Din’ler Nasıl Eleştirilebilir? / Safa KAÇMAZ

 

 

 

Türkiye’de, geçtiğimiz 50 yıl boyunca İslam’ın ‘uyuşturucu’, ‘kaderci’ yani üzerine, hiç olmazsa bir kaç cümle yazmamış ve bol bol konuşmamış çok az ‘aydın’ var olmalıdır… Çünkü o dönemin münevver’liğinin din olgusuna karsı genel yaklaşımını Bati ‘aydınlanmacılığı’ belirliyordu.

Doğu İslam’ının kitleleri uyuşturduğu, kaderciliğe mahkûm ettiği tezleri, Marks’tan çok önce Fransız aydınlanmacılarının da temel tezleri arasındadır. Bu ‘aydınlanmacılık’ turunun Türkiye’deki yansıtıcıları da, din genel konusunu İslam’la eşitleyerek ele almak ve din eleştirisini İslam eleştirisi olarak uygulamak için ne lazımsa yaptılar zaten. Din üzerine eleştiri iddiasıyla ortaya çıkmış kitaplarda İslam ve Muhammed’in hayati, özel olarak Muhammed’in cinsel hayatinin anlatımının dışına çıkmış pek fazla eser olduğunu sanmıyorum. Hıristiyan ayinlerinin kutsal ekmeğinin ‘hamurlu mu hamursuz mu olduğu’ üzerine “bilimsel” ders veren akademi mensuplarının bulunuyor olabilmesi gibi sonuçlar pek tesadüf değildir. Yeni Papa’nın bugün Efes’te, yarın da İstanbul’da gerçekleştireceği dinsel ayinlere garipçe bakan bir izleyici kitlesi durumunda olmamızın da nedenleri arasında, Museviliğin, Hıristiyanlığın hem şimdiki söylem biçimlerinin ve hem de tarihteki on kaynaklarının yeterince tanınmıyor olması bulunmaktadır.

Özellikle son yirmi yıldır Türkiye’de, din olgusunu İslam’la eşitleyen düşünürler; dinlerin kökenlerini eski insan toplumun ilişki biçimlerinde değil, ruh dünyasında, hayal âleminde, cahilliklerde arayanlar, bir sok yasamaya başlamış olmalılar. Çünkü bu arada  ‘kaderci’, ‘uyuşuk’ İslam savunucuları, en azından bir kesimi, sadece dünyanın bir numaralı terör tehlike kaynağı ilan edilmekle kalmadılar; üstelik İslam, genel olarak, doğu’nun batı’ya bir tur başkaldırısının da bayrağı halini alıverdi.

Dün onu pısırıklıkla eleştirenlerin tümü, neredeyse, simdi, İstanbul’da yeni Papa’nın Aziz Andrea yortusuna katılıp, İslam’ın eski uyuşturucu özelliğine yeniden kavuşması için tanrıya el açacaklar.

Eski Yunan ‘doğa felsefesi’ne dayanan aydınlanmacılık, Katolik dini ile bir iktidar mücadelesi içinde şekillenmişti. Doğal olarak da,‘dine karşı mücadelesi’ni, dinin Katolik kolunun iktidardaki biçimiyle çok fazla eşitleyerek ele almıştı. Din konusundaki eleştirilerini iktidar mücadelesinin argümanlarıyla çok karıştırmıştı.

Oysa çalışmalarımız boyunca görüyoruz ki, eski Yunan maddeci, ‘doğa felsefesi’nde, bütün varlıkların onlardan türediği ilk öğe, arkhe, olarak ileri sürülen ‘ateş’,’deniz’,’su’,’hava’,’yer-toprak’ vb. gibi temel kavramların tümü, şimdiki ‘din’lerin de  ‘yaratılış’ anlatımlarının ilk temel öğeleridir.

Materyalist Lenin, varlığın ilk öğesinin ‘ateş’ olduğunu öne suren eski Yunan bilgelerinden Herakletius’un “ateş arkhe”sine ilişkin sözlerini yere-göğe sığdıramamıştı. Kendisi için tuttuğu notlardan ve okuduğu kitaplardan işaretlediği bölümlerden oluşan Felfese Defterleri’nde Lenin, Herakletius’un ilgili sözlerini “çok önemli” kaydıyla işaretledikten sonra şöyle diyordu:

“Diyalektik maddecilik ilkelerinin  çok iyi bir açıklaması”(Felfese Defterleri.S.294)

Fakat garip bir şekilde yeni Papa da, 12 Eylül 2006 tarihinde Regensburg Üniversitesinde yaptığı konuşmasında, “yanan çalıdan yükselen söz”den ,  “Çalıdan başlayan bu süreç”ten bahsederken, Musacılıktaki tanrı kavrayışının temellerinden olan yaratıcı ‘ateş’ kavramına işaret etmiş oluyordu. Gerçi, eski dini kitaplar   ‘aydınlanmacılık’ sırasında ve sonrasında da vardı ama dinin bir uydurmalar toplamı olduğu ilişkin fikir o denli derinlere islemişti ki, Yunan doğa felsefesinin ilk kavramlarının, bizzat eski dinsel inanışların ilk kavramları olduğu pek hesaba katılmamıştı. Eskiden bana da doğru görünen bu tür yorumları artik temeliyle birlikte yeniden gözden geçirmek gerekiyor.

20. yüzyıldaki çabalarla, simdi artık önemli ölçüde tanıdığımız AkadoSammaru eski kil tablet çözümleri, “ateş”, “tuzlu ve tatlı su”, “hava-nefes”, “toprak-dünya” gibi temel kavramların, eski toplum tarafından ilk yaratıcı öğeler olarak ele alındığına bir kuşku bırakmıyor. O halde Yunan doğa felsefeciliğine de dayanan aydınlanmacılık dönemi ve sonrası materyalizmin, şimdiki dinlerle, en azından kavramsal ortaklığının yol açtığı sorunları yeniden gözden geçirme zamanı artik gelmiştir.

Eski dini inançların kökenlerini insan toplumunun, özel olarak bu dinlere kaynaklık eden Mezopotamya toplumlarının karşılıklı ilişki biçimlerinde, ittifak düzenlenişlerinde ve bu ittifak ilişkilerinde aldıkları rol ve görevlere bağlı olarak şekillenmiş toplumsal yapılarında, buna bağlı olarak şekillenmiş kültürel temellerinde aramayan hiç bir din çalışması, başarıya ulaşamaz. Zaten dinin kaynaklarına ilişkin su ana kadar ileri sürülenler  genel olarak ‘masal anlatımı’ olmaktan, ne yazık ki, daha ileri gidememiştir ve masalların tükendiği noktada da bu çalışma odalarının kapılarına kilit vurulmuştur.

Doğaüstü yaratıcı bir tanrı hiç bir zaman var olmamıştır. Böyle bir ‘yaratıcıya iman, şimdiki dinlerin tanrı kavrayışının farklarını da ifade edemez zaten. “Ortak, ayni tanrı”  sözcüğü, en azından şimdilik, basit bir politik oyun sözcüğü olmaktan öte değer taşımıyor. Papa’nın Efes ayini sırasında, İzmir Başpiskoposu Ruggero Franceschini, açılış konuşmasında “Burada tek Allah’ın evlatları olarak toplandık” gibi sözler ederken bu basit bir politik tutumu yansıtıyor. Üç dinin ve mezheplerinin hiçbirinin ‘tanrı’ kavrayışı ve kavradıkları sekliyle tanrı ile olan ilişki biçimlerinin, kült tarzlarının ayni olmayışı zaten ortada ortak bir tanrı olmadığının göstergeleri.

Bu noktaları ilahiyatçılarımızın açıklamasını bekleyemeyiz. Islaman tarihteki kılıç şiddetine gönderme yapan Papa’ya  ‘teolojik’ yanıt vermeye hazırlandıklarını söyleyen Bardakoglu’nun bir turlu ortaya çıkmayan yanıtlarını bekleyemeyiz.

Bu alandaki yanıtlar, “tanrı sözcüğünden tiksinen”  Y.Kuçuk gibi, kendinin  “delilik-dâhilik sınırlarında” dolaştığını farz eden ve fakat sözcük, kavram, meslek veya secere kayıtlarıyla oynaşarak tarih yazdığını sananlar tarafından verilemez.

Hem kendi Tanrı’larını ve hem de ona uygun olacak şekilde dini çizgilerini bizzat yaratan insan toplumunun, bunu hangi toplumsal gereksinimlerine yanıt olarak ve nasıl yaratmış olduğunu incelemeden, farklı dini topluluklarda neden farklı tanrı kavrayışları olduğunu da anlayamayız. Bu noktadaki çözümleyici güç, ancak, tanrıtanımazlığı sağlam toplumsal ve tarihsel temellere oturtabilen bir çalışma ile elde edilebilir.

Safa KAÇMAZ