Günümüz “Roman”ı ve “Sanat”ı Üzerine Bir Deneme / Uğur SERT

 

 

 

“Yaşamın en dolaysız hakikatini anlamak isteyen kişi, onun yabancılaşmış biçimini incelemek, bireysel varoluşu en gizli, en gözden ırak noktalarında bile belirleyen nesnel güçleri araştırmak zorundadır. ”

Theodor W. Adorno

Konfüçyüs’ün deyişiyle, “gerçeği bilenler ile onu sevenler hiçbir zaman eşit değil”ken, A.Einstein’ın belirttiği üzere, “hepimiz var olan her şeyin bir parçasıyız…”. “parçası” olduğumuz bizi, ister istemez “etkiliyor” tıpkı günümüz sanat ve roman anlayışı gibi.

“şimdi kültürel yaşamda ortaya dökülenlere, öne çıkanlara bakınca ortalamanın zaferinden söz edenler  “halk bilgisizliği sever” söylencelerini yaygınlaştırıyorlar. Böylece beynin ve dilin egemenler tarafından bir kez daha işgal edilmesinin önünü açıyorlar.

Sapla samanın birbirine özenle karıştırıldığı bu kesitte “düşünmeden öğrenmek yararsız, öğrenmeden düşünmek tehlikeliyken doğru yol ve yolculuk serüveni her zamankinden daha fazla önem kazanıyor.

Piyasaya yaslanmış, onunla açıklanıp, ona kodlanan burjuva patentli ucuzlukların “çağdaşlaşma” diye sunulduğu karmaşa – en başından – Batılılaşmaya (egemenlerin batısına)   eşitlenip, indirgenmiş bir özentinin nakliliğini aşamamıştır.

Özellikle “hiçleş(tir)en” bir yabancılaşmanın değirmenine su taşıyan “çağdaş Sanat hakkında Jean Baudrillard şunları der :”o sayısız enstalasyonlar, performanslar; maddenin durumuyla olduğu kadar sanat tarihinin eskimiş biçimleriyle uzlaşan bir oyundan ibaret. Değer diye dikilen, hatta sapkın bir estetik orgazm diye yüceltilen özgünsüzlüğün, vasatlığın, sıfırlığın bir itirafı.

Elbette bütün bu düzeysizlik, sanatın ikinci katına, alaycılığa (ironi) yükseldiğini öne sürerek savunuyor kendisini. Ama ikinci katta da birincide olduğu kadar boş ve değersiz… Estetik düzeye geçişleri hiçbir şeyi kurtarmıyor, tam tersine: yetersizliği katlanıyor. Hiçliğe özeniyor: “ben hiçim! Ben içim!” ve sonuç gerçekten hiç, sıfır.

Çağdaş sanatın ikilemi işte burada: zaten sıfırken sıfırı hedeflemek, zaten anlamsızken anlamsızlığı talep etmek… Yüzeysel deyimlerle, yüzeyselliğe sahip çıkmak. Oysa hiçlik gizli bir nitelik olup, her önüne gelen erişemez.

Andy Warhol gerçek hiçtir, çünkü hiçliği görüntünün yüreğine yerleştirir. Hiçlik ve anlamsızlıktan bir olay yaratır ve görüntünün kaçamayacağı bir stratejiye dönüştürür. Oysa ötekiler hiçlikten ancak ticari bir strateji çıkarıp, reklâm biçimine dönüştürmekteler.”der Baudelaire ise , “malın duygusal biçimine. Kendi hiçliklerinin ve sanatsal söylev metastazlarının arkasına saklanarak, var güçleriyle bu hiçliği ( tabi sanat pazarında da) değer olarak pazarlamaya çalışıyorlar. Bir anlamda, yokluktan bile bu hiçlik, çünkü yok ve yinede var, hem de var olması için bir sürü neden uydurularak” diye tamamlar.

Gerçekte de kapitalist çağda kendini oldukça garip bir durumda buldu sanatçı. Midas dokunduğu her şeyi altına çevirirken:  Kapitalizm de her şeyi ‘meta’ ya çevirdi.

Sanat cephesinde, edebiyatta romanda bu metalaşma o kadar bariz bir konuma geldi ki. Oysa Edebiyat da bilim gibi hakikatin perdesini açmaya katkıda bulunur. Edebiyat her zaman isyandır; isyandan beslenir. “ romanı roman yapan anlattığı öyküden çok kişilerin düşüncelerini eyleme dökmek için kullanılan yöntemdir. Günlük yaşamda böyle bir yöntem yoktur.”(Alain)  Gerçek edebiyat hep bu dünyada yalnız yaşayanların işi olmuştur. Edebiyatın sosyal alanda kabul görmek, güçlü olmak için kullanımı her zaman edebiyatın yok olmasın neden olmuştur. Yazar görünür hale geldiği andan itibaren yazarlığını varoluşsal anlamda yitirir. Burada çok satmak ve tanınmak için yazmak ve kitle iletişim araçlarıyla tanınmak isteyen kişilerin kendilerini edebiyatın dışına bulmalarının bir nedeni de budur. Ancak edebiyat meta olunca, ona sanki kendisi olmayanın ortaya çıkmasını engelleyen bir deli gömleği giydirilmiş oluyor ve bugünün görselliği, okumayı yani görmeyi değil bakmayı öncelleştiriyor kısaca dilin kendisi iktidarını yitiriyor ve Türkiye’de edebiyatçı medyanın kuşatması altında kalıyor. P.Smith’in “ iyi satan bir kitap, orta değerde bir yazarın yaldızlı mezarıdır” uyarısı biraz daha anlam kazanıyor. Bu da Edebiyatımızdaki roman hattının içinde büyük bir eğilimin, romanı(!) nasıl satarız dolayısıyla ticari (ve popülist) bir çizgiye doğru evrimleştiğini daha da ispatlıyor. Yeni bir tür roman oluşuyor Orhan Pamuk’lar da Ahmet Altan’lar da ve benzerlerin de somutlanan yeni roman(ımsı) postmodern labirentteki bunalım dönemlerinin en has ürünleri olarak karşımıza çıkıyor.

Günümüz koşularında roman, geri dönülmez biçimde pazar urunu oluyor. Öne çıkan bütün yapıtlar asli özelliğinden; yazınsal, düşünsel, sanatsal, estetik bağlamından koparak, en azından bunları örterek ‘tüketiciye’ sunuluyor. Bu operasyonda yazar(lar) aktif rol alıyor, kendi sıfatlarına ve ürünlerine yabancılaşmayı gönüllü ya da zorunlu olarak benimsiyor. Adorno’nun daha 1941’de müziğe ilişkin saptaması bugün sanat ve roman için fazlasıyla geçerliliğini koruyor : “bugün ayrım, nitelikli-niteliksiz, edebi-popüler roma arasında değil; Pazar için üretilenlerle ( oraya kabul edilenlerle) – Pazar dışı olanlar arasındadır. ‘para-roman’ adıyla anılabilecek bu oluşum, romanın ve sanatın kendisinin uzağına düşmesi, karşısına geçmesi, kendinden farklı bir hale gelmesi sadece Pazar ürünü olmasıdır.

Konuya ilişkin olarak da Doğan hızlan, “pazarlama iflas edecek. Ben arık  bu sahtekarlıklara inanmıyorum”, Jale Parla, “Satış kaygısıyla yazılmaz”;Füsun Akatlı, “Satış Rakamları edebiyatla değil pazarlama konularıyla ilgili bir şey,” diyor..

SONUÇ YERİNE

Sanatın ve romanın onu kendi yapan özelliklerine yabancılaşarak, sisteme(ve meta kategorilerine) sıradan bir uzantı olara eklenmemesi için sistem karşıtı eleştiriye olan ihtiyacı olmazsa olandır. Kişisel yeğlemelerini, beğenilerini, geçmişini, kültürünü, hele değerlerini bir yana bırakmaya kalkmak eleştiren içinde kendini sessizliğe mahkûm etmek oluyor. 

İnsan(lık) özgürleşme serüveninde yeni bir ufka doğru ilerliyoruz. Bu ilerleyişte sanatın, müziğin ve romanın ‘piyasa’ olmaktan çıkıp kendisini yenilemesi kaçınılmazdır. İşte tam bunun için “ yeryüzünde tek esir yurt/tek esir insan/gökyüzünde atomlu tek bulut/kalmayıncaya kadar/malı, mülkü, aklı, fikri ,/ne varsa verebilmeli / büyük hürriyete…” (Nazım Hikmet)

Kaynakça

Theodor W. Adorno, Minima Moralia, Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar, Çev. Orhan Koçak-Ahmet Doğukan, Metis Yayıncılık,2002

Jean Baudrillard, “Sanata Komplo”,Libertation,20 Mayıs 1996

Leon Nicolaievitch Tolstoy, Sanat Nedir, Bilgekarınca Yayınları,2003

J.C.Corloni- Jean.c.Filloux, Eleştiri Kuramları,Çev. Tahsin Yücel, Multilingula Yabancı Dil Yayınları,2000

Emil Michel Cioran, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine, çev. Kenan Sonalioğlu, Gendaş Yayınları,2001

Uğur SERT