bize yanlış mı öğretiliyor? Halkın seçimlerde kendi temsilcilerini seçiyor olması gerekmiyor mu? “Temsili demokrasi”nin anlamı bu değil mi? Peki, o zaman neden siyasetçilerin öne sürdüğü sorunlar halkın sorunlarını temsil etmiyor? Biz ne gibi sorunlarımız olduğunu neden politikacılardan “öğreniyoruz”?

Günümüzde siyasetçiler halkı değil, halk siyasetçileri temsil eder oldu. Maç izler gibi izliyoruz siyasi gündemi. Hepimiz taraftarlar olmuşuz, kimimiz fanatik…  Siz hala “taraf”ınızı seçmediniz mi yoksa? Borsa:1 Barış ve huzur:0, Laiklik-Türban maçı 1–1 berabere, maçlar devam ediyor… Tribünlerde gerilim artıyor… Yeter artık canımız acıyor!

Özge KURTULAN